Ruh Nedir?

İlim ve Mârifet ile Terakki

İlim ve Mârifet ile Terakki

İlim; bir şeyi olduğu gibi idrak etme, düşünme, hayal etme ve fehmetme gibi mânâlara gelir.

İlim cehlin zıddı ve ortada olan bir şeyin akıldaki tezahürüdür. İlim ve mârifet fikrin nûru, vicdanın ziyâsıdır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v): “Hikmet mü’minin yitiğidir, velev ki kâfirlerin elinden de olsa alınız.”[1] demekle, ilmin ehemmiyetini ortaya koymuştur. Ehl-i hikmet ise: “Cismin gıdası taam olduğu gibi, aklın gıdası da hikmet ve ilimdir.” diye buyurmuşlardır.

Cenâb-ı Hak, meâlen şöyle buyurmaktadır:

قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذٖينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذٖينَ لَا يَعْلَمُونَؕ

“Âlimlerle câhiller bir olur mu?”[2]

فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْجَاهِلٖينَ

“Sakın ha câhillerden olma.”[3]

Peygamber Efendimiz (s.a.v):

“İlim taleb etmek her erkek ve kadın üzerine farzdır.”[4]

“Beşikten mezara kadar ilim tahsil ediniz.”[5]

“Mahşerde ulemâ-i hakikatin sarf ettikleri mürekkeb, şehidlerin kanıyla müvazene edilir; o kıymette olur.”[6] gibi birçok hadislerle, ilmin yüksek kıymetini ve nihayeti olmadığını anlatmıştır.

İlim, başlı başına büyük bir fazilet ve meziyettir. Semeresi ve faydası ancak amel iledir. İlim ile amel arasında esaslı bir münasebet vardır. İlmin kıymeti ve şerefi amel ile tezâhür eder. Amelsiz ilim sâhiplerinin ne kendilerine ne de diğer insanlara pek faydası yoktur. Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Amelsiz ilim meyvesiz ağaca benzer.” buyurarak bu hakikati ifade etmiştir. Zira dünyevî ve uhrevî terakkinin muktezası olan ilim, amel ile birleşirse iki dünya saadetini netice verir.

“…Mahiyet ve istidad itibariyle her şey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nûru ve rûhu; mârifetullahtır.”[7]

Mârifetullah, Allah’ı Kur’ân-ı Kerîm’in bildirdiği ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) ders verdiği gibi tanımaktır. İnsan, ilâhî hakikatlere vukufiyetle ve kâinatta tecelli eden esmâ ve sıfat-ı ilâhîye’yi daima tefekkür etmekle mârifet sahasında terakki ve teâlî[8] eder.

Allah’ı bilmek, evvelâ, varlığını ve birliğini bilmekle mümkün olur. Bu da ancak âfâkî ve enfüsî deliller ile Allah’ı şek ve şüphesiz, yakînen, gözle görür gibi bilip inanmak sayesinde mümkün olur ki, Hz. Ali (r.a) Efendimiz de “Perde-i gayb açılsa, yakînim ziyâdeleşmeyecek” buyururken bunu vurgulamaktadır.

Nitekim bu enfüsî ve âfâkî delilleri yani insanın kendi yaratılışındaki ve âlemdeki isimlerin tecellilerini tedkik eden bir mü’min, “Allah birdir, O’nun şeriki, nazîri, zıddı ve benzeri yoktur ve bu kâinat O’nun mülküdür. Hakiki varlık O’ dur, zira O Vâcibü’l Vücut’tur. Vâhid, Ehad ve Samed’dir. Benzeri, şeriki ve yardımcısı yoktur. Cisimden münezzehtir. İlmi her şeyi kuşatmıştır, eşyanın mahiyetini bilir. O Azîz’dir, Kahhar’dır, Halîm’dir ve Kadîr’dir. Mağfiret edici ve günahları örtücüdür. O, yardım edici ve çok merhametlidir. O, Evvel’dir, Âhir’dir ve bütün mahlûkatın Hâlık’ıdır.” der ve her şeyin üstünde Cenâb-ı Hakk’ın sikkesini görür. Her şeyin cephesinde bulunan mührünü, damgasını okur. Ve bu sayede, dalalet ve evhamın taarruzundan kurtulur. Böylece kâmil îmanı elde eder.

