Ruh Nedir?

İbâdet

İbâdet

İbâdet, Ma’bûd-u bilhak olan Allahu Azîmüşşân’ı O’nun tarifi veçhile ta’zim, tekbir, tesbih ve tahmiddir.

İbâdet; kulun, “Ubûdiyetin esası olan; acz ve fakr ve kusur ve naksını bilmek ve niyaz ile dergâh-ı ulûhiyete[1] karşı secde etme”sidir. Yani, zilleti içinde Allah’ı ta’zim etmesi, zilletini O’nun izzetine bir âyine yapmasıdır. Bu ise, vicdan-ı beşer[2] için en büyük bir izzettir. Evet, hakkıyla ibâdet, bir kudret-i kâmilenin dergâhına mutlak acziyetle sığınmaktır.

İbâdet, azamî bir zillet içinde, kemâl-i ta’zime münâfî[3] bilinen en cüz’î hareketlerden bile kaçınarak Allah’ın rızasını kazanmaktır. İbâdet, insanın bedenen ve rûhen, zâhiren ve bâtınen tam bir teveccühle, yalnız Allah’a yaptığı şuurlu bir tâattir. İbâdet, zevalden münezzeh, kusurdan müberrâ olan Allah’a intisabın senet ve vesikasıdır.

İbâdet, İslâm dininin rûhu ve temelidir. Îman edip hakkıyla ibâdet eden insan, kâmil mânâda Müslüman olur ve Cenâb-ı Hakk’ın muhabbet ve rızasını kazanır.

Kul ibâdet ederken, benliğinden tamamen sıyrılarak, Ma’bûd’una tam bir edeb ve huşû içinde secde eder. Böyle bir ibâdet, insan rûhunda en yüksek muhabbetle en büyük korkuyu bir noktada birleştirir. Bu, insanın hem zâhirinde, hem bâtınında sonsuz bir tezellül ile nihayetsiz bir ta’zimi ihtiva eder. İnsanın kalbini tatmin ve rûhunu terakki ettirir.

İnsan, ibâdet sayesinde her hâdiseyi Kur’ân’ın mîzanıyla tartma melekesi kazanır. İbâdet insana, dünyevî ve uhrevî hâl ve hareketlerinde istikamet kazandırır. Dünyevî işlerin, ebedî hayat için birer vesile olduklarını öğretir. İnsanı boş ve malâyâni işlerden çekerek, ulvî hakikatlerle meşgul ettirir. Helâl ve haram mevzuunda, insanı müteyakkız kılar. Hukuku sağlam temellere oturtur. Böylece, şahsî ve içtimâî hayat, emniyet, huzur ve saadete kavuşur. Allah sevgisini ta’lim ettirir. Peygamber sevgisini kalplere ilka eder. Vakti değerlendirir, ömrü kıymetlendirir.

İbâdet, insanı Allah’a bağlar ve O’nun rızâsına kavuşturur. Zaten rûhun en büyük kemâli de bu rızâya nail olmaktır. Yani, ibâdet rızâya nail olmanın ve ebedî saadete ermenin bir şartıdır. Namaz kılan bir mü’minin meşru dâiredeki bütün dünyevî işlerinin ibâdet hükmüne geçeceği müjdelenmiştir. Bir diğer müjde de, namaz içinde ve dışında, ağızdan çıkan her bir kelime-i tayyibeden (Sübhânallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber… gibi) Cenâb-ı Hakk’ın bir melek yarattığı ve o meleğin o kul için sürekli olarak istiğfarda bulunduğudur.

Bütün ömrü boyunca, insanları takvâ ve amel-i sâlih yoluna, fevkalâde bir gayret ve azim bir ihlâs ile dâvet eden Bediüzzaman Hazretleri, ibâdetin mânâ ve ehemmiyetini bizlere şu hârika ifadeleriyle hülâsa etmektedir:

“Akaidî ve îmanî hükümleri kavî[4] ve sâbit kılmakla meleke hâline getiren ancak ibâdettir. Evet, Allah’ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibâdetle vicdanî ve aklî olan îmanî hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve tesirleri zayıf kalır. İbâdet, dünya ve âhiret işlerinin tanzimine sebeptir ve şahsî ve nev’î kemâlâta vasıtadır. Ve Hâlık ile abd arasında pek yüksek bir nisbet ve şerefli bir râbıtadır…

İbâdet, fikirleri Sâni-i Kerim’e çevirtmek içindir. Abdin Sâni-i Hakîm’e olan teveccühü, itaat ve inkıyadını[5] intac[6] eder. İtaat ve inkıyad ise, abdi intizam-ı ekmel[7] altına idhal[8] eder. Abdin intizam altına girmesiyle ve nizama ittibâ etmesiyle, hikmetin sırrı tahakkuk eder.

