İçtihat Nedir?

Hatime

Hatime

Kitabımızda gerek içtihada, gerekse sünnet-i seniyyeye ait bazı meseleleri inâyet-i İlâhiye ile izah etmeye gayret ettik.

Allah-u Teâlâ inzâl ettiği Kur’ân-ı Kerîm ve Peygamber Efendimize ilham ettiği sünnet-i seniyye vasıtasıyla bu dini ikmâl etmiştir. Bu hakikati Cenâb-ı Hakk:

اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دٖينَكُمْ

“Bugün sizin dininizi ikmal ettim”[1] âyet-i kerimesiyle ümmet-i Muhammed’e beyân etmiş, dinin esası olan îmanın rükünlerini, ibâdetin kısımlarını, ahlâk kânunlarını, içtihada ait kaideleri, meşveretin fayda ve ehemmiyetini tâlim etmiştir. Bundan sonra artık kıyâmete kadar bu dini tebdil ve tağyir etme ihtimali kalmadı. Çünkü İslâmiyet semâvî dinlerin en sonuncusu ve en ekmelidir. Âlemin intizamını temin eden en müessir metotlar bu dindedir. Getirdiği metodlar, düsturlar ihtiyarlamaz ve eskimez. Her zaman ter ü tazedir. Zaman geçtikçe daha da gençleşsin.

İslâmiyet, îman ve füruata ait hükümlerden teşekkül eden, beşerin ahvalini hakkıyla ıslâha kâfi bir kanunlar mecmuasıdır. Ehl-i ilm ve ehl-i fikri, ma’rufu emir ve münkeri nehiy vazifesiyle mükellef kılmıştır. Çünkü beşeriyetin saadet ve selameti bu iki şeye tevakkuf eder.

İnsanların refah ve saadetlerine, ahenk ve intizamlarına ait en mükemmel kanun ve prensipleri Kur’ân ve hadisler ihtiva etmektedir. Bunlar olmaksızın kalpleri huzur ve saadete kavuşturan bir fazilet ve irfanın temin edilmesi de âdeta imkânsızdır. Bu hüküm ve hakikatlerin birçokları Kur’ân ve hadis-i şeriflerde sarahaten belirtilmiş olsa da, bazılarında sadece remiz ve işaret ile iktifa edilmiştir. Bediüzzaman Hazretleri de bu gerçeği şöyle ifâde eder: “Elfaz-ı Kur’âniye, öyle bir tarzda vaz’edilmiş ki, her bir kelâmın, hattâ her bir kelimenin, hattâ her bir harfin, hattâ bazan bir sükûtun çok vücuhu bulunuyor. Her bir muhatabına ayrı ayrı bir kapıdan hissesini verir.”[2]

Malumdur ki, Cenâb-ı Hakk bu kâinatı en mükemmel şekilde yarattı. Kâinat kitabını ikmâl ettikten sonra ondaki bazı ince hikmetleri, sırları insan aklının araştırmasına, taharrisine ve tetebbusuna bırakmakla akla bir vazife vermiş oldu. Fen âlimleri ve ilhâma mazhâr olan bazı kâşifler, kâinat kitabındaki bu ince sırları keşfederek beşerin istifadesine sundular.

Aynen öyle de, Cenâb-ı Hakk bu Din-i Mübîni de Kur’ân ile ikmâl etti. Lâkin O’ndaki birçok remiz ve işaretlerin keşfini de din âlimlerinin gayret ve çalışmalarına bıraktı. Bu âlimlerin bir kısmı tefsir sahasında, diğer bir kısmı kelâm sahasında çalışarak Kur’ân’daki ince mânâları keşfettikleri gibi, müçtehitler de Kur’ân-ı Âzimüşşan’ın fıkha taalluk eden hükümleri üzerinde ihtisas kesbettiler ve yaptıkları içtihatlar ile bütün Müslümanlara bu sahada yol gösterdiler, müşkülatlarını hâllettiler ve istinbât-ı ahkâm ile ilgili temel prensipleri vaz’ ettiler.