Evet, Cenâb-ı Hakk’ın hayatı ezelî ve ebedîdir. İzzet ve azameti sermedîdir. O azizdir ve intikamı şedittir. Bütün hareket ve sükûn O’nun iradesiyledir. Cenâb-ı Hakk’ın bütün sıfatları sonsuz ve mutlaktır. Allah Samed’dir. Yani her şey O’na muhtaçtır; O ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Her varlığın, her ihtiyacını bizzat O görür.

Allah Kayyûm’dur. Yani, Zâtında kāimdir. Bütün mevcudat ise, O’nun kudretiyle, ilmiyle ayakta durmaktadır. Allah, “Ma’bûdün bilhak”tır. Yani, ibâdete lâyık ve müstehak ancak O’dur.

Allah, zâtında mutlak kadîr, mutlak ganîdir. Allah, maddeden mücerrettir.

Allahu Teâlâ Hazretleri, yerin ve göğün hem Hâlık’ı, hem Ma’bûd’u, hem Hafîz’i, hem idarecisidir. Kudreti gayr-i mahdut, ilmi gayr-i mütenahî, sıfatları muhittir. O’nun mebde ve müntehası yoktur. Ezelî ve Ebedî’dir. Allah’ın vücûdu vâcibdir. Yani, varlığı Zâtındandır; olmaması muhaldir.

O, yegâne yaratıcıdır. Bütün varlıklar O’nun yaratmasıyla vücud sahasına çıkmışlardır. Her şeyin Hâlık’ı ve Mâlik’i Allah’tır. Gök ve göktekiler, yer ve yerdekiler ancak O’nun irade ve kudretiyle, lütuf ve keremiyle yokluktan varlık sahasına geldikleri gibi, O, dilediği anda bunların hepsine kahretmeye, yok etmeye de muktedirdir. Allah, kahrı irade buyurduğu takdirde, hiçbir mahlûk bundan ne kendisini, ne de başkalarını kurtarabilir.

Sonradan yaratılan, Allah’ın lütfuyla tavırdan tavra giren, uyuyup uyanma, yiyip içme gibi nice ihtiyaçlara maruz bulunan bu âciz mahlûkların, kâinatın yaratılmasında, arz ve semânın tanziminde, bitkiler ve hayvanların icadında elbette bir te’sirleri yoktur.

Bütün kemâl sıfatlarla muttasıf, kudreti nihayetsiz, ilmi muhît, iradesi mutlak olan Cenâb-ı Hakk’ın zâtında şeriki olmadığı gibi, fiil ve icraatında, tasarruf ve tedbirinde, terbiye ve idaresinde de şeriki yoktur. Her mahlûk, vücuda gelmesinde, hayatının devamında ve bütün hallerinde her an O’na muhtaçtır.

Allah, vehimlerin tasavvurundan ve zihinlerin takdirinden, yani akıl ve fikrin ihatasından münezzehtir. Zira Cenâb-ı Hak, sûret ve cisim olarak vasıflandırılamaz ve şekil olarak hayal edilemez.

Mü’minler, Allah’a maddeden münezzeh, zaman ve mekânla kayıtlı olmayan, ezelî ve ebedî bir Zât-ı Akdes olarak îman ederler. Zira Hâlık’ın hakikati başka, mahlûkatın mahiyeti başkadır. Hiçbir eserin, ustasına benzemediği bilinen bir gerçektir. Meselâ, bir saat ne zâtı, ne mahiyeti, ne sıfat ve fiilleri itibariyle ustasına benzemez. Bunların her ikisi de mahlûk cinsinden oldukları hâlde, aralarında büyük bir mahiyet farklılığı vardır. O hâlde, bütün varlıkların Hâlık’ı olan Cenâb-ı Hakk’ın kudsî mahiyeti, O’nun yarattığı hiçbir mahlûkun mahiyetiyle iltibas edilemez.

Ancak her eser, ustasının ilim, irade ve kudret gibi sıfatlarını göstermesiyle, onun aynasıdır. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak, kudretinin mucizeleri olan eserleriyle bilinir.