İnsan, santral gibi, bütün hilkatin nizamlarına ve fıtratın kanunlarına ve kâinattaki nevâmis-i İlâhiyye’nin[9] şualarına bir merkezdir. Binâenaleyh, insanın, o kanunlara intisab ve irtibat etmesi ve o namusların eteklerine yapışıp temessük[10] etmesi lâzımdır ki, umumî cereyanı te’min etsin. Ve tabakat-ı âlemde[11] deveran[12] eden dolapların hareketlerine muhalefetle o dolapların çarkları altında ezilmesin. Bu da ancak, o emir ve nevâhîden[13] ibaret olan ibâdetle olur.

İnsan, İslâmiyet sayesinde, ibâdet saikasıyla bütün Müslümanlara karşı sâbit bir münasebet peyda eder ve kavî bir irtibat ve bağlılık elde eder. Bunlar ise, sarsılmaz bir uhuvvete, hakikî bir muhabbete sebep olur. Zaten hey’et-i içtimâîyenin kemâline ve terakkisine ilk ve en birinci basamaklar, uhuvvet ile muhabbettir…

İşte böyle bir insanın o yüksek rûhunu inbisat[14] ettiren ibâdettir; istidatlarını inkişaf ettiren ibâdettir; meyillerini temyiz ve tenzih ettiren ibâdettir; emellerini tahakkuk ettiren ibâdettir; fikirlerini tevsi’[15] ve intizam altına alan, ibâdettir; şeheviye[16] ve gadabiyye[17] kuvvelerini had altına alan ibâdettir; zâhirî ve bâtınî uzuvlarını ve duygularını kirleten, tabiat paslarını izâle eden ibâdettir; insanı, mukadder olan kemâlâtına yetiştiren ibâdettir; abd ile Ma’bûd arasında en yüksek ve lâtif olan nisbet, ancak ibâdettir.”[18]

Evet, Cenâb-ı Hak, bütün âlemi birbirine raptedip insanın hizmetine verdiği gibi, insanı da kendisine ibâdet için yaratmıştır. Taa ki insanın îman, ubûdiyet ve tefekkür ile Allah’a olan irtibatı devam etmiş olsun. İbâdet vesilesiyle halk ile Hâlık arasında ülfet[19] ve ünsiyet[20] olur. Allah onları sever, onlar da Allah’a karşı olan kulluk vazifelerini aşk ve muhabbetle yaparak O’na karşı itaatlerini bildirirler. 

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.”[21] âyeti bu hakikati açık bir şekilde ifade etmektedir.

Evet, insanın yaratılışındaki asıl gaye, Allah’a îman etmek ve ona gönül hoşluğuyla ibâdet edip rızasını kazanmaktır. Başka bir âyet-i kerimede de mealen şöyle buyurulmaktadır:

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذٖي خَلَقَكُمْ وَالَّذٖينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ

اَلَّذٖي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشاً وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِهٖ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقاً لَكُمْۚ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَاداً وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

“Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibâdet ediniz ki, takvâ mertebesine vâsıl olasınız. Ve yine Rabbinize ibâdet ediniz ki, arzı size döşek, semâyı binanıza dam yapmış ve semâdan suları indirmiş ki, sizlere rızık olmak üzere yerden meyve ve sâir gıdalar çıkartsın. Öyle ise, Allah’a misil ve şerik yapmayınız. Bilirsiniz ki, Allah’tan başka Ma’bud ve Hâlık’ınız yoktur.”[22]

Cenâb-ı Hakk’ın insana ihsan ettiği maddî ve mânevî, enfüsî[23] ve âfâkî[24] nimetlerin nihayeti yoktur. İnsan, o nimetleri veren Münim-i Kerîm’i düşünerek, muhabbet ve ibâdetini O’na hasretmelidir. İbâdet Allah’ın vermiş olduğu bu sayısız nimetlerine karşı bir şükürdür. Şükür ise, en mühim ibâdetlerden biridir.

İnsan, vazife-i asliyesi olan ibâdeti kendi saadet ve selametine vesile yapıp, Allah’ın ibâdetten müstağni olduğuna itikat etmelidir. Yani insan, Cenâb-ı Hakk’ın hiçbir mahlûkun ibâdetine muhtaç olmadığının şuurunda olmalıdır. Evet, bir hastanın doktorun verdiği ilaçları kullanması onun faydasınadır. O ilaca tabibin değil, hastanın ihtiyacı vardır.

