Hicrî On Dördüncü Asra Girerken…
Sual:
İslâmiyet ve İslâm âleminin durumunu göz önünde bulundurarak hicrî 14. asrın değerlendirmesini yapar mısınız?
Cevap:
Son yüzyıl içerisinde âlem-i İslâm’daki İslâmî gayret ve çalışmalar, dinî hüviyeti yanında kısmen de siyâsetle memzûç[1] olarak tezâhür[2] etmiştir.
Batı’nın tasallutundan[3] kurtularak, istiklâlini kazanmak gayesiyle verilen mücadeleler netice noktasında başarılı olmuş ve pek çok İslâm devleti istiklâliyetine kavuşmuştur. Daha sonra, Orta Doğu hâkimiyeti, petrol meselesi Avrupa’nın İslâm âleminde ve bilhassa Arap dünyasında tahakkuk[4] ettirmek istediği iktisadî ve siyâsî çıkarlar, Arap âlemini Batı’ya karşı küstürmüş; hatta bu küskünlük kin ve iğbirara,[5] şiddetli nefrete dönüşmüştür. Bir kısım mevziî[6] ve ferdî meseleler, Yahudi problemi ve Amerikan siyâseti de zaman zaman bu kin ve buğzu ateşlendirmiştir. “Lâ-lihubbi Aliyyin bel li-buğzi Ömer”[7] yani Şîaların Hz. Ömer’e buğzlarını Hz. Ali (k.v) sevgisinde göstermeleri gibi, İslâm âlemindeki Batı’ya karşı bu düşmanlık, maalesef sinsi ve kasıtlı ellerce sosyalizm ve komünizm sempatisine dönüştürülmüştür. Böylece Avrupa’ya düşmanlık, maalesef Rusya’ya yanaşmayla neticelenmiştir.
Aslında Kur’ân’ın hakikatlerine sarılıp uhuvvet[8] ve tesânüdün[9] tesisiyle maddî ve mânevî bir güç olarak ittihâd-ı İslâm’ı[10] tahakkuk ettirip bir denge unsuru olmaları, dünyada üçüncü bir blok meydana getirerek müstakim bir siyâset ile İslâm’ın izzet ve vakarına yakışır bir tarzda saha-yı siyâsete çıkarak, bir taraftan Kur’ân’ın hakikatleriyle mânevî bir hâkimiyet, diğer taraftan petrol vasıtasıyla maddî bir hâkimiyet tesis edip müessir[11] bir güç teşkil etmeleri gerekirken, ifrat[12] ettiler, Rusya’ya yanaştılar. Yağmurdan kaçtılar doluya tutuldular. Arap dünyasında bidâyette[13] hak, hukuk ve eşitlik tarzında başlayan sloganlar, siyâsî hüviyete bürünerek nihayette sosyalizmi netice verdi. Komünizmin kitleleri ezen bir balon olduğunu idrak edemeyen bir kısım kısır muhakemeli yarı aydınlar, sosyalizme kucak açtılar. Nâsır ve Kaddâfi’nin basiretsizliği ve Baas Partisi’nin icraatları, bu meseleye misâl gösterilebilir. Bu içtimâî keşmekeş içerisinde diğer taraftan ırkçılık ve kavmiyetçilik fitnesi de yer yer uyanmaya başladı. Hatta ırkçılık faaliyeti bölgeciliğe inkılâp etti. Nihayet siyâsî vahdetleri[14] bölündü. Bu ihtilâflar yer yer ihtilâlleri netice verdi. Batı’dan nefret eden fakat fiil ve amel itibariyle Batı’nın kopyası tarzında yaşayan Araplar, Batı kapısıyla giren ifsâdâta[15] kendilerini kaptırdılar. Ahlâk-ı umûmî[16] kısmen bozulmaya yüz tuttu. Sosyalizmin tesiriyle dinî hissiyat gâh devlet eliyle gâh telkinat ve propagandayla kırıldı. Gittikçe sürat kazanan bu ahval, İslâmî emirlere karşı lâkaydlığı ve lâubaliliği netice verdi.
Ferdî ve mevziî çalışmalar istisna edilirse, Arap âlemi İslâmiyet’in hakkaniyetini[17] müdellel[18] ve müberhen[19] olarak tebliğ edecek, îman hakikatlerini kalp ve dimağlara, ruh ve latîfelere nakşedecek, siyâsî ve şahsî menfaatten ârî,[20] muhtevasında yalnız hasbîlik[21] olan ilmî ve fikrî bir İslâmî hareketten mahrumdu. Kanaatimce bu tarz bir hizmet, Arap âleminde ihmal edilmişti.
Bu noktada mühim bir sır üzerinde ehemmiyetle durmak isterim.
Cenâb-ı Hakk’ın dünya ve âhiretin saadet ve selâmeti için vazettiği iki küllî kanun vardır: Dünyaya nâzır[22] kanunlara “Âdetullah” ve “Sünnetullah”; âhiret saadetine bakanlarına ise “Ahkâm-ı İlâhiye”[23] tâbir edilir. Beşerin bu kanunlardan istimdâdı,[24] teveccüh[25] ve teşebbüsü nisbetindedir. Dünya ve âhiretteki saadet tam bir âhenk içinde ancak bu iki kanunun içtimâından hâsıl olur.
İtiraf edelim ki, âlem-i İslâm bu iki kanunu muvâzene[26] ile yürütemediği için, kader-i İlâhî belâ ve musibetleri ikaz ve şefkat tokadı olarak muvakkaten[27] başımıza vuruyor, taa ki intibaha[28] gelerek kalp ve fikirlerimizi tenvir[29] ile eksiklerimizi tekmile[30] çalışalım.
Kader cihetinden baktığımızda, “musibet cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddimesidir”, kaidesince, İslâm âlemindeki bu çalkantı da herhâlde ehl-i hakikat[31] ve hâkimiyetin uyanışını netice verecektir. Hâdiseler, “Kur’ân’ın kal’asına[32] tahassun[33] ediniz, maddî ve mânevî terakkî[34] veçhelerine[35] yapışınız, taa ki zirve-i kemâlâta[36] çıkasınız.” mânâsını telkin ve terennüm etmekte, Müslümanların dâvâ ve aksiyon rûhunu ihtizaza[37] getirmektedir.