لَيْسَ كَمِثْلِهٖ شَيْءٌۚ

“O’nun hiçbir benzeri yoktur.”[9]

“Yani, ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef’âlinde nazîri yoktur, misli olmaz, şebîhi yoktur, şerîki olmaz. Evet, bütün kâinatı, bütün şuûnâtıyla ve keyfiyâtıyla kabza-i rubûbiyetinde tutup bir hâne ve bir saray hükmünde, kemâl-i intizamla tedbîr ve idare ve terbiye eden bir Zât-ı Akdes’e, misil ve mesîl ve şerîk ve şebîh olmaz, muhâldir.”[10]

Hz. Ali’ye (r.a) tevhidden sual sorulduğunda şöyle cevap vermiştir:

“Tevhid, Allah’ı; kalbine gelen, tahayyül, tasavvur ve tevehhüm ettiğin bütün ahvâlin maverasında bilmektir.” Yine, bu mânâyı te’yiden şöyle buyurmuştur:

“Allah, fehimlerde tasavvur, zihinlerde tahayyül olunan her şeyin mâverasıdır.”

Yani, insanın kalbi, zihni, aklı, hayâli hep mahlûk olduklarından, onlara gelen her şey de mahlûktur. Allah ise; zâtında, sıfatlarında, fiillerinde mahlûkata benzemez. Akla, zihne, hayâle gelen her şey mahlûk olduğuna göre, onlara ulûhiyet isnad etmek apaçık şirktir.

Evet, Allah’ın zât, sıfat ve mahiyetini anlama hususunda akl-i beşer âciz kalır. Nitekim Hz. Ebû Bekir (r.a): “Allah’ı bilmede aczini bilmek, Allah’ı bilmektir.” buyurmaktadır. Allah’ı hakkı ile ancak kendisi bilir. Cenâb-ı Hakk’ın azamet ve büyüklüğü sonsuzdur. Şu nihayeti olmayan uçsuz bucaksız kâinat, O’nun azamet ve ilmi yanında bir zerre kadardır.

O her şeyden müstağnidir, ama her şey ona muhtaçtır. Her şeyin mülk ve melekûtu O’nun kabza-i tasarrufundadır. Allahu Teâla, hayat sıfatıyla Hayy, ilim sıfatıyla Âlîm, irade sıfatıyla Mürid, kudret sıfatıyla Kadîr, kelam sıfatıyla Mütekellim, emriyle Âmir, nehyi ile Nâhi, hüküm ve icraatında Âdil, in’amında Muhsin, gücü yettiği hâlde ceza vermeyen ve erteleyen olmasıyla Halîm’dir.

O, kalpleri dilediği gibi evirip çevirendir. İstediğini izzetle şereflendirir ve dilediğini de zilletle rezil eder.

Sonsuz kudret sâhibi Cenâb-ı Hakk’ın ilmi, âlemin her tarafını ihata etmiştir. Her an birçok âlemi götürüp başka nice yeni âlemleri getirir. Bir anda yazı kışa, kışı yaza çevirir. Yoğu var, varı yok eder. Öyle ise, kudreti ve rahmeti nihayetsiz olan Allah’a îman ve intisap et.

“Başka şeylere müracaat edip yorulma, onlara tezellül edip minnet çekme, onlara temellük edip boyun eğme, onların arkasına düşüp zahmet çekme, onlardan korkup titreme… Çünkü: Sultan-ı Kâinat birdir, her şey’in anahtarı onun yanında, her şey’in dizgini onun elindedir; her şey onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.”[11]

Cenâb-ı Hakk’ı böyle bir itikatla tanıyan bir mârifet sâhibi, her şeyde olduğu gibi bir yumurtada ve bir çiçekte de O’nun mührünü okur, onlarda “vehüve alâ külli şey’in kādir” cümlesinin yazılı olduğunu görür. Yani “her şeye kādir olamayan, bu yumurtayı ve çiçeği yaratamaz der” ve bu sayede sarsılmaz bir îmana sâhip olur.

Bir kişi, Allah’ı ne kadar tanırsa, o nispette O’na muhabbeti artar. Çünkü bütün güzellikler, lütuf ve ihsanlar O’ndandır. Zaten insanın yaratılış gayesi de Allah’ı tanıyıp O’na îman, muhabbet ve ibâdet etmektir. Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şu veciz sözleriyle ifade eder.

“Kat’iyyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi îman-ı billahtır. Ve insaniyetin en ulvî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, îman-ı billah içindeki mârifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o mârifetullah içindeki “muhabbetullah”[12]tır.

İnanma ihtiyacı insanın fıtratında dercedildiğinden, insanın mârifetullah ve muhabbetullahtan müstağni[13] kalması mümkün değildir.

