Hikmet Pırıltıları

Günahımız Kime Karşı?

Günahımız Kime Karşı?

İnsan iki şeyden mürekkeptir; birisi bedeni, diğeri ise rûhudur. İnsan bedeni bu kâinatın maddesiyle münasebettar olduğu gibi; ruh da o maddede tecellî eden esmâ-i İlâhiye ve sıfat-ı kudsiye ile ve bunların müsemmâ[1] ve mevsufu[2] olan Sâni-i kâinat ve Hâlik-ı ezel ve ebedin mârifeti ve muhabbetiyle alâkadardır. Mesela; insan bedeni bir elmadaki vitaminler ile alâkadar olurken, rûhu da bu elmada tecellî eden lütuf ve ihsana, kerem ve in’ama[3] meftûn ve onların Sâhib-i Zülkemâl’i olan Rahmân-ı Rahîm’e müteveccihtir.[4]

İşte, irade sıfatından gelen tekvinî şeriatıyla bu kâinat sarayında had ve hesaba gelmez bir nimet sofrasını insan bedeninin önüne seren Sâni-i Kerîm; o insanın kalben ve rûhen terakkî etmek için yapması icab eden şeyleri de kelâm sıfatından gelen şeriatıyla, yani emir ve nehiylerinin mecmuası olan Kur’ân-ı Hakîm ile insanın önüne sermiştir.

Tekvinî şeriat âhiretten ziyâde dünyaya nâzır olduğundan, bu kâinat sofrasından maddeten istifade etmek de ruhtan ziyâde, bedenle alâkadardır.

Dünyadan ziyâde âhirete nâzır olan Kur’ân-ı Hakîm ise, insanın hangi mânevî gıdalarla rıza-yı İlâhiye’ye ve saadet-i ebediyeye mazhar olacağını ve nelerden içtinapla gazab-ı İlâhî’den ve şekavet-i dâimeden mahfuz kalacağını bizlere bildirmiştir.

Rûhun bedenle, ebedî saadetin ise bu fani hayatla kıyas kabul etmeyeceğini idrak eden insan, Kur’ân-ı Kerîm’in fermanlarına harfiyen riayete azamî derecede hassasiyet göstermelidir.

Bedenini beslemek için kâinattaki ışıktan, havadan, sudan tut, taa sebzelerin ve meyvelerin envaına kadar her şeye ihtimam gösteren ve bu noktada aza kanaat etmeyen insanın, bu ihtimamı çok daha fazlasıyla; ruh ve kalbini besleyen mânevî gıdalara yani Kur’ân-ı Kerîm’in emir ve nehiylerine karşı da göstermesi yaratılışının muktezâsıdır.[5] Bir insan, bedenini beslemek için bir cihetle kâinatı yiyor, yine de onu muhafaza edemiyor ve ölüyor. Rûhuna karşı ise hakikatin zıddıyla muamele ederek, sadece bir îman ettim demekle yetiniyor ve rûhun gıdası olan amellerde ihmalkârlık yapıyor.

Yalnız mücerret[6] bir îmanın ruh binamızı ayakta tutacağı ve onu ebedî saadete kavuşturacağı çok şüphelidir. Bedenimizin çeşitli gıdalarla beslenmesi gibi, rûhumuzun da sıhhatini muhafazası ve terakkî etmesi için birçok gıdalar alması lazımdır. Kur’ân-ı kerîm bütün âyetleriyle ve umum ehâdis-i nebeviye, bu gıdaların neler olduğunu bize öğretmiş bulunmaktadır.

İnsan sadece ekmek yemekle iktifa etmediği gibi, sadece namaz kılmakla da iktifa etmemelidir.

Bir kimse, bedenine ihtimam gösterirken, her âzâsıyla alâkadar oluyor ve zararlardan muhafazaya çalışıyor. Mesela, ayağındaki bir parmağına ehemmiyet vermemezlik etmiyor. Bu parmağa bir ârıza geldiğinde bütün kuvvetiyle onun yardımına koşuyor. İnsan bu hassasiyeti rûhu için de göstermeli ve işlediği hiçbir günahı küçük görmemelidir. Her günahın ruhta açtığı yara, muhtelif ve mütefâvit[7] olmakla beraber, en küçük günah dahi, misâldeki parmak yaralanması gibi rûhu incitmektedir.

Meselenin diğer bir yönünü de yine bir misâlle izaha çalışalım: Bir padişahın muhtelif emirleri ve bu emirlere uymamanın da muhtelif cezaları vardır. Cürümler[8] ve cezalar muhtelif olmakla beraber, bütün cürümlerin müşterek olduğu nokta, padişahın emrine riayet edilmemesi meselesidir. Bir kimse bu noktada küçük suçları da kendi nefsi itibariyle büyük addetmeli ve sultanın emirlerine itaatsizlikten şiddetle çekinmelidir. Aynen bunun gibi, küçük günahların büyük günahlarla ittifak ettikleri husus, her iki hâlde de bu kâinatın Mâlik-i Ebedî’si ve Sultan-ı Sermedî’sinin emri hilâfına hareket edilmesidir. Yani, günahın küçüklüğüne değil, günahın kime karşı işlendiğine nazar edilmelidir.

Yukarıda izah ettiğimiz mesele, kendi nefsimizi günahlardan muhafaza için dikkate almamız gereken önemli bir nokta olmakla beraber, başkalarının günahlarını bu düşünce tarzıyla değerlendiremeyiz. Müsbet ve menfî bütün fiillerin fazilet ve mahzur; mükâfat ve ceza dereceleri en ince teferruatına kadar dinimizce tayin ve tespit edilmiştir.

İşlenen müsbet veya menfî bir fiile terettüp eden bu ceza veya mükâfatı noksanlaştırmak veya çoğaltmak hiç kimsenin haddi değildir. Binaenaleyh, kendi işlediğimiz küçük günahlarımızı büyük görerek sakınmaya çalışabileceğimiz hâlde, başkalarının günahlarını ancak dinimizin tespit ettiği ölçüler içinde değerlendirebiliriz.


[1]       Müsemmâ: İsimlendirilmiş, belli bir isimle anılmış.

[2]       Mevsuf: Bir nitelikle nitelendirilmiş, kendisini benzerlerinden ayıran bir nitelik kazanmış.

[3]       İn’am: Lütuf, ihsan.

[4]       Müteveccih: Yönelik, yönelmiş.

[5]       Muktezâ: Bir şeyin gereği olan, gereken, lâzım gelen şey, gerek, îcap.

[6]       Mücerret: Madde ve cisim hâlinde olmayan, düşüncede var olan, zihinde soyutlama, tecrit yoluyla elde edilen, soyut.

[7]       Mütefâvit: Aralarında fark bulunan, farklı, çeşitli, muhtelif.

[8]       Cürüm: Kabahat, kusur, günah.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X