İttihat[38] arşından âlem üzerine doğacak güneşin şafağını müşâhede etmeye başladık. Evet… İntibah[39] sabahının parıltıları pek yakın. Bediüzzaman Hazretlerinin tebşîratıyla[40] “Âlem-i İslâm’daki devletlerin her biri bir kıta başına geçecek, muhteşem âdil pederleri olan İslâmiyet’in bayrağını âfâk-ı kemâlâtta[41] temevvüç[42] ettirmekle, Kader-i ezelî’nin[43] nazarında feleğin inadına, nev-i beşerdeki hikmet-i ezeliyenin[44] sırrını ilân edecektir.”[45] inşaallah.
Şimdi bu intibâhın çeşitli İslâm devletlerindeki ilk hamlelerine kısaca işaret edelim:
Cinnah, Muhammed İkbal ve emsallerinin Pakistan’ın bağımsızlığında basiretle ve âlicenabâne[46] göstermiş oldukları celâdet[47] ve şehâmet[48] Âlem-i İslâm’da nümune-i imtisal[49] olmuş, pek çok mücâhitlerin intibâhını netice vermiştir. Bugün de, şuurlu ve fedakâr bir kısım âlimlerin âli himmetleriyle, Pakistan’da İslâmiyet’i geniş halk kitleleri üzerinde müessir[50] kılacak tarzda İslâmî çalışmalar yapılmaktadır.
İnsan fıtraten müteessirdir; bir fikir ve felsefenin tesiri altında kalmaksızın yaşayamaz. İnsan, hayatının her devresinde menfî fikirlerin telkinatından tesirlenebilir. Bu tehlikeyi bertaraf[51] etmek için Pakistan bir intibâh içindedir. Şöyle ki, milleti mâzîsiyle[52] raptetmek[53] ve dinî kültürün tesiri altına alarak menfî cereyanlardan muhafaza etmek için Pakistan’da münevver[54] ve mütefekkirler büyük bir gayret içindedirler. Bu teşebbüslere Pakistan hükûmeti de maddî ve mânevî destek olmaktadır. Bu hakikati büyültmek ve mümessillerini[55] teşvik etmekte devlet adamlarının büyük payı vardır. Bu noktada Pakistan komünizme karşı uyanıktır. Şuurlu devlet adamlarıyla hâkimane tarzda ilim ve irfan vadisinde yürümektedir.
Suudî Arabistan’a gelince; Suudî Arabistan, İslâm dinini devlet politikası olarak benimsemiş, bunun tamim[56] ve neşrini[57] politikasının gayesi bilmiştir. Özellikle Afrika’daki kabilelerin İslâm’a girmesinde Suudî Arabistan’ın rolü büyüktür. Ayrıca istiklâllerine kavuşan küçük ve maddeten terakkîye muhtaç olan İslâm devletlerinin komünizmin tuzağına düşmemeleri için onlara iktisadî yardım yapmakta, mânevî telkinlerin devamına gayret göstermektedir.
Endonezya ise iç bünyesindeki kurdu sezerek memleketi tefrika[58] ve izmihlâle[59] götüren sebepleri bertaraf etmesini bilmiş ve bu vasfı ile hür dünyaya bir örnek teşkil etmiştir. “Ordu-Hükümet İttifakı” ile içini yıkamış ve komünizm âfâtını defetmiştir. Tehlikeyi erken hisseden Endonezya, komünizme karşı bu teyakkuzunu hâlen devam ettirmektedir.
Kanaatimce, mukaddesat ve vatan uğrunda her türlü fedakârlıktan geri kalmayan, içindeki terör, anarşi ve fitneyi söküp atan bir mücâhidin kitlesidir Endonezya…
Fas, Tunus, Cezayir gibi mağrip[60] devletleri ise, Batı’nın tasallutundan büyük mücadele vererek kurtulmuşlardır. Bu devletlerin istiklâllerine kavuşmasında din âlimlerinin büyük payı olmuştur. Bu vadide İdris-i Sünûsî’nin büyük hizmetlerini şükranla yâd ediyoruz.
Evet, bugün anarşinin bütün vahşet ve dehşetiyle bir veba gibi cihanı sarsarak umum insanî meziyetleri tahkir[61] ve tezyif[62] ile tahrip ettiği bir hengâmda,[63] hür devletlerin bu âfete karşı müteyakkız[64] olmamaları gayet düşündürücüdür.
Sual:
Muhterem efendim; rahmetli Seyyid Kutub ve İhvân-ı Müslimîn Hareketi’yle, Pakistan’daki rahmetli Mevdûdî ve Tebliğ Cemaati’nin faaliyetleri âlem-i İslâm’daki ihtiyaçlara cevap verecek bir vasıfta değil midir? Bu husustaki düşünceleriniz?
Cevap:
İhvân-ı Müslimîn, bidâyette[65] fevkalâde bir rağbete mazhar olmakla pek çok hamiyetli insanı bünyesinde cemetmeye[66] muvaffak olmuştur. Fakat cemaatlerinin neşv ü nemâsı[67] için sırf Kur’ân’ın hakikat ve mârifetiyle iktifa etmeyip, siyasî bir yol ile dâvâ ve gayelerini takviye ve tahkim[68] cihetine gittiklerinden, neticede cemaatlerini vicdansız ve insafsız siyâsîlerin zulmüne maruz bıraktılar. Evet, niyetleri sâfî ve hâlis, dâvâları hak olmakla beraber, seçtikleri metodun siyâsî mizacı, gayelerinin tahakkukunu engelledi. Malûmdur ki, bir dâvânın muzaffer olması için fikir ve nüvesi[69] gibi, metod ve usûllerinin de hak olması gerekir. Hulûs-u niyet[70] kâfi değildir. Evet, dinî cemaat tesis etmek bir derece kolaydır. Fakat asıl mesele, onu Kur’ân, vatan ve millet aşkı ile neşv ü nemâlandırmaktır. Anarşistlik rûhundan tecrit[71] ve hissî galeyan,[72] heyecan yerine ilmî ve kalbî bir heyecanı ikame[73] etmek, meşrû ve makul ölçüler içerisinde kalp ve ruhları tenvir ve terbiye etmektir.
Yani, kalplere uhuvvet[74] ve muhabbeti, şefkat ve merhameti, rıfk[75] ve mülâyemeti,[76] af ve mürüvveti,[77] dimağlara da ilim ve hikmeti, fikir ve tecessüs[78] kabiliyetini temyiz[79] ve tefrik[80] gücünü nakşederek, müstakim bir caddede Kur’ân’ın tâyin ettiği kemâlâta yürütmektir. İşte bu vazife tedbir işidir, temkin işidir. Selef-i sâlihînin[81] yolu da budur.