Bundan da anlaşıldığı gibi, bir mü’min için en yüksek mertebe, mârifet ve muhabbetullahtır. Mârifet olmadan muhabbet olamaz. Kalbi muhabbet ile dolu olan bir insanın derecesi çok âlî ve pek yüksektir.

Mârifetullah bir nurdur ki, hangi ârif-i billahın kalbinde tecelli ederse, o kalp nazargâh-ı İlâhî[14] olur. Zevk-i îman, feyz-i irfan, şevk-i şuhud ve sırr-ı esmâ bu sayede inkişaf eder. Bârigâh-ı Bâri’ye (Allah’ın kapısına) bu yoldan gidilir. Lütuf ve ihsan kapıları bu yolun kara sevdalısı olan âriflere açılır.

Mârifetullah, rûhun gıdası, kalbin ziyâsı ve aklın nûrudur. Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurur:

“Dünyanın lezzetleri, zevkleri ve zînetleri, Hâlık’ımızı, Mâlik’imizi ve Mevlâ’mızı bilmediğimiz takdirde cennet olsa bile cehennemdir. Evet öyle gördüm ve öyle de zevk ettim. Bilhassa şefkatin ateşini söndürecek, mârifetullahtan başka bir şey var mıdır? Evet, mârifetullah olduktan sonra, dünya lezzetlerine iştiha olmadığı gibi, Cennet’e bile iştiyak geri kalır.”[15]

Mârifetullahta az bir inkişaf, mârifetsiz çok amelden daha hayırlıdır. Mârifetullah ile beraber amel-i sâlih olursa nûrun ala nurdur.

Seyyidü’l ârifin ve Fahr-i Âlem olan Hz. Peygamber (s.a.v) ashâbına hitaben şöyle buyurdular:

“Yâr-ı fedakârım ve şefiki refikim olan Ebû Bekir (r.a), çok oruç tutmak ve çok namaz kılmakla sizden daha efdal olmadı. Onun sizden üstünlüğü, kalbinde tecelli eden nûr-u mârifetten dolayıdır.”[16]

Evet, bir insanın şeref ve haysiyeti, mârifetullahtaki derecesi nisbetindedir. Bir kul, mârifette terakki ettikçe, en mukaddes vazifesi olan Hâlık’ını bilir ve emirlerini yerine getirir. Zira kulluk sıfatı bunları icab eder.

İnsan, mârifetullahta terakki ettikçe, yani Cenâb-ı Hakk’ı tanıdıkça ubûdiyet, tâzim, zikir ve tefekküre daha ziyâde mazhar olur ve onlardan zevk alır. Bütün ulum-u diniye[17] ona isnad eder. İlimlerin en eşrefi ve en âlâsı ve en kıymetlisi mârifetullahtır. Kulun izzeti, fazilet ve meziyeti ve uluvv-i himmeti[18] mârifetullahtaki dereceleri nispetindedir. O hâlde, şeref ve izzet arayan bir insan, mârifetullahtaki hissesinin ziyâde olması için azami gayret etmelidir. İnsanın Cenâb-ı Hakk’ın yanındaki kıymeti, bu sahadaki terakkisi iledir.

Mârifet ve hakikati aramanın yolu nihayetsizdir. Bu işin sırrını anlayan ârif kimseler ve insaflı vicdanlar, Cenâb-ı Hakk’ın büyüklük ve azameti karşısında baş eğmiş, hayretle secdeye varmışlardır.

İnsanın bedeni gıdalarla beslendiği gibi, ruh ve vicdanı da îman, mârifet ve muhabbet gibi mânevî gıdalarla beslenir ve hayat bulur. Böylece sürur ve saadetlere gark olur.

Cenâb-ı Hakk’ın varlığı ma’lum, mahiyeti ise meçhuldür. Yani, her mahlûkta O’nun sıfat-ı mukaddesesi[19] ve esmâ-i ilahiyesi tecelli ettiğinden, bu tecelliler ile bilinir. Hiçbir aklın O’nun hakikat ve mahiyetini ihata etmeye asla muktedir olamaması cihetiyle de mahiyeti meçhuldür. Cenâb-ı Hakk’ın bir ismi ‘Zâhir”dir. Yani O’nun varlığı her şeyden daha âşikârdır. O’nun diğer bir ismi de “Bâtın”dır. Yani mahiyeti beşerin idrakine sığmaz. Çünkü:

