Korunması Şart Olan Beş Şey
1- Hayatın Korunması
İslâm nazarında beş şeyin korunmasında zaruret vardır. Bunlar; din, hayat, akıl, mal ve nesildir. Dünya ve âhiretin nizam ve intizamı bunlara bağlıdır. Bütün semâvî dinlerin rûhunda bu beş esasın muhafazası vardır.
İnsanın korumakla görevli olduğu değerlerden birincisi hayattır. Hayat, dünya ve âhiretin ziynetidir. Dünya onunla ayakta durur ve ona hizmet eder. Bediüzzaman Hazretlerinin buyurduğu gibi: “Hayat, şu kâinatın en ehemmiyetli gayesi, hem en büyük neticesi, hem en parlak nûrudur.”[1] İnsan hayatı, Cenâb-ı Hakk’ın en çok ehemmiyet verdiği, en çok ikram ettiği ve en sevgili bir mahlûkudur. Bundan dolayı hakiki İslâm terbiyesi alan bir insan, hayatın kıymetini takdir eder ve korunmasına pek ziyâde hassasiyet gösterir.
Bir insan için en büyük nimet hayat nimetidir. İnsan kendi maddî ve mânevî hukukunu muhafazaya nasıl mecbur ise, diğer insanların hukukunu da muhafazaya mecburdur. Çünkü insanlar esasen bir baba ve bir anneden gelmişlerdir. Şu hâlde insanlık itibariyle birbirlerinin kardeşi hükmündedirler, birbirlerinin hayatını muhafaza etmekle mükelleftirler. Bir insanın hayatına son vermek, bütün insanlığın hukukuna tecavüz etmek demektir. Kur’ân, insan hayatının ehemmiyetini ve ona kastetmenin ne kadar azim bir vebal olduğunu ifade sadedinde şöyle buyurmaktadır:
مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِي الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَم۪يعًاۜ وَمَنْ اَحْيَاهَا فَكَاَنَّمَٓا اَحْيَا النَّاسَ جَم۪يعًاۜ
“Kim bir canı, bir cana karşılık veya yeryüzünde bir fesat çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu kurtarırsa, bütün insanları kurtarmış gibi olur.”[2]
Bundan dolayı İslâm dini hayatın korunmasına büyük bir ehemmiyet vermektedir. Allah-u Teâlâ Hazretleri insan öldürmeyi kesinlikle haram kılmış, büyük günahlardan saymıştır. Kıyâmet gününde en önce görülecek dâvâ kan dâvâsıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) Veda Hutbesi’nde başta kan dâvâsı olmak üzere Câhiliye devrinden kalan bütün kötü âdetleri kaldırdığını beyan etmiştir. Hatta Cenâb-ı Hak katlin önünü almak için kısası emretmiştir. Kısasın şeriatta yer alması, hayatı muhafaza içindir.
İslâm dini merhamet ve şefkatin kaynağıdır. Değil insanı öldürmeyi, hayvanı bile lüzumsuz yere öldürmeyi yasak etmiştir.
Demek ki hayat; gerek insanda gerekse diğer canlılarda mukaddes ve mükerremdir. Çünkü hayat, “fevkalade harika bir sanat-ı İlâhiyedir.”[3] Ona kastetmek insanı cehenneme götürmeye en büyük bir vesiledir. Hayatlar içerisinde en kıymetlisi insan hayatıdır. İnsan, Cenâb-ı Hakk’ın en sevgili ve en şerefli mahlûkudur. Allah-u Teâlâ Hazretleri dünyayı ve ondaki bütün nimetleri insan için, insanı da kendisi için yaratmıştır. Öyleyse insanın yaratılış gayesi Allah’ı tanıyıp O’na itaat etmesi ve O’nun mârifet ve muhabbetine mazhar olmasıdır. Bu da ancak hayatın devamıyla olur. Bu noktadan bakıldığında, hayatın kıymeti büyüktür. Dinimizde hayata zarar veren birçok şeyin haram olması da, hayatın ne derece kıymetli olduğunu gösterir. Bunun için herhangi bir insanın hayatına son vermek cinayetlerin en büyüğüdür.
Hayat, insana âhirette hesabı görülmek üzere emaneten verilmiş bir sermayedir. Bu sermayeyi maddî ve mânevî zarardan muhafaza etmek, insan için en mühim bir vazifedir. O hâlde insanın hesap gününden önce nefsini hesaba çekmesi aklın gereğidir ve ihmal edilmeyecek mühim bir meseledir.