Evet, tebliğ ve irşad vazifesini yüklenen fert ve cemaatlerin İslâm’ı kalp ve ruhlara nakşetmesinde en büyük rükünlerden birisi de, fiilî siyâsetten şiddetle içtinaptır.[82] Nasihatin müessiriyeti[83] hasbîlik ile kâimdir. Dine din için hizmet etmek şarttır. Dâvâ adamının gönlünde, fikrinde, ivazsızlık,[84] garazsızlık[85] ve hasbîlik[86] hâkim olmalıdır. İslâm âleminin medâr-ı iftiharı, fazilet ve ilim kutupları olan İmam-ı Gazâlî, Abdülkâdir Geylânî, İmam-ı Rabbânî ve emsali mücedditlerin, cemaatlerini tenvir[87] edip kalb-i umûmiyi[88] tedavi etmeleri ve hizmetlerinde başarılı olmaları, işte bu azim sırdan neş’et etmiştir. İmam-ı Âzam’ın, hapse girmeyi kadılık makamına tercih ederek o malûm meşakkatlere göğüs germesi yine bu sırdandır.
Bu büyük üstadlarımızın bize ders verdikleri hakikat şudur ki; dine hizmet, ilim ve irfan ile, irşad ve ikaz ile, hürmet ve muhabbetin tesisiyle, şefkat ve merhametin tâlimiyle ve dâhilde âsâyişin teminiyle olur. Maddî hareket, ancak haricî düşmanlara karşı yapılabilir.
Pakistan’daki “Tebliğ” cemaatine gelince; bildiğim kadarıyla bu cemaat İslâmiyet’i fiil ve ahvâliyle Asr-ı Saadet tarzında yaşamayı esas tutan bir cemaattir. Bu cemaat İslâmî hizmette, kendi çapı ve kadrosu nisbetinde başarılı olmuş ve olmaktadır. Bu başarılarının en önemli sebeplerinden biri de, hiç şüphesiz şahsî menfaatleri terk ile siyâsetten içtinap etmeleridir.
Rahmetli Mevdudî hakkında kanaatim şudur: İslâmiyet’i yukarıdan aşağıya, tepeden inme tarzda getirme temâyülünde[89] olan bu zât, siyâsî bir çalışmayla neticeye varmak istediğinden, yol ve metod hatasından dolayı muvaffak olamamıştır.
Netice olarak; Arap âleminde ve Pakistan’da meydana gelen hâdiseler ve tatbikatlardan anlaşılıyor ki, âlem-i İslâm’da uyanışı temin ve tesis etmek ve umûmî huzuru sağlamak için siyâsetten âzâde fikrî, ilmî ve hasbî[90] bir hizmet yüklenecek fedakâr, âlicenap ve hamiyetli insanlar mevcuttur. Bu çekirdek çok yakın bir gelecekte inşaallah inkişaf[91] edecektir.
Sual:
Geçirmiş olduğu safhaları göz önünde bulundurarak, başlangıcından günümüze, tarihimizin –husûsan Osmanlı Devleti’nden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne– devrelerindeki, cemiyete müessir[92] olmuş hâdiselerin, fikrî ve siyâsî cereyanlar açısından, İslâmî zâviyeden[93] değerlendirmesini yapar mısınız?
Cevap:
Tarihimizin tetkik[94] ve tetebbuundan[95] anlaşılacağı üzere bu din-i mübîn-i İslâm’a en büyük hizmeti ecdâdımız yapmıştır.
İçtimâî ve siyâsî hayatta fıtrat kanununa muvâfık bir çığır açan ecdâdımız, heybet ve şecaat, celâdet,[96] necâbet,[97] hak ve adâlet gibi hikmet ve maslahatların[98] tahakkukuna medâr olan ve iki cihanın sıhhat ve âfiyetini haiz bulunan dîn-i İslâm ile, envâ-ı ilim ve fünûnu[99] tazammun[100] eden maârifin[101] bir noktada ve bir merkezden tezâhür ve tecellisine azamî gayret göstermişlerdir. Bu gaye ve maksadın tahakkuku ile Osmanlılar, milletin ruh cevherinde merkezîleşen Rabbânî ve lâhutî bir feyz ve fazileti nemâlandırmakla, mevcudiyetlerinin sütun ve rüknünü teşkil eden sınıf ve tabakaları ziyâlandırmışlar ve haşmetli bir medeniyeti kurmuşlardır.
Osmanlı İmparatorluğu i’lâ-yı kelimetullahı[102] devletin esas gayesi olarak benimsemiş, bu nam ile hareket etmeyi asıl gaye kabul etmiştir. Fıtrî celâdet ve harp maharetine sâhip heybetli kumandanlarının eli ile, zaptetmiş oldukları ülkelerde Kur’ân medeniyetini yayarak, etbâlarını[103] bir vahdet[104] sancağı altında toplayıp emniyet ve sürûr içerisinde asırlarca yaşatmışlardır. Osmanlı’nın terakkî ve teâlîsinin[105] en mühim bir esası, ‘akl-ı küllî’den[106] istimdat[107] etmeleridir. Medreseleri müderrisler ile, tekke ve zaviyeleri mürşitler ile ihyâ ederken, avam-ı nasın[108] imdadına da onların hissiyatlarına vâkıf, lisan ve ahvallerine âşinâ imamlarla koşmuşlardır. Askerlerin mânevî güçlerini te’kid[109] ve takviye için o mukaddes ocağa, kazaskerleri, tabur imamlarını, alay müftülerini hâdim[110] kılmışlardır. Bu tarz ile memleketi dârü’l emana[111] ve dârü’l irfana[112] çevirmişlerdir. Bu meyanda her âmir, yanında birçok ulemâ ve fuzalâyı[113] mânevî destekçi ve müşâvir[114] yapmış, onların rey ve kanaatlerine ehemmiyet vermişlerdir.