“Hakikat-ı mutlaka, mukayyed enzar ile ihata edilmez.”[20]

Akıl ve mârifette en ileri, Cenâb-ı Hakk’ı tanımada en mükemmel bir bahr-i kemalat olan Peygamber Efendimiz (s.a.v) bile mi’raçta Cenâb-ı Hakk’a: “Subhâneke maarefnake hakka mârifetike yâ Mâruf” (Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Ben seni tam bir mârifetle bilemedim) buyurarak acziyetini itiraf etmiştir. Evet, bütün nebiler, ârifler ve melekler Cenâb-ı Hakk’ı hayretle tesbih ve tâzim ettikleri hâlde, O’nun mahiyet ve hakikatini ve şân-ı kudsiyyetini tam bir mârifetle bilememişlerdir.

Ârif-i billah, başka insanların duymadığı, görmediği veya idrak edemediği bir feyiz ve şevk ile dünyanın gürültülü dağdağalarından ve hadisatın dağlarvari dalgalarından uzaklaşarak, vahdet âleminin derinliğine daldığı zaman, ezel ve ebed sâhibi Fâtır-ı Zülcelal’in bütün mükevvenattaki şaşaa-i tecelliyatını hayretle temâşâ eder.

Kâinatta olan bu nizam ve ahenk içindeki deveran ve hâkimane fiiller, bir Kadîr-i Mutlak’ın varlığını ve birliğini, hudutsuz sıfat ve isimlerini, mutlak ilim ve kudretini güneş gibi göstermektedir. Mârifetullah’ın delillerini derin bir düşünce ile mütalaa eden bir mütefekkir, yerleri ve dağları, denizleri ve bağları ve bütün galaksileri kudretine ve iradesine musahhar eden bir Zât-ı Celili görür, onu sever ve sevdirir. Böyle bir ârifin aklında zerre kadar şek ve şüphe kalmaz. Artık mârifette mertebeler kat eden o mütefekkir insan, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerini rengârenk çiçeklerde, meyveli ve meyvesiz ağaçlarda büyük bir iştiyakla okur; rûhunda ebediyen sönmeyen bir sürur uyanır ve vecde gelir. Lütuf ve keremi âlemi ihata eden şefkatli bir Rahim-i Zülkemal’in varlığına müştak olur. Hayatı boyunca böyle devam eder.

Her şeyde İlâhî isimlerin tecellilerini gören bir ârif, dehşet verici gök gürültüsünde Cenâb-ı Hakk’ın celal ve azametini, bülbüllerin ahenkli ve sürurlu nağmelerinde de O’nun cemal ve rahmetini müşahede eder. Böylece saadet anahtarı olan îmanı kuvvetlenir ve maddî ve mânevî terakkiyatın anahtarı olan mârifeti ziyâdeleşir.

Evet, insan mârifetin şâhikalarına yükselmek için bu İlâhî vecdin kucağına atılmalıdır. Dağların vakur sükûneti, semânın derinliklerine sokulan galaksilerin heybetli duruşu, kudret-i ezeliyenin tecellileridir. Bir an bile susmayan denizlerin hışırtısı ve ormanların uğultusu, insanların yazmış olduğu hiçbir kitapta görülmeyen bir fesahat ve belağat ile insana Allah’ın varlığını, birliğini, güzel sıfat ve isimlerini okutur ve kâinatın sırlarını ona açar ve onu mârifet sahasında durmadan terakki ve teâlî ettirir.

Mârifet âşığı bir ârif, kâinattaki her mahlûkun bir şefkatperverin terbiyesinde olduğunu idrak eder. Dünyada bunlardan aldığı mârifet aşkı ile yaşar ve âhirette de ebediyen saadet ve huzur ile rüyetullah’a[21] müşerref olur.

Evet, ibret alan akıl sâhipleri için, bu kâinat, kudret ve azamet-i ilâhîyye’yi ilan eden antika ve harika sanat eserlerin teşhirgâhıdır. Mârifet ve tefekkür erbabı için bu âlem bir seyrangâh ve bir temaşagâhtır. Ezelî bir aşkın cezbesiyle kendinden geçen bir insan, semâda nurlar saçan yıldızların birinden diğerine fikren seyahat eder ve oralarda şevk ile dolaşır. Nazarına açılan esrarengiz mârifet hazineleri, kalbinde inkişaf eden aşk-ı ilâhînin cezbeleri durmadan onu mârifet âleminde seyran ettirir.