İslâm dini hayatın muhafazasına ehemmiyet verdiği gibi, insan hayatını her türlü aşağılığa düşmekten korumaya da o kadar ehemmiyet vermiştir. Mesela, içkiden, kumardan, sefâhatten men ettiği gibi; yalandan, dedikodudan, iftiradan ve kötü lakap takmaktan da men etmiştir. Hâsılı İslâm, insanın şeref ve haysiyetini zedeleyen her türlü davranışı ve sözü yasaklamıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de konuyla ilgili olarak mealen şöyle buyurulur:
يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ عَسٰٓى اَنْ يَكُونُوا خَيْراً مِنْهُمْ وَلَا نِسَٓاءٌ مِنْ نِسَٓاءٍ عَسٰٓى اَنْ يَكُنَّ خَيْراً مِنْهُنَّۚ وَلَا تَلْمِزُٓوا اَنْفُسَكُمْ وَلَا تَنَابَزُوا بِالْاَلْقَابِ
“Ey îman edenler! Bir kavim diğer bir kavim ile alay etmesin. Olur ki (alay edilenler Allah indinde) kendilerinden (yani alay edenlerden) daha hayırlıdır. Kadınlar da kadınları (alaya almasın). Olur ki onlar kendilerinden daha hayırlıdır. Kendi kendinizi ayıplamayın. Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın.”[4]
İşte İslâm nazarında bu kadar kıymetli olan hayat, ancak din, namus, şeref ve haysiyet uğrunda feda edilebilir. İslâm nazarında kişinin haysiyet ve şerefi, namus ve itibarı da hayatı gibi önemli ve mukaddestir.
2. Dinin Korunması
“Din hayatın hayatı, hem nûru hem esası ihyâ-i din ile olur şu milletin ihyâsı.”[5]
Hak din, topluluk hâlinde yaşayan insanların hayatını düzenleyen, saadetlerini temin eden İlâhi bir kanundur. Fertler arasında kardeşlik ve sevginin kurulmasına en büyük vesiledir.
“Hem din; saadetin ziyâsıdır, hissin ulviyetidir, vicdanın selâmetidir.”[6]
Dünya ve âhiretin saadeti, huzur ve selameti ancak din sayesinde temin edilir.
İnanma hissi insaniyetle beraber doğmuştur ve onun ayrılmaz bir sıfatıdır. Kıyâmete kadar da devam edecektir.
İslâm âlimleri, dini “Cenâb-ı Allah’ın peygamberler vasıtasıyla kullarına bildirdiği, ilan ettiği, itikadî, ahlâkî ve amelî bir kanundur ki, akıl sâhiplerini fazilete sevk eder.” diye târif etmişlerdir.
Bu tarife göre İslâmiyet, akıl sâhiplerini fazilete, güzel ahlâka, dünya ve âhiret saadetini kazanmaya sevk eder; Müslümanın hem dünyaya hem de âhirete ait ihtiyaçlarını tam mânâsıyla temin eder. İşte bu din sayesindedir ki, sahâbe efendilerimiz, ilim ve faziletin, ahlâk ve adâletin birer temsilcisi oldukları gibi, medeniyette de bütün insanlara birer güzel misal olmuşlardır.
Sahâbîden sonra gelen Müslümanlar da dini, fert ve toplum hayatına uygulayarak ilerlemişler ve medeniyetin zirvesine çıkmışlardır. Tarih buna şâhit değil midir?
Tarihin derinliklerine inildiğinde görülür ki, hak olsun, bâtıl olsun din hissi insan hayatında daima hüküm sürmüştür. İnsaniyet hiçbir zaman dinsiz yaşamamıştır ve yaşayamaz da. İşte hak dini bulamayanların taşlara, ağaçlara, hayvanlara, ateşe ve güneşe taptıkları bir zamanda, Arap Yarımadası’nın bir köşesinde doğan İslâmiyet, inkârın en koyu karanlıklarını yararak, dünyayı kapladı. Nûrunun parıltısı akılları ve gözleri kamaştırdı. Mukaddes sadâsı kulakları doldurdu. Feyiz ve hidâyeti kalplerde parladı. Böylece insanlığı putlara tapmaktan kurtarıp, kâinatın yaratıcısına ibâdet etme şerefine yükseltti. Artık cihanda bir hidâyet meşalesi olarak doğan ve Cenâb-ı Hakk’ın korumasında ve himayesinde olan böyle bir dini ortadan kaldırmaya elbette ki kimsenin gücü yetmez.