Kışlayı yaparken mescidini ihmal etmemiş, dârü’l fünunla medreseyi beraber inşâ eylemişlerdir. İlme ihtiramı[115] ibâdet, istihfafı[116] günah ve mâsiyet[117] saymış, ilme ve ulemâya öyle bir mümtaz mevki ayırmışlardır ki, her asırda birçok âlimleri ilim ve mârifetin sırf hasbî[118] hâdimleri, nâşirleri hâline getirdikleri gibi, nice mücâhit ve namdar[119] komutanlar, adâletli hâkimler, dirâyetli[120] ve şefkatli âmirler, itaatkâr memurlar, edebli edibler, hürmetkâr raiyyetler,[121] celâdetli[122] ve itaatkâr askerler, çalışkan ve mûnis[123] talebeler yetiştirmişlerdir. Böylece, hariçten gelen tehlikeleri ordunun şecâat ve dirâyetine, dâhilden çıkan anarşi, fitne ve şüpheleri kılıçtan daha keskin Kur’ân’ın bürhan ve hüccetlerine havale edip, maddî ve mânevî düşmanı bertaraf[124] ederek huzuru temin etmişlerdir.
Osmanlılar, medeniyet sahasında büyük bir rol oynamış, maarif, sanat ve ticareti son derece yaygınlaştırmışlardır. Maddî ve mânevî terakkîye gereken ehemmiyeti vermiş, mârifetin kemâlâtı ve fünûnun ziyâsıyla bütün cihanı tenvir[125] etmişlerdir. Şehâmetli[126] ordularını bir taraftan zaferden zafere koştururken, diğer taraftan da fikir ve mârifeti Anadolu’nun uzak yaylalarından taa Avrupa ve Afrika ülkelerine kadar bütün dünyaya neşretmişlerdir.[127]
Malumdur ki, bir devletin devam ve bekāsı üç temel rükün[128] ile kāimdir.[129] Bu rükünler güzel ahlâk, fikir kudreti ve maddî satvettir.[130] Bunlardan birisine gelen ârıza, diğerlerine de sirâyet[131] eder. Birisinin yıkılışı, diğerlerinin de yıkılışını netice verir. Osmanlılar, devlet ve milletin istinadgâhı olan bu rükünlere azamî ihtimam göstermiş, hatta bu üç rüknün takviyesine hususî himmet[132] sarf etmişlerdir. İşte Osmanlıları yücelten sır budur. Bu rükünlere azamî ihtimam gösterdikleri ve muhafaza ettikleri müddetçe, Osmanlıların haşmet ve satveti, şevket[133] ve medeniyeti devam etmiştir. Bunların ihmali üzerine, yıkılış ve inkırazlar[134] başlamıştır. Bu yıkılış, tarih itibariyle geriye gitmekte ise de, tezâhür[135] olarak Tanzîmat[136] ile başlamıştır.
O zamanlar, Avrupa sanayi hamlesi yaparken, Osmanlı çöküş ve yıkılışın arefesinde idi. Evvelemirde[137] hastalığın teşhisi gerekirdi. Çünkü teşhis yarı tedavi idi. Bahtsızlığımız odur ki; bizdeki yarı münevverler[138] ve hayalperestler, hastalığı tam teşhis edemediler. Avrupa’yı gezen aydınlarımız, Avrupa’daki terakkîye karşı bizdeki gerilemenin dinî zihniyetten kaynaklandığı vehmine[139] kapıldılar ve dinî telkini kırdılar. Şahsî menfaat temini ve istikbal için Avrupa’ya kaçan muharrir[140] ve siyâsîlerden sonra; Batı’ya firar moda hâline geldi. Bu ahval ve Avrupa’nın zâhirî endâmı aynen bugünkü Moskova, Pekin hayranlığı gibi, o gün yetişen gençler üzerinde moda bir hayranlık uyandırdı. Zenginler çocuklarını medreseden çekip Avrupa’ya gönderdiler. Fakir ve zekî çocuklar da çeşitli yollarla medreselerden alındı. Böylece medreseler arzu edilen tarzda hizmet göremediler. Önü alınamayan bu firar ve Avrupa’da okuma temâyül ve teşebbüsleri, maalesef vatanımızın izmihlâlinin[141] mukaddimesini hazırladı. Zaten içtimâî felâketimizi tahrik eden ve körükleyen ecnebi parmakları da mevcuttu. Birkaç asır evvel Avrupa’da teşekkül eden, gizli icrâ-yı faaliyet[142] yapan cemiyetlerin telkin ve teşebbüsleriyle, dâhilde tahripkâr menfî cemiyetler kuruldu. Devlet idaresinden çeşitli sebeplerle azledilen gayr-ı memnunlar,[143] hayal ve hissiyatları okudukları roman ve hikâyelerle dolmuş bir kısım hayalperest edipler ve sermest-i gurur[144] olmuş fikirsizler ve mektepliler, bu menfî cemiyetlere kuvvet verdiler. Sonunda bu durum vatanın izmihlâline sebep oldu. Burada esefle ifade edelim ki, şahsî menfaat ve siyâsî ihtiraslar, çoğu zaman vatanperverlik ve hamiyetperverlik maskesi altında tahakkuk ettirilmiştir. Milletimiz bu gibi hile ve desiselerle sefâlet ve meskenetin, perişanlığın içerisine düşürülmüştür. Bugün de memleketimizin benzer oyunlarla karşı karşıya olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.
Şu noktayı da belirtelim ki, biz Avrupa ile muvâzeneli[145] bir alışveriş yapamadık. Batı, medeniyet harikaları ile gururlanıp, Kur’ân’ın elmas hakikatlerini, güzel seciyelerini[146] taassupla reddederken, biz de Avrupa’yı sadece sefâhat[147] ve şekil yönüyle taklit edip, ilim ve teknik yönünü ihmal ettik. Avrupa’nın yaka ve paçasına, rezalet ve sefâhatine imrendik. Bu uğurda dinî ve ahlâkî fazilet ve meziyetlerimizden tecerrüd[148] edip, vicdan-ı umûmiyi[149] perişan ettik. Avrupa kâselisleri[150] neticesiz teşebbüslerle devletin servetini zîr ü zeber ettiler. Böylece inleye inleye felâketten sefâlete, sefâletten inkıraza sürüklendik. Millî şehâmetimiz söndü, seciyelerimiz soldu, necâbetimiz[151] gitti. Şecaatimiz kırıldı. An’ane ve mukaddesâtımız tahkir[152] ve tahfif[153] edildi. Garb’tan ne kadar ahlâk-ı rezile[154] ve müfside[155] varsa, hepsi çarşımızda tam bir rağbet ile teşhir edildi.