Mârifet sâhibi bir insan, kendi mahiyetinin ulvîyetini hayretle tefekkür, yaratılışındaki hakikatleri ibretle ve dikkatle temâşâ ettikçe, “Sübhanallah” der ve Hâlık’ına şükür ile mukabele eder. İbâdete layık Ma’bud’un ancak O olduğunu bilir, yalnız O’na ibâdet eder ve ancak O’ndan yardım ister.

Allah’a Kur’ân’ın bildirdiği itikat üzere inanan mü’minler, Cenâb-ı Hakk’ı bütün âlemlerin Rabbi olarak bilirler. Âhiret gününün yegâne Mâliki’nin O olduğunu, şeksiz ve şüphesiz kabul ederler. Yalnız O’na ibâdet edip, O’ndan yardım dilerler. Bütün fiillerinde, sözlerinde, hâllerinde Kur’ân’ın gösterdiği Sırat-ı Müstakim üzere olurlar. Allahu Teâlâ’nın:

“Her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nâzır, her mekânda hâzır, mekândan münezzeh, âcizden müberra, kusurdan mukaddes, nâkıstan muallâ bir Kadîr-i Zülcelâl, bir Rahîm-i Zülcemâl, bir Hakîm-i Zülkemâl.”[22] olduğuna itikad ederler. Bütün hayırları O’ndan bilirler. Güneşi, yağmuru, baharı… Rızık için, rızkı da hayatın devamı için birer sebep olarak kabul ettikleri gibi; peygamberleri, mürşidleri, âlimleri de hidâyete ve ilâhî feyze birer vesile olarak bilirler. Her türlü şirkten âzâde, bütün hurafelerden müberrâ, akıl ve hikmete muvâfık olan İslâmî hakikatler etrafında toplanırlar.

Bu hakikatleri gören bir insanın, kendisine akıl, ruh, istidat, vicdan, aşk, şevk ve îman gibi mânevî ve cihanbaha latifeleri ihsan eden Hâlık’ını bilmemesi mümkün müdür?

Kendisinin bir damla sudan yaratıldığını ve ona verilen zâhirî ve bâtınî duyguların menfaatlerini düşünen akıl sâhibi bir insanın, Rabbine karşı mârifet ve muhabbeti her an ziyâdeleşir ve kendi âciz kudretinin üstünde merhamet ve inâyet sâhibi bir kudret-i kâmilenin mevcut olduğunu idrak eder. Bir insanın rûhunda ve vicdanında mârifet ve muhabbet tecelli ederse, artık o insan hiçbir mahlûka perestiş etmez.

Bir ârif-i billah’ın nazarında bu kâinat, nizam ve intizamıyla, Cenâb-ı Hakk’ın varlığını ve birliğini ilan eden mücessem bir delil ve bir hüccettir. Kâinatın her bir eczasında, çiçeğinde, ağacında, meyvesinde, bağında ve bostanında insanı vecde getirici bir cazibe vardır. İnsan bunların letafet ve ziynetlerini temâşâ ettikçe, azamet-i subhaniyenin ulvîyetine hayran olur. Erbab-ı kemal için bundan daha büyük bir zevk ve aşk mı olur? Aşk-ı hakiki ile dolu olan gönülleri hangi keder ve üzüntü mahzun edebilir? İnsan en sevdiği bir şeyden dahi usanabilir, ancak mârifet ve muhabbetten asla usanmaz ve bıkmaz. Mârifet sâhibi bir insan, Allah’ın kâinattaki saltanat-ı rububiyetini, yani her şeyi olduğu gibi, onu da en mükemmel şekilde terbiye ettiğini düşünür ve bütün hayatını O’na itaat ve ibâdetle geçirir.

Kâinatın güzel ahengini, aşikâr görünen muhteşem nizamını ve hayatın sırr-ı hakikatini hakkıyla anlamayan tabiatperest[23] bir insan ise, kâinata sathî bir nazarla bakar ve onu tabiata isnat eder. Ondaki sırları anlayamaz, ne kendini ne de kâinat kitabını okumadan geçip gider. Hem dünyada hem de âhirette azap içinde yaşar. Kâinatın gizli sırlarını okuyan ve kendini bilen insan Cenâb-ı Hakk’ı tanır ve bilir. Bu mârifet ile kalbine ilâhî bir aşk hâkim olur ve nâmütenahi tefekkür âlemleri fikrine açılır. Gerek semavat ve arzdaki güzellikleri, gerek hayvanatın insanların imdadına koşmalarındaki rahmet-i ilâhîye’nin tecellilerini seyreder.