Demek oluyor ki, âyetle buyrulan “dinin ikmâl olması” hakikatine bütün bu çalışmalar dâhildirler. Nitekim Rasûlullah Efendimiz de (a.s.m):

يوزن يوم القيامة مداد العلماء ودم الشهداء؛ فيرجح مداد العلماء على دم الشهداء

“Âlimlerin (kalemlerinin) mürekkebi, şehitlerin kanları ile muvazene edilecektir”[3] buyurarak, bu çalışma ve gayretleri teşvik ve tebrik etmiştir.

Evet, İslâmiyet umûmî ve fıtrî bir dindir. Onun o kutsî ahkâmı bütün beşeriyete şâmildir. Kıyâmete kadar bütün insanları kudsî dairesine celb edecek meziyet ve sıfatları hâizdir. İşte müçtehitler bu meziyetlere kemâliyle mazhâr olmuşlardır. Ehil olmayan kimselerin içtihat nâmına ortaya attıkları şahsî kanaatler, İslâmiyet’in o cihanşümûl, kutsî hakikatlerini ihata ve temsil etmekten çok uzaktır. Çünkü onların fikirleri yetersiz ve bilgileri nâkıs olduğu için, hükümleri de ihatasız ve noksandır.

İslâm dininin bütün kânun ve prensipleri bir vücudun âzâları gibi birbirlerini teyit ve tekmil ederek mükemmel bir ahenk içerisinde insanlığın terakki ve tekemmülünü tekeffül etmiştir. İslâm dini, müntesiplerini vifak, ittifak, muhabbet ve uhuvvete dâvet eden bir fazilet dinidir. Adalet, istikâmet, iffet, şefkat, izzet, metânet ve nezâhet gibi hakikatleri ihtiva eden engin ve zengin bir din-i mübindir. Bu hakikat Kur’ân-ı Âzimüşşan’da şöyle nazara verilir:

قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَاداً لِكَلِمَاتِ رَبّٖي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّٖي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهٖ مَدَداً

“De ki: Rabbim’in sözleri (ilim ve hikmeti) için derya mürekkep olsa ve bir o kadar da ilâve getirsek dahi, Rabbim’in sözleri bitmeden önce deniz tükenir.”[4]

Hem Cenâb-ı Hakk’ın vücud ve vahdaniyetine, sıfatlarının vüsat ve azametine dâir en mükemmel ve berrak malumat ancak ve ancak bu yüce dindedir. Bundan dolayı bu din-i mübinin haricinde hakiki bir saadet, bir hayır, bir huzur bulmak âdeta mümkün değildir. Bu din-i mübinde reform yapmayı düşünen insanlar, ya onun hakiki ulviyetini ve mahiyetini anlayamayan gâfillerdir veya bu dinin düşmanlarıdırlar.

Cenâb-ı Hakk İslâm dininin ikmâlini beyân ettikten sonra وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَت ي “…ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım”[5] âyetiyle, insanlara bahşetmiş olduğu nimetini beyân etmiştir. Yani din-i İslâm ile size hidâyet yollarını gösterdim buyurmuştur.

Cenâb-ı Hakk’ın insanlara ihsan etmiş olduğu nimetlerin sonsuz olduğu herkesin mâlumudur. Ancak insanları dünya ve âhirette mes’ud edecek, onların tekâmülüne vesile olacak en büyük nimet îman nimetidir.

Her şeyi yoktan var eden Zât-ı Zülcelâlin varlığına, birliğine, sıfat-ı mukaddesesine, kemâl-i kudret ve celâl-i kibriyasına îman etmek, cennetlerin fevkinde bir nimet-i uzmâdır. Zira Cenâb-ı Hakk’ı bilmek, O’nu noksan sıfatlardan tenzih etmek ve Şân-ı Ulûhiyetini idrak etmek, İslâm dininin temeli olduğu gibi insanlığın yaratılışının da en büyük gayesidir. Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şu şekilde ifade etmiştir:

“Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi îman-ı billahtır. Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, îman-ı billah içindeki mârifetullahtır. Cinn ü insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o mârifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürür ve kalb-i insan için en sâfî sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i rûhâniyedir. Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürür ve şirin nimet ve sâfî lezzet elbette mârifetullah ve muhabbetullahtadır.”[6]

İşte bu mârifetullah bir nurdur ki, hangi bir ârifin kalbinde tecelli ederse, o kalp nazargâh-ı İlâhi olur. Zevk-i imân ve feyz-i irfan o sayede her an inkişaf edebilir. Çünkü Cenâb-ı Hakk gayr-ı mütenâhi bir Vâcibü’l-vücud olduğu gibi, O’nun Şânı Ulûhiyetine taalluk eden mârifetlerin de hadd-i payanı yoktur.