Bütün peygamberler bile nübüvvetlerinden ziyâde, Allah’a kul oldukları için iftihar etmişlerdir. Kulluk şerefini nübüvvetlerinden daha üstün görmüşlerdir. Onlar önce kul, sonra rasûldürler. Demek ki, risâlet[25] şerefi kulluk sıfatına bina edilmiştir. Risâlet gibi ulvî bir mertebeye ve nice makamlara vâsıl olan Peygamber Efendimize (s.a.v) hitaben Cenâb-ı Hak: “Yâ Muhammed, seni bu kadar ulvî derecelere kavuşturmuşken, bunlardan başka daha seni neyle şereflendireyim?” buyurunca, Peygamber Efendimiz (s.a.v): “Yâ Rabbi! Beni kulluğunla, ubûdiyetinle şereflendir.” buyurmuştur.

İşte kulluğun ehemmiyetini ortaya koyan bundan daha büyük bir hakikat olamaz. Hâlbuki insanlardan kimi şeref ve fazileti şöhretin cazibesinde, kimi servetin ihtişamında, kimi de siyaset âleminde aramaktadırlar. Oysa bunlar birer gölgeden ibaret olduğundan, aradığı saadet ve mutluluğu onlarda bulmaları mümkün değildir. İnsanın, Allah’a ubûdiyeti haricinde bir şeref ve izzet araması, kulluğun ehemmiyetini idrakten uzak olduğunu gösterir.

İbâdetin bir vechesi de Cenâb-ı Hakk’ın insana verdiği nihayetsiz istidat[26] ve kabiliyet ile O’na âyinedarlık etmesidir. Mesela gözüyle Cenâb-ı Hakk’ın kâinattaki âsârına bakıp temâşâ etmesi, kulağıyla ibretli şeyleri dinlemesi, dilinin taamlar için bir müfettiş olması ve aklıyla en büyük ibâdet olan tefekkürü yapmasıdır.

İnsan, ibâdetle kalbini Allah’a bağlar, tevekkül ile O’na istinad eder, hâdiselerin tazyikinden kurtulur, huzur ile yaşar. İbâdet, insanın kalbinden uzaklık perdesini kaldırır, onu Allah’a yaklaştırır ve daimî bir huzura kavuşturur. Böylece insan, gaflete dalarak Ma’bud-u İlâhîyi unutmaz.

Şunu da ifade edelim ki, Ma’bud-u Hakk’ın emrettiği ibâdetler, insanların gücünün yetmeyeceği şekilde değil, hatta insan takatinin çok altındadır. Müfessirler, Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği ibâdetlerin insan takatinin son sınırı olmadığını ifade etmişlerdir. Yani insan takatinin sınırı, orucu bir ay tutmak ve namazı beş vakit kılmak değildir.

Zerrelerden yıldızlara kadar, canlı cansız her şey Allah tarafından vazifelidir. Onların vazifeleri ibâdetleridir. Her şey ibâdet ile mükellef iken, elbette insan gibi mükerrem,[27] şuurlu bir mahlûk bundan müstesna olamaz.

“Bu misafirhâne-i dünyada, âciz ve fakir kalbine kut[28] ve gınâ[29] ve elbette bir menzili olan kabrinde gıda ve ziyâ ve herhâlde mahkemesi olan mahşerde senet ve berat[30] ve ister istemez üstünden geçeceği sırat köprüsünde nur ve buraktır.”[31]

Kabirde ışık ve sıratta burak olacak namaz, rûhun hassasiyetini ve kalbin temizliğini temin eder. Zira ibâdetin en ulvîsi, en mukaddesi ve en mükemmeli namazdır. Allah’a karşı şükrün en mükemmel şekli ve O’nu ta’zim ve tesbih etmenin en güzel yolu namazdır. Zira namaz, birçok ibâdeti içine alan ulvî bir ibâdettir. Allah’ın rızasını temine en güzel vasıta da yine namazdır. Hayatını huzur ve saadetle devam ettirmek isteyen bir insan, namaza devam etmelidir. Zira “Namaz mü’minin mi’racıdır.” Hayatını namaz ve diğer ulvî ibâdetlerle geçiren bir insan, ne kadar bahtiyar ve ne kadar huzurludur!

Namazın içinde insana huzur veren öyle büyük bir sır vardır ki, tarif edilmez. Cenâb-ı Hak, kullarını günde beş defa kendi mânevî huzuruna dâvet ederek onlarla âdeta sohbet ediyor, onların mânevî derecelerini arttırıyor ve huzuru ile onları şereflendiriyor.