İnsan rûhunu tekâmüle götüren en büyük ilim mârifetullahtır. Bu mârifet, en güzide hakikatlerin temelidir. Mârifet, akıl ve kalpleri aydınlatan bir güneştir. Hak ve bâtılı, hayır ve şerri temyiz eder ve birbirinden ayırır. İnsan mârifetiyle dünya ve âhirette rağbet kazanır; rûhu tekâmül eder. Mârifet, kalbte doğan bir nurdur. Bütün eşyanın hakikati bu nûr ile zâhir olur, görünür. Mârifetullah ilimlerin en şereflisidir. Mârifetullah olmazsa, insanın akıl, kalp, ruh ve sır gibi havas ve letâifi elmas derecesinden âdi cam parçaları derekesine iner.

Mârifet-i İlâhiyye’de hissesi olmayan bir ferd, diğer ilimleri bilse dahi kemâlâtı nâkıstır. Bedenin sıhhati gıdaya bağlı olduğu gibi, ruh ve kalbin sıhhati de mârifete, Allah’ı bilmeye bağlıdır.

Evet, her şeyin bir merkezi olduğu gibi, ilim ve fünûnun da bir merkezi vardır. İşte bu merkez mârifetullahtır. Diğer ilimler bununla hayat kazanır ve ebedîleşir.

O merkeze bağlı olmayan ve mârifette hissesi bulunmayan ilim bir hiçtir, vehimden ileri gidemez. İlim, hikmet ve fünûn-u medeniyyenin hakikî mânâda kemâl ve terakkileri mârifetullaha âyine olmalarına bağlıdır. Aksi hâlde, o kıymetli hakikatler neticesiz bir hayâlden ibaret kalır.

İlim ve mârifetle takviye edilmemiş bütün izzetlerin sonu zillettir. Güneş, yeryüzünü yeşillendirdiği gibi, ilim ve mârifet de, kalp, hissiyat ve vicdanları yeşertir. Gerçek ilim, bu hissiyatlara hayat veren ilimdir. Bu hissiyatın hayatlanmasıyla insan, Hakk’ı idrâk eder, basireti açılır, kâinat içindeki sâbit hakikatleri görebilir. İnsan bu hakikatleri tefekkürle Allah’ı (c.c) bilir. Böylece; kitap, nübüvvet ve haşir gibi büyük hakikatlerin kapıları kendisine açılır.


[1]      Tirmizi, İlim 19; İbn Mâce, Zühd 17.

[2]      Zümer, 39/9.

[3]      En’âm, 5/35.

[4]      İbn Mâce, Ebû Abdullah Muhammed b. Yezîd, es-Sünen, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, s. 17.

[5]      Kâtip Çelebi, Keşfü’z-Zünun, I/51.

[6]      Suyûti, el Câmiu’s Sağir, nr 10026; İbn Abdilberr, Câmiu Beyâni’l-İlm, nr. 139.

[7]      Nursî, Sözler, s. 339.

[8]      Teâlî: Yükselme, yücelme, âlî olma.

[9]      Şûrâ, 42/11.

[10]     Nursî, Lem’alar, s. 393.

[11]     Nursî, Mektubat, RNK Neşriyat, İstanbul 2018, s. 244.

[12]     Nursî, Mektubat, s. 243.

[13]     Müstağni: İhtiyaç duymayan.

[14]     Nazargâh-ı İlâhî: Allah adamlarının kalpleri, Hakk’ın nazargâhıdır. O kalplere girmiş olanlara da, o nazardan nasip erişir.

[15]     Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 104.

[16]     Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, II/190; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Tarih, V/ 213.

[17]     Ulum-u diniye: Dinî ilimler.

[18]     Uluvv-i himmet: Yüksek gayretlilik.

[19]     Sıfat-ı mukaddese: Mukaddes sıfatlar.

[20]     Nursî, Sözler, s. 480.

[21]     Rüyetullah: Kulların âhirette Allah’ı görmesi.

[22]     Nursî, Sözler, s. 343.

[23]     Tabiatperest: Tabiata tapan.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X