Böylece, yüzyıllarca Osmanlıları maddî ve mânevî ayakta tutan, Hilafet ve Saltanat son devirde arzu edilen seviyede hizmet göremediklerinden, inkırâz-ı umûmiyeye[156] karşı sed olamadılar. Hizmetleri mevziî[157] kaldı. Sonra medreselerin yerine mektepler ikame[158] edildi. Mekteplerde dinî tedris tamamen ihmal edildiği gibi, buralarda fünûn-u cedîde[159] de lâyık-ı veçhiyle[160] okutulmadı. Din adamından kat’ı nazar,[161] fen adamı da yetiştiremedik. Ve nihayet gençlik, dinin muktezası[162] olan yüksek ahlâktan mahrum bırakıldı, yabancı ideolojiler ve menfî fikirlerin, dimağları istilâsına zemin hazırlandı. Ve günümüzdeki anarşi ve terör ortaya çıktı. Evet, hâl-i âlem[163] buna şâhittir…
Elhâsıl, Osmanlıların izmihlâl[164] tablosunu objektif olarak değerlendirirsek, karşımıza şu hakikatler çıkar:
Memleketimizin inkırazının asıl sebeplerinden birisi Batı’ya açılan münevverlerimizin[165] keyfiyet itibariyle kifâyetsiz[166] olmasıdır. Fünûn-ı cedîdenin[167] tahsili için Avrupa’ya giden aydınlarımız, mektebin gayesini idrak edemediler. Aristo: “Eğitimin gayesi, boş vaktin akıllıca kullanılmasını öğretmektir.” der. Aydınlarımız, değil boş vakitlerini, hatta eğitim devrelerini bile gerekli şekilde değerlendiremediler. Netice itibariyle sahalarında otorite olmaları beklenirken, laubali, şarlatan ve dalkavuk oldular. Kürsülerden, menzil[168] ve mahfellerinden[169] memleketi idare etmek mugalatasına[170] düştüler. Aldandılar, aldattılar… Teessür ve esefle belirtelim ki, bugün de “Kema kan!” (aynı tas, aynı hamam)… Evet, Osmanlıların inkırazını gerekli kılan sebeplerde şeklen bir başkalık olsa bile, bugün aynı hâdisenin fâilleri şekil değiştirmekle birçok hâricî fikrin tesiri altında faaliyet icra etmektedirler…
Tâlihsizliğimizin diğer bir ciheti de; ıslahatçılarımız, memleketimizi ihata eden umûmî felâketi ittifak,[171] tesânüd,[172] muhabbet ve muâvenet[173] ile ıslah edip, tamir etmeleri lâzım gelirken, kökten değiştirme ve yıkma tarzında hareket ettiler. Tahrip ile tamir edeceklerini zannettiler. Maalesef, tahrip ile tamirin farkını temyiz[174] edip ayıramadılar. Hatta bu konuda kendilerini ikaz eden kemâl ehlini “medeniyetin düşmanı, mürteci,” diye tezyif[175] ve tahkir[176] ettiler. Evet, bu çok acı tecrübeleri Cenâb-ı Hak şu millete bir daha tattırmasın. Bu memleketi inkılâp ve ihtilâllere sahne olmaktan mahfuz[177] buyursun… Âmin.
Malumdur ki, ağacın meyvesinin bereketi ve kıymeti, kuvvetli ve haşmetli gövdeye ve toprağın derinliklerine nüfuz eden köklerin hayatiyetine bağlıdır. Elli senelik bir ağacın kökü ile altı yüz senelik muhteşem bir ağacın kök ve kudreti, şan ve nâmı, meziyet ve kemâlâtı hiçbir zaman aynı kefede tartılamaz. Milletlerin kültür bağları birbirleriyle muttasıl[178] zincir halkaları gibidir. Bu halkalar koparsa, milletin sinesinde öyle korkunç gedik ve uçurumlar açılır ki, hayal edilmesi bile insaf ve hakikat ehlinin vicdanlarını kanatır.
Mâzî[179] ile âti[180] arasında gerekli şekilde köprü kuramayan milletlerin âkıbeti, izmihlâlden başka bir şey değildir. Nesilleri birbirine rapteden[181] bu köprülerin bir ayağı din ve ahlâk üzerine müesses[182] olan mâzî, diğer ayağı ise zamanın geçmesiyle yenilenen mârifet ve ilim üzerine teessüs[183] edecek olan istikbâldir. Mâzîsinden kopan ve ona sırt çeviren milletleri sefâhat, sefâlet, rezalet, izmihlâl ve nihayet anarşi gibi acı âkıbetler beklemektedir.
Sual:
Osmanlılarda ve İran’daki dinî faaliyetlerin bir mukayesesini yapar mısınız? Bugünkü İran hâdiselerinin, tarihî hâdiselerle ne gibi alâkası vardır?
Cevap:
Osmanlılar ile İranlıları kıyas edersek, çok farklı bir tablo karşımıza çıkacaktır. İran’ın, tarihî bir hatanın tekerrürü[184] içinde mûtedil[185] tavrını kaybettiğini, asırlarca çalkantılara maruz kaldığını; Osmanlıların ise müstakim bir hayat ve sağlam bir dayanışma içinde yaşamış olduklarını görmekteyiz. Bu iki millet arasındaki fark, bu büyük tarihî hâdiseden kaynaklanmaktadır. Osmanlılar Ehl-i Sünnet itikadını kabullendiler. Ehl-i Sünnet itikadını bir merkez kabul ederek onun tamim[186] ve neşrine[187] gayret gösterdiler. Yazılan kitaplar, şerh ve haşiyeler hep bu itikadın izahı ve kuvvet bulması mahiyetinde idi. Ve en önemlisi Osmanlı, dini müesseseleştirdi. Osmanlı âlimleri dine perde olmayıp âyine oldular. Yani, doğrudan doğruya İslâm’ın güzelliklerini cemaatlerine aksettirdiler.
İran ise, ehl-i sünnet mezhebini benimsemedi. İran’da ehl-i sünnet mezhebinin kaide ve esasları, düstur ve prensipleri açıklık, kesinlik ve netlik kazanmayınca, dinî anlayış ve alâka şahısların ellerinde kaldı.
Âyetullahlara büyük mevki verildi. Hatta Âyetullah’ın beyanı ile serî deliller karşı karşıya geldiği zaman, Âyetullahların fikri esas alındı. Böylece İran’da İslâmî anlayış, şahısların elinde nüfuz ve dirâyetine göre farklı tarz ve telakkîleri,[188] ayrı düşünce ve kanaatleri netice verdi. Neticede şahsî tasarruflar itibar kazanınca, Şîa şeyhleri ve dervişleri İran’da büyük rağbet gördü. Tabii bu arada irşad postundan saltanat tahtına geçmek isteyen açıkgözler de çıktı. İhtiras peşinde koşan, gizli emellerini dervişlik kisvesi altında saklayan pek çok siyâsî şarlatan, halkı iğfal[189] etmek ve tasarrufları altına almak için bu libası pek müsait buldular.