Namaz insanın, “Mahz-ı rahmet[32] olarak Zât-ı Celîl-i Zülcemâl ve Mâbud-i Cemîl-i Zülcelâl’in huzuruna kabulü”[33]dür. İnsan için Allah’a muhatap olmaktan ve O’nunla böyle ulvî bir sohbet etmekten daha büyük bir huzur, daha büyük bir izzet ve şeref düşünülebilir mi? Böyle bir dâvetin ulviyetini ve kıymetini anlayan bir insanın şevk ile o huzura koşması icab eder.

Namazda hem hizmet, hem kurbiyet, hem de vuslat vardır. Allah’ın bu kudsî dâvetine icabet etmek hizmettir. Ruh, kalp ve bütün duygularla Allah’a teveccüh etmek kurbiyettir. Kulun, namaz vasıtasıyla Allah’ın huzuruna kabul edilmesi ve O’nunla âli bir sohbet etme şerefine mazhar olması da vuslattır. Bir hadis-i kudsîde Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Bir kulum beni tâzim ederse, ben de onu tâzim ederim. Beni tazimin en güzel yolu da namazdır.”

Bediüzzaman Hazretleri de namazın ehemmiyetini şöyle ifade eder: “Namazın mânâsı Cenâb-ı Hakk’ı tesbih ve ta’zim ve şükürdür.”[34] Allah’ın mü’minlere îmandan sonra en büyük ihsanı, ikramı ve hediyesi namazdır.

Cenâb-ı Hak, bu dünyada ömrünü ibâdetsiz ve namazsız geçiren kullarına âhirette: “Ey Kullarım! Ben sizleri yoktan var ettim. Sizin nihayetsiz ihtiyaçlarınızı yerine getirmek için bütün kâinatta olan enfüsî ve âfâkî nimetlerimle size teveccüh ettim. Maddî ve mânevî hadsiz nimetlerimi üzerinize yağdırdığım hâlde siz kimin huzurunda eğildiniz, kime secde ettiniz, kime hizmet eylediniz ve bu nimetlerin şükrünü kime ettiniz? Şükür ve ibâdet bana layık iken, beni unutup kimlere el açıp boyun eğdiniz?” dediğinde, o huzurda hâsıl olan hayâ ve utanma ateşi, Cehennem ateşine nispeten daha ağır ve şiddetli olmaz mı?


[1]      Dergâh-ı ulûhiyet: İlahlığın yüce katı.

[2]      Vicdan-ı beşer: İnsanın vicdanı.

[3]      Münâfî: Karşıt, aykırı, uymaz, uyuşmaz, muhâlif, mugayir.

[4]      Kavî: Güçlü, kuvvetli, sağlam, güvenilir.

[5]      İnkıyad: Boyun eğme, baş eğme, itâat etme.

[6]      İntac: Sonuçlandırma, sonunu alma, bitirme, meydana gelmesine sebep olma.

[7]      İntizam-ı ekmel: Çok mükemmel düzen.

[8]      İdhal: İçeri koyma, içeri sokma, dâhil etme.

[9]      Nevâmis-i İlâhiyye: İlâhî hüküm ve kanunlar.

[10]     Temessük: Sıkıca sarılmak.

[11]     Tabakat-ı âlem: Âlem tabakaları.

[12]     Deveran: Dönüp dolaşmak.

[13]     Nevâhî: Yasaklar.

[14]     İnbisat: Genişlemek, yayılmak, açılmak.

[15]     Tevsi’: Genişletme, yayma.

[16]     Şeheviyye: Şehvete ait.

[17]     Gadabiyye: Öfkeye ait.

[18]     Nursî, İşârâtü’l İ’caz, s. 160-163.

[19]     Ülfet: Alışma, kaynaşma.

[20]     Ünsiyet: Yakınlık, ahbaplık.

[21]     Zâriyat, 51/56.

[22]     Bakara, 2/21-22.

[23]     Enfüsî: Şahsî anlayış ve duygulara dayanan, subjektif, öznel.

[24]     Âfâkî: Ciddî ve belli bir konu üzerinde olmayan, rastgele, dereden tepeden konuşma, söz.

[25]     Risâlet: İnsanları dîne dâvet etme işi, peygamberlik.

[26]     İstidat: Herhangi bir şeye karşı doğuştan gelen yatkınlık, yetenek, kabiliyet.

[27]     Mükerrem: Saygıdeğer, hürmete lâyık, yüce, aziz, muhterem.

[28]     Kut: Gıda.

[29]     Gınâ: Zenginlik.

[30]     Berat: Kurtuluş.

[31]     Nursî, Sözler, s. 289.

[32]     Mahz-ı rahmet: Rahmetin ta kendisi.

[33]     Nursî, Sözler, s. 212.

[34]     Nursî, Sözler, s. 44.

    Bu konuda geri bildirim bırakın

    • Değerlendirme
    X