Cenâb-ı Hakk insaniyet için en büyük nimet olan İslâm dinini tamamladığını ifade buyurduktan sonra:

 وَرَض۪يتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ د۪ينًاۜ

“Sizin için İslâm dinine râzı oldum”[7] ifadesiyle âyet-i kerimeyi devam ettirmiştir. Yâni İslâm dini ve onun ihtiva ettiği hakikatlere bizim için razı olduğunu ifade etmiştir. Demek ki, ind-i İlâhide en makbul olan din, din-i İslâm’dır. Zîra bu din, tevhid esasına müsteniddir. Evet, başta Peygamber Efendimiz (a.s.m) olmak üzere bütün enbiya, sahabîler, müçtehitler, mücedditler, evliya ve asfiya bu dini kabul edip baş tâcı etmekle hidâyet asumanının güneşi olan İslâm dininden tefeyyüz etmişlerdir. Şu hâlde Allah’ın razı olduğu böyle bir dinden hangi akıl sâhibi razı olmayabilir! Allah’ın razı olduğuna razı olmayıp; reform adı altında onun mukaddes dinini tebdil ve tağyire çalışmak dalâlettir.

İslâmiyet bütün bâtıl itikatları, efsane ve hurafeleri kökünden yıkmıştır. Bunları ve benzerlerini yeniden ihyâya kimsenin gücü yetmeyecektir.

Elhâsıl, medeniyet ve faziletin, huzur ve refahın en büyük esası ve istinatgâhı Cenâb-ı Hakk’ın razı olduğu İslâm dinidir. Bu din, müntesiplerini tefekküre dâvet ederek fikirlerini tenvir ruh ve vicdanlarını fazilet ve irfan ile tezyin etmiştir. Hâkim olduğu kalpleri kin, haset gibi her türlü kötü hasletlerden arındırıp muhabbet, şefkat, merhamet ve âlicenaplık gibi güzel meziyetlerle firdevsî bir hâle çevirmiştir. Bu sayede ahenk ve intizam getirmiştir.

İslâmiyet’in özüne vâkıf olan ecdadımız, O’nun yüksek hakikatlerini takdir ederek asırlarca zaferden zafere, saadetten saadete, faziletten fazilete koşmuşlardır. Kendi terakkilerine engel olan cehâlet, hurafe ve sefâhat gibi mânileri bu din-i İslâm’ın sayesinde bertaraf etmişlerdir.

Fethettikleri memleketleri ülkeleri birer medeniyet merkezi hâline getirmişlerdir. Bu diyarların her köşesinde nurlar saçan muazzam mâbetler, medreseler, dâru’l-fünûnlar tesis etmişler ve bu daru’l-irfanlarda intişar eden mârifetin ziyâlarıyla millet ve memleketlerini nurlandırmışlardır. Bunlar hiçbir cihetle inkârı mümkün olmayan tarihî hakikatlerdir.

Allah’ın lutf-u kereminden ümidimiz kavidir ki, pek yakın bir zamanda ilim-irfan güneşi bütün ulviyet ve şaşaasıyla tulû ederek memleketimizi ve âlem-i insaniyeti biiznillah tenvir edecektir.


[1]           Mâide Sûresi, (5), 3.

[2]           Nursî, Sözler, s. 423.

[3]           Suyûti, el Câmiu’s Sağir, nr 10026; İbn Abdilberr, Câmiu Beyâni’l- İlm, nr. 139.

[4]           Kehf Sûresi, (18), 109.

[5]           Mâide Sûresi, (5), 3.

[6]           Nursî, Mektubât, s. 243.

[7]           Mâide Sûresi, 5/3.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X