İranlıların bir kısmında da Araplara karşı bir kin ve iğbirar[190] mevcut idi. “İki bin senelik tarihimizi, taht ve saltanatımızı zîr ü zeber eden çıplak Arapların hükmüne giremeyiz!” tarzında başlayan ifsâdâtlar[191] ile avâm-ı nas[192] iğfal edildi. Dervişliği siyâsî ihtiraslarına vesile edinen bu hilebazlar Şiîlik taassubunu körüklediler. Şahsî garazları[193] ateşlendirdiler, intikam fikirlerini uyandırdılar. Âl-i beyte muhabbet perdesi altında halka siyâsî telkinat yaptılar. Emevîler devrinde bu fitneyi tahrik ettiler. Hz. Ömer ve Hz. Osman’a (r.a) dil uzattılar. Aslında İranlıların en fazla Hz. Ömer’i (r.a) sevmeleri ve muhabbet etmeleri gerekirdi. Zira İran, Hz. Ömer’in {r.a) eliyle Müslüman olmuştur. O’na hürmet ve muhabbet, bir vicdan ve fazilet borçları idi.
İranlılar, Abbasîler devrinde de Abbasoğullarının başa geçmesini bir fırsat olarak değerlendirip, Horasan taraflarında karışıklık çıkardılar. Abbasîlerin başına büyük bir gaile açtılar. Post-u irşaddan,[194] taht-ı saltanata[195] geçmek isteyen ve büyük siyâsî müfsit olan Mukannen nâmındaki şahsın bu karışıklıklarda büyük rolü olmuştu. Fakat başaramadı ve siyâsî gayesine ulaşamadı.
İslâm tarihinde harîm-i dergâhtan,[196] kâşâne-i saltanata,[197] post-u irşaddan taht-ı şevkete[198] çıkmak isteyenlerin hemen hemen hepsi İran’da zuhur etmiştir. Meselâ, Safevî saltanatının teşekkülü bu tip iğfal[199] mahfellerinden[200] başlatılmış, Bâtınîlik İran’da yayılmış, Bahâîlik İran’da kuvvet bulmuştu. Hatta Hinduların Hulûl-u ittihat itikadı İran’da rağbet görmüştü. İran’a ifsat[201] tohumları eken Abdullah ibni Meymun’un mel’un[202] fikirleri orada uzun müddet intişar[203] etmiş, dâhilî hâdiseleri, kargaşalıkları netice vermiştir. Şark’ı senelerce tir tir titreten Bâtınîler, Asya’nın bu korkunç anarşistleri, Hasan Sabbah’ın fedaileri İran’da kuvvet bulmuştur. Elhâsıl: İran, derviş kisvesine bürünüp esas maksatlarını gizleyerek halkı kendine raptedip, sonradan onları ifsat ederek saltanat eşiğine doğru yürüyen pek çok insanla doludur.
[1] Memzûç: Karışık, karışmış, meczolmuş.
[2] Tezâhür: Ortaya çıkma, görünme, belirti.
[3] Tasallut: Rahat vermeyecek, bıktıracak, sıkıntı verecek şekilde üstüne düşme, sataşma, musallat olma.
[4] Tahakkuk: Gerçekleşme.
[5] İğbirar: Gücenme, darılma.
[6] Mevziî: Bir yere ait ve mahsus olan, yaygın olmayan, yöresel.
[7] “Maksat Hz. Ali’ye sevgi değil, Hz. Ömer’e duyulan kindir.”
[8] Uhuvvet: Kardeşlik, dostluk, bağlılık.
[9] Tesânüd: Dayanışma.
[10] İttihâd-ı İslâm: İslâm birliği.
[11] Müessir: Tesir eden, tesirli, etkili, etkileyici.
[12] İfrat: Aşırı gitme, ölçüyü aşma, gereğinden fazla ileri gitme.
[13] Bidâyet: Başlangıç.
[14] Vahdet: Birlik, bütünlük, yekpârelik.
[15] İfsâdât: Fitne ve bozgunculuklar.
[16] Ahlâk-ı umûmî: Genel ahlâk.
[17] Hakkaniyet: Hakka ve adalete uygunluk, doğruluk.
[18] Müdellel: Hakkında delil bulunan, delille ispatlanmış olan, delilli.
[19] Müberhen: Delille ispatlanmış olan, delilli ispatlı.
[20] Ârî: Bir şeyden kurtulmuş, soyunmuş olan.
[21] Hasbîlik: Hasbî olma durumu, bir işi karşılık beklemeden Allah rızası için yapma.
[22] Nâzır: Bakan, nazar eden, yönü bir yere doğru dönük olan.
[23] Ahkâm-ı İlâhiye: Allah’ın hükümleri.
[24] İstimdâd: Yardım isteme.
[25] Teveccüh: Bir tarafa doğru yönelme, doğrulma. Yakınlık duyma.
[26] Muvâzene: Denge.
[27] Muvakkaten: Geçici olarak.
[28] İntibah: Uyanma, uyanış.
[29] Tenvir: Işıklandırma, aydınlatma, bilgilendirme.
[30] Tekmil: Bitirmek, tamamlamak.
[31] Ehl-i hakikat: Gerçeği ve doğruyu esas alanlar.
[32] Kal’a: Kale.
[33] Tahassun: Korunmak için kale ve hisara kapanma, sarp bir yere sığınma.
[34] Terakkî: İleri gitme, ilerleme, gelişme.
[35] Veçhe: Yön.
[36] Zirve-i kemâlât: Mânevîyatın en üst mertebesi; olgunluğun, faziletin zirvesi.
[37] İhtizaz: Hafif hafif titreme.
[38] İttihat: Bir olma, birleşme.
[39] İntibah: Uyanma, uyanış.
[40] Tebşîrat: Müjdeler.
[41] Âfâk-ı kemâlât: Mükemmelliklerin ufukları.
[42] Temevvüç: Dalgalanmak
[43] Kader-i ezelî: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak her şeyi bilip takdir etmesi.
[44] Hikmet-i ezeliye: Allah’ın ezelî hikmeti, her şeyi yerli yerinde ve bir gaye ve faydaya yönelik yapması.
[45] Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 76.
[46] Âlicenabâne: Büyüklere yakışır, yüksek bir tarzda.
[47] Celâdet: Boyun eğilmemesi gereken yerde gösterilen şuurlu cesâret, yüreklilik, yiğitlik.
[48] Şehâmet: Zekâ ile beraber olan cesaret, aklın kontrolünde olan yiğitlik.
[49] Nümune-i imtisal: Örnek alınacak model.
[50] Müessir: Tesir eden, tesirli, etkili, etkileyici.
[51] Bertaraf etmek: Bir yana itip saf dışı bırakmak, ortadan kaldırmak.
[52] Mâzî: Geçmiş, geride kalmış, yaşanıp bitmiş.
[53] Rapt etmek: Bağlamak.
[54] Münevver: Tahsil, bilgi ve görgü sâhibi olan, fikrî meselelerle uğraşan kültürlü kimse, aydın, entelektüel.
[55] Mümessil: Benzerlerinin ortak vasıf ve özelliklerini yansıtan, kendi cinsinden olanların örneği durumda olan kimse.
[56] Tamim: Umûma yayma, genel duruma getirme.
[57] Neşir: Yayma.
[58] Tefrika: Sürekli anlaşmazlık, ayrılık, nifak, ihtilâf.
[59] İzmihlâl: Yok olma, mahvolma, yok olup bitme, yıkılma, çökme.
[60] Mağrip: Batı.
[61] Tahkir: Küçük görme, aşağılama.
[62] Tezyif: Değersiz göstermeye çalışma, aşağılama, küçültme.
[63] Hengâmda: Sırasında, zamanında.
[64] Müteyakkız: Dikkatli, gözü açık, uyanık, tetikte.
[65] Bidâyette: Başlangıçta.
[66] Cemetme: Bir araya getirmek, toplamak.
[67] Neşv ü nemâ: Gelişip büyümek.
[68] Tahkim: Kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak.
[69] Nüve: Öz, esas.
[70] Hulûs-u niyet: Hâlis, samimi niyet.
[71] Tecrit: Ayrı tutma, ayırma.
[72] Galeyan: Coşma, coşkunluk, taşkınlık.
[73] İkame: Bir şeyi diğer bir şeyin yerine koyma, yerine kullanma.
[74] Uhuvvet: Kardeşlik, dostluk, bağlılık.
[75] Rıfk: Huyda ve hareketlerde yumuşaklık, nezâketle davranma, yavaşlık, mülâyimlik.
[76] Mülâyemet: Yumuşak huyluluk, yumuşaklık, mülâyimlik.
[77] Mürüvvet: İnsanca davranma, insanlık.
[78] Tecessüs: Araştırma, tahkik, tetkik.
[79] Temyiz: İyiyi kötüden ayırma.
[80] Tefrik: Ayırma.
[81] Selef-i Sâlihîn: İlk devir İslâm büyükleri; Sahabe ve Tabiin gibi.
[82] İçtinap: Kaçınma, sakınma, çekinme.
[83] Müessir: Tesir eden, tesirli, etkili, etkileyici.
[84] İvazsız: Bedelsiz, karşılıksız.
[85] Garazsızlık: Gizli bir maksadı olmadan, karşılık beklemeden.
[86] Hasbîlik: Hasbî olma durumu, bir işi karşılık beklemeden Allah rızâsı için yapma.
[87] Tenvir: Işıklandırma, aydınlatma, bilgilendirme.
[88] Kalb-i umûmi: Bütün insanların kalbi, toplumun ortak yüreği.
[89] Temâyül: Yönelmek, meyletmek.
[90] Hasbî: Karşılıksız; sırf Allah rızası için.
[91] İnkişaf etmek: Gelişmek, meydana çıkmak, âşikâr olmak.
[92] Müessir: Tesir eden, tesirli, etkili, etkileyici.
[93] İslâmî zâviyeden: İslâmî açıdan.
[94] Tetkik: İnceleme.
[95] Tetebbu: Etraflıca inceleyip araştırma.
[96] Celâdet: Boyun eğilmemesi gereken yerde gösterilen şuurlu cesâret, yüreklilik, yiğitlik.
[97] Necâbet: İyi ve temiz bir soya mensup olma, soyluluk, soy temizliği, asalet.
[98] Maslahat: Fayda, yarar.
[99] Envâ-ı ilim ve fünûn: İlim ve fennin çeşitleri.
[100] Tazammun: İçine alma, kapsama, hâvî ve şâmil olma.
[101] Maârif: İlim ve tekniğin öğrenilmesiyle elde edilip insanlığın yararına kullanılan hüner, sanat ve bilgiler. Eğitim ve öğretim sistemi.
[102] İ’lâ-yı kelimetullah: İslâm dininin esaslarını ve yüceliğini yaymak için gösterilen gayret, bu yolda yapılan cihat.
[103] Etbâ: Bir kimseye tâbi olanlar, ona uyanlar.
[104] Vahdet: Birlik, bütünlük, yekpârelik.
[105] Teâlî: Yüceltmek.
[106] Akl-ı küllî: Kâinatta görülen umumi ahenk. Her şeyi kavrayan akıl.
[107] İstimdat: Yardım isteme, imdâda çağırma.
[108] Avam-ı nas: Sıradan halk tabakası.
[109] Te’kid: Kuvvetlendirme.
[110] Hâdim: Hizmet eden, yardımcı olan kimse.
[111] Dârü’l eman: İslâm ordusu tarafından fetholunup, içinde ehl-i zimmet ikamet ettirilen belde.
[112] Dârü’l irfan: İrfan yurdu.
[113] Fuzalâ: Fâzıllar, ahlâk, ilim ve meziyetçe üstün, fazîletli kimseler.
[114] Müşâvir: Bilgisinden ve fikrinden faydalanılan.
[115] İhtiram: Saygı, hürmet, tâzim.
[116] İstihfaf: Küçük görme, hafif bulma, küçümseme, hor görme.
[117] Mâsiyet: Âsîlik, itaatsizlik.
[118] Hasbî: Karşılıksız; sırf Allah rızası için.
[119] Namdar: Namlı, ünlü, meşhur.
[120] Dirâyetli: Kavrayışı kuvvetli, anlayışlı.
[121] Raiyyet: Halk.
[122] Celâdet: Boyun eğilmemesi gereken yerde gösterilen şuurlu cesâret, yüreklilik, yiğitlik.