يُرٖيدُونَ اَنْ يُطْفِؤُ۫ا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّٰهُ اِلَّٓا اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ
“Onlar Allah’ın nûrunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek isterler. Allah ise nûrunu tamamlayacaktır. Kâfirler hoşlanmasalar da.”[7]
Allah-u Azimüşşan Hazretleri bu âyet-i celilesiyle İslâmiyet’in hem yüceliğini, hem de ebedî olup, kıyâmete kadar devam edeceğini bildiriyor. Cenâb-ı Hak kendi nûrunu tamamlayacağını, bu ilâhi nûrun üflemekle söndürülmeyeceğini beyan buyuruyor. O saadet asrından bu yana bu nûru söndürmeye çalışan, hak ve hakikati inkâra gayret edenlerin kendileri mahvolup sönmüşlerdir.
اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ
“Kur’ân’ı biz indirdik ve onu muhafaza edecek de yine biziz.”[8]
Görülüyor ki Allah-u Zülcelâl, Kur’ân’ın ebediyetini bu âyet-i kerîme ile vaat ediyor. Başka bir âyet-i kerîmede de:
اَلْيَوْمَ يَـئِسَ الَّذٖينَ كَفَرُوا مِنْ دٖينِكُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِ اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دٖينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتٖي وَرَضٖيتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ دٖيناً
“Bugün sizin için dininizi ikmal ettim, sizin üzerinize olan nimetlerimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâmiyet’ten razı oldum.”[9] buyurmaktadır.
Bu âyet-i kerîme gösteriyor ki, bu dinin kaldırılmasına veya değiştirilmesine imkân ve ihtimal yoktur.
Allah’ın beğendiği ve uygun gördüğü böyle bir dinden daha mükemmel bir din düşünülebilir mi?
İslâmiyet bütün insanlığı kucaklayacak kadar umumi ve zengindir. Geçmiş hak dinlerin sonuncusudur. Kıyâmete kadar gelecek bütün insanların ihtiyaçlarını bünyesinde barındıran, ruhlarını ve akıllarını tatmin eden bir dindir.
İslâm dini itikat, ibâdet, ahlâk ve muamelata ait bütün ilâhi hükümleri bünyesinde toplar. Bir milletin hayatında dinin ne derece önemli olduğunu açıklamaya ihtiyaç yoktur. İnsanın arzu ve emelleri nihayetsiz, ömrü ise sınırlı olduğu için, ebedî ve bâkî bir hayata ihtiyacı vardır. Bu ise ancak din ile karşılanabilir. Çünkü insanda maddî ihtiyaçlar olduğu gibi, rûhî ihtiyaçlar da vardır. Bedenin arzuları ihmal edilemeyeceği gibi, rûhun istekleri de ihmal edilemez. Bu ihtiyaçlar temin edilmezse, fert ve toplumda huzur ve sükûnet olmaz. Huzur ve sükûneti temin ve tesis edecek ancak dindir. Onu hakkıyla yaşayan bir millet, terör ve anarşi tehlikelerinden ve her türlü ıztıraptan kurtulur. Çünkü cemiyetin hayatını tanzim, âhenk ve düzenini muhafaza ancak hak din ile olur. Hak din, şu dünya hayatında insanın en büyük koruyucusu, en samimi yoldaşıdır. Evet, o dini hakkıyla yaşayanlar feyizden saadete, saadetten kemâlâta yükselirler.
اِنَّ الدّٖينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ
“Kuşkusuz Allah katında din İslâm’dır.”[10] âyet-i kerîmesi gereğince cihanda İslâmiyet’ten başka bir feyiz membaı yoktur.
Bugün mevcut olan semâvî dinler arasında İslâm’dan başka hak bir din göstermek mümkün değildir. Hem ferdin, hem de milletin dünyevî ve uhrevî saadetlerine kefil olan böyle bir dinin ehemmiyeti elbette ki ifade edilemeyecek kadar büyüktür. Bu din ilâhi bir rehberdir ve rabbânî bir mürşittir. Peygamber Efendimizin (s.a.v) gösterdiği, teşvik ettiği ve yaşadığı yoldur.
İslâm dininin mahiyetini anlamayan, akılları gözlerine inmiş, hakikati idrakten mahrum, mâneviyattan nasipsiz dünyaperest bazı çevreler “Avrupa fen ve teknolojide bizden çok ileri gitti. Acaba bizim Avrupa’dan geri kalmamız dinimizden dolayı mıdır?” şeklinde sorular ortaya atıyor ve körpe dimağları şüphe ve tereddüde düşürmek istiyorlar. Hâlbuki geri kalmamızın sebebi dinimiz değil, belki ondan uzak kalmamız, onu hakkıyla yaşamayışımız ve cehâletimizdir.
