Hukukullaha Riayet
İnsanın Cenâb-ı Hakk’a karşı birçok vazifeleri vardır. Bunların hepsine birden hukukullah denir. Bunların başında îman-ı billah, mârifetullah ve muhabbetullah gelir.
Cenâb-ı Hakk’ı noksan sıfatlardan tenzih etmek (tesbih), kemâl sıfatlarla muttasıf bilmek (tekbir ve tazim) ve sonsuz ihsanlarına karşı şükür ve hamd etmek de hukukullahtandır.
Nitekim Bediüzzaman Hazretleri:
“Fıtrat-ı insaniyede cemâle karşı muhabbet, kemale karşı meftuniyet, ihsana karşı perestiş[1] vardır.”[2] buyurarak, hukukullaha riayetin insan yaratılışının gereği olduğunu veciz bir şekilde ifade etmiştir.
İnsanı kudretiyle yaratan ve ona nihayetsiz nimetlerini lütuf ve ihsan eden şüphesiz ki Allah’tır. O hem ezelî hem de ebedîdir. Zât-ı ulûhiyetine yokluk ârız olması muhaldir. Zira kıdemi sabit olan zâtın ademi (yokluğu) mümtenîdir.[3]
Allah birdir, zâtında, sıfatında, ef’alinde şerik ve naziri muhaldir. O’nu sıdk ile tasdik edip, ondan başka Mâbud-u bilhak olmadığına inanmak, O’nun noksan sıfatlardan münezzeh ve kemâl sıfatlarla muttasıf olduğunu yakînen bilmek, insan için en ulvî bir vazifedir.
Hukukullahın bir şubesi de Allah’ın ismini hürmet ve tazimle anmak, emrettiği şeyleri yapmak, yasaklarından kaçınmak, onun muhabbet ve sevgisini kalplere nakşetmek, onun sevdiğini sevmek, sevmediğini de sevmemektir.
İnsanın vazifelerinden biri de Allah’ı görüyormuş gibi ibâdet etmektir.
Allah-u Teâlâ insana akıl vererek, onu bütün eşyayı idrak edip anlatabilecek bir kabiliyette yaratmıştır. Güneş ve yıldızları, bağ ve bostanları, ağaç ve çiçekleri, nehir ve bahirleri görüp temâşâ eden bir insan, ilim ve idraki nispetinde eserden müessire[4] istidlâl[5] ve intikal sûretiyle ilâhi sıfatları bilmeye memur ve vazifeli olduğunu anlar. Bu mütefekkir insan, bu kâinatın bir yaratıcısı ve mucidi olduğunun şuurundadır. Kendisinin de tesadüf eseri olarak vücuda gelmediğini yakînen idrak eder. Bu kâinatı ve masnuatı yaratan ezelî ve ebedî bir zâtın mevcut olduğunu, güneşin tezâhürü gibi yakînen bilir.
Ehl-i mârifet olan bir insan, her şeyden ziyâde mâlikini ve hâlıkını sevmelidir. Çünkü onun rızası dışında sevilip muhabbet edilen şeylerin zeval bulmaları muhakkaktır ve kat’idir. Mâbud-u Hakiki olan Allah’ın muhabbet ve süruru ise daimidir, ebedîdir, uful[6] ve gurub[7] etmez. Binaenaleyh muhabbet-i İlâhiye’nin vücuduna vesileler, şâhitler pek çoktur ve nihayetsizdir. Bunların başında kendi zâtının, sonra da sıfat ve isimlerinin kemâl ve cemâli gelir. Bunları sevmekten daha zevkli hangi şey tasavvur edilebilir?
İnsanın bir vazifesi de Cenâb-ı Hakk’ın ona lütuf ve ihsan ettiği nimetlere karşı şükretmektir. Bu nimetler ise nihayetsizdir, saymakla bitmez. Bunlar iki kısım altında toplanabilir; biri enfüsîdir (insanın kendisindeki nimetler), diğeri âfâkidir (hariçteki nimetler). Evet, bizleri insan olarak yaratması nimetlerin en büyüğüdür. Cenâb-ı Hak, âlemde mevcut olan maddî ve mânevî her nimeti insanlık sayesinde bizlere bahşetmiştir.
Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız hukukullahı yani insanın Allah’a karşı olan vazifelerini Bediüzzaman Hazretleri Sözler isimli kitabında şu çarpıcı ifadelerle ders vermektedir:
“Evvelen: Âsâra bakıp, gaibane muamele sûretinde saltanat-ı rubûbiyetin[8] mehasinine[9] temâşâger[10] makamında kendilerini gördüklerinden; tekbir ve tesbih vazifesini edâ edip ‘Allah-u Ekber’ dediler.
Sâniyen: Esmâ-i Kudsiye-i İlâhiye’nin cilveleri olan bedâyiine[11] ve parlak eserlerine dellâllık makamında görünmekle “Sübhanallah, Velhamdülillah” diyerek takdis ve tahmid vazifesini îfâ ettiler.
Sâlisen: Rahmet-i İlâhiye’nin hazinelerinde iddihar[12] edilen nimetlerini zâhir ve bâtın duygularla tadıp anlamak makamında, şükür ve senâ vazifesini edâya başladılar.
Râbian: Esmâ-i İlâhiye’nin definelerindeki cevherleri, mânevî cihâzât mizanlarıyla tartıp bilmek makamında, tenzih ve medih vazifesine başladılar.
Hâmisen: Mistar-ı kader[13] üstünde kalem-i kudretiyle yazılan mektubat-ı Rabbâniye’yi mütalaa makamında, tefekkür ve istihsan[14] vazifesine başladılar.
Sâdisen: Eşyanın yaratılışında ve masnuatın sanatındaki latif incelik ve nazenin güzellikleri temâşâ ile tenzih makamında Fâtır-ı Zülcelâl, Sâni’-i Zülcemâl’lerine muhabbet ve iştiyak vazifesine girdiler.”[15]
[1] Perestiş etmek: Bir şeye aşırı düşkün olmak.
[2] Nursî, Lem’alar, s. 64.
[3] Mümtenî: İmkânsız, mümkün olmayan.
[4] Müessir: Eser sâhibi.
[5] İstidlâl: Delillere dayanarak bir hükme varmak.
[6] Uful: Batma, gözden kaybolma.
[7] Gurub: Son bulmak, yok olmak.
[8] Saltanat-ı Rubûbiyet: Allah’ın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması.
[9] Mehâsin: Güzellikler.
[10] Temâşâger: Seyirci, gözlemci.
[11] Bedâyi: Harika özellikler.
[12] İddihar edilen: Depolanan, toplanan.
[13] Mistar-ı kader: Kader şablonu.
[14] İstihsan: Beğenme, güzel bulma.
[15] Nursî, Sözler, s. 132.

Bu konuda geri bildirim bırakın