[123] Mûnis: Kolayca dostluk kurabilen, sokulgan, sıcakkanlı, cana yakın.
[124] Bertaraf etmek: Bir yana itip saf dışı bırakmak, ortadan kaldırmak.
[125] Tenvir: Işıklandırma, aydınlatma, bilgilendirme.
[126] Şehâmet: Zekâ ile beraber olan cesaret, aklın kontrolünde olan yiğitlik.
[127] Neşir: Yayma.
[128] Rükün: Bir şeyin temel direği, en sağlam ve kuvvetli tarafı, istinatgâhı.
[129] Kāim: Ayakta kalan.
[130] Satvet: Karşı konulmaz derecede zorlu ve ezici kuvvet, sindirici, boyun eğdirici güç, kuvve-i kāhire.
[131] Sirâyet: Yayılmak, yaygın duruma gelip etkisi altına almak.
[132] Himmet: Çalışma, gayret, emek.
[133] Şevket: Büyüklük, ululuk, heybet, haşmet.
[134] İnkıraz: Son bulmak, çökmek, yıkılmak.
[135] Tezâhür: Ortaya çıkma, görünme, belirti.
[136] Tanzîmat: Osmanlı Devleti’nde 1839 yılında Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu’nun ilânı ile başlayan, yönetimi ıslâh hareketi.
[137] Evvelemir: İlk iş olarak, her şeyden evvel, ilk önce, en evvel.
[138] Münevver: Tahsil, bilgi ve görgü sâhibi olan, fikrî meselelerle uğraşan kültürlü kimse, aydın, entelektüel.
[139] Vehim: Gerçekte var olmayan, fakat var olduğu sanılan, varmış gibi tasarlanan düşünce ve zan.
[140] Muharrir: Yazar.
[141] İzmihlâl: Yok olma, mahvolma, yok olup bitme, yıkılma, çökme.
[142] İcrâ-yı faaliyet: Faaliyette bulunma.
[143] Gayr-ı memnun: Memnuniyetsiz.
[144] Sermest-i gurur: Gurur sarhoşu.
[145] Muvâzene: Denge.
[146] Seciye: Yaratılış, tabiat, tıynet, karakter, ıra.
[147] Sefâhat: Aşırı derecede zevk ve eğlenceye düşkün olma.
[148] Tecerrüd: Soyutlanma, sıyrılma.
[149] Vicdan-ı umûmi: Bütün toplumun vicdanı, kamu vicdanı.
[150] Kâselis: Çanak yalayıcı, dalkavuk.
[151] Necâbet: İyi ve temiz bir soya mensup olma, soyluluk, soy temizliği, asalet.
[152] Tahkir: Küçük görme, aşağılama.
[153] Tahfif: Hafifletme.
[154] Ahlâk-ı rezile: Kötü ahlâk.
[155] Müfside: Bozguncu.
[156] İnkırâz-ı umûmiye: Genel çöküş.
[157] Mevziî: Bir yere ait ve mahsus olan, yaygın olmayan, yöresel.
[158] İkame: Bir şeyi diğer bir şeyin yerine koyma, yerine kullanma.
[159] Fünûn-u cedîde: Çağdaş ilimler.
[160] Lâyık-ı veçhiyle: Uygun bir şekilde.
[161] Kat’ı nazar: Nazarı itibara almama, hesaba katmama.
[162] Mukteza: Bir şeyin gereği olan, gereken, lâzım gelen şey, gerek, îcap.
[163] Hâl-i âlem: Dünyanın hâli, insanların durumu.
[164] İzmihlâl: Yok olma, mahvolma, yok olup bitme, yıkılma, çökme.
[165] Münevver: Tahsil, bilgi ve görgü sâhibi olan, fikrî meselelerle uğraşan kültürlü kimse, aydın, entelektüel.
[166] Kifâyetsiz: Bir iş için yeter güç ve ehliyete sâhip olmayan, yetersiz, ehliyetsiz.
[167] Fünûn-ı cedîde: Yeni fenler; fizik, kimya, biyoloji gibi modern fen ilimleri.
[168] Menzil: Durak, yer, mekân.
[169] Mahfel: Kapalı bölme, oda.
[170] Mugalata: Yanıltacak şekilde söz söyleme.
[171] İttifak: Anlaşma, birlik.
[172] Tesânüd: Dayanışma.
[173] Muâvenet: Yardımda bulunmak, yardım etmek.
[174] Temyiz: İyiyi kötüden ayırma.
[175] Tezyif: Değersiz göstermeye çalışma, aşağılama, küçültme.
[176] Tahkir: Küçük görme, aşağılama.
[177] Mahfuz: Dış etkilere, tehlikelere karşı korunmuş.
[178] Muttasıl: Yapışık, bitişik.
[179] Mâzî: Geçmiş, geride kalmış, yaşanıp bitmiş.
[180] Âti: Gelecek.
[181] Rapt eden: Bağlayan.
[182] Müesses: Kurulu, kurulmuş, tesis edilmiş.
[183] Teessüs: Kurulma, oluşma, bina edilme.
[184] Tekerrür: Bir daha olma, tekrarlanma.
[185] Mûtedil: Düşünce ve davranışlarında aşırılık bulunmayan, ölçülü, ılımlı, itidalli.
[186] Tamim: Umûma yayma, genel duruma getirme.
[187] Neşir: Yayma.
[188] Telakkî: Kabul etme, alma.
[189] İğfal: Gaflete düşürerek kandırma, aldatma.
[190] İğbirar: Gücenme, darılma.
[191] İfsâdât: Fitne ve bozgunculuklar.
[192] Avâm-ı nas: Sıradan halk tabakası.
[193] Garaz: Kötü niyet, gizli düşmanlık, hınç, kin.
[194] Post-u irşat: Tarikat şeyhinin oturduğu en üst makam.
[195] Taht-ı saltanat: Egemenlik, hükümdarlık tahtı.
[196] Harîm-i dergâh: Dergâh sınırları.
[197] Kâşâne-i saltanat: Heybetli saltanat.
[198] Taht-ı şevket: Büyük taht.
[199] İğfal: Gaflete düşürerek kandırma, aldatma.
[200] Mahfel: Kapalı bölme, oda.
[201] İfsat: Kargaşalık, fitne çıkarma.
[202] Mel’un: Allah’ın lânetine uğramış, rahmetinden mahrum kalmış, lânetlenmiş, lânetli.
[203] İntişar: Yayılma.

Bu konuda geri bildirim bırakın