Onların ileri gitmeleri ise dinlerinden değil, Cenâb-ı Hakk’ın kâinata koymuş olduğu düsturlara uymalarından ve çalışmalarındandır. Bediüzzaman Hazretleri’nin bu konudaki ifadeleri oldukça aydınlatıcıdır:
“Avrupa dinine mutaassıp olduğu zaman medenî değildi; taassubu terk etti, medenîleşti.
Hem din, onların içinde üç yüz sene muharebe-i dâhiliyeyi[11] intac[12] etmiş. Müstebit[13] zâlimlerin elinde avâmı, fukarayı ve ehl-i fikri ezmeye vasıta olduğundan; onların umumunda muvakkaten dine karşı bir küsmek hâsıl olmuştu. İslâmiyet’te ise, tarihler şâhiddir ki, bir defadan başka dâhilî muharebeye sebebiyet vermemiş. Hem ne vakit ehl-i İslâm, dine ciddî sâhip olmuşlarsa, o zamana nisbeten yüksek terakkî etmişler. Buna şâhit, Avrupa’nın en büyük üstâdı, Endülüs Devlet-i İslâmiyesidir.
Hem ne vakit, cemaat-i İslâmiye dine karşı lâkayd vaziyeti almışlar, perişan vaziyete düşerek tedennî[14] etmişler.”[15]
İslâm dini akıl üzerine tesis edildiğinden, aklın gereği olan terakkîyi daima teşvik etmiştir. Bundan dolayı İslâm dinini maddî gelişmeye karşı gibi gösterenler, cehâletlerini ilan etmiş olurlar.
İslâm, dünya ve âhiretin bütün yüksek hakikat ve meziyetlerini kendinde toplamıştır. Bu din sayesinde asırlar boyunca cihanın iftihar ettiği düşünürler, kâmil insanlar ve yol gösterici mürşitler yetişmiştir. Bu, İslâm dininin büyüklüğüne en büyük delildir. Bu din, meziyetini takdir, büyük hakikatlerini tahkik edenler ve yaşayanlar için bir kemâlât kaynağıdır. Evet, İslâm dini, ilim, hikmet ve adâlet üzerine bina edilmiştir. O öyle sağlam bir iptir ki, sadakatle kendisine yapışanı Allah’ın rızasına kavuşturur ve insanın rûhunu sonsuz feyizlere ulaştırır. Bu bakımdan onun şânı pek yüksektir. İnsanlığın huzur ve refahını temin edecek yegâne dindir.
İslâm dini her cihette maddî ve mânevî terakkînin vesilesidir. Tarih şâhittir ki, dinin ihtiva ettiği prensiplerden istifade ederek birçok muhteşem devletler vücuda gelmiş, az zaman içerisinde emsali görülmemiş bir gelişme ile birçok ülkelere hâkim olmuşlardır. Hakikat bu iken bugün İslâm devletlerinin bu azamet ve ihtişamdan mahrum kalmaları ise şüphe yoktur ki, bu dinin ulvî hakikatlerini hayata gerektiği gibi tatbik etmediklerindendir. Yoksa mensuplarını çalışmaya ve gayret etmeye teşvik eden bir dinin gelişmeye, ilerlemeye engel olduğunu kim iddia edebilir? Tarihin bu büyük şâhitliğini yalanlamak mümkün müdür?
Bu konuda İstiklâl şairi Mehmet Âkif şöyle demektedir:
Hangi millettir ki, efrâdında yoktur hiss-i din?
En büyük akvama bir bak; dini her şeyden metin.
İslâm’ın büyük mütefekkir ve âlimleri binlerce cilt kitaplar yazarak, bu dinin kutsî hakikatlerini asırlarca Ümmet-i Muhammed’e (s.a.v) ders vermiş ve istifadelerine sunmuşlardır.
İnsan, dinin getirmiş olduğu kanun ve prensipler sayesinde her iki dünyanın saadet ve nimetlerine nail olur. İnsan, yaratılışı gereği öyle bir saadet istiyor ki, hiçbir vakit elinden çıkmasın. Öyle bir âlemde yaşamak istiyor ki, âhengi, nizamı hiçbir hâdise ile bozulmasın. Çünkü bu dünya o kadar nimet ve güzellikleriyle beraber akıl ve rûhun ihtiyaçlarını temin ve tatmin edemiyor. Zira fânidir, zâildir ve ızdıraplıdır, hüzün ve kederden uzak değildir. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle:
“Nekaisten[16] müberrâ olmak, cinân-ı cennetin[17] mahsusatından ve her kemâle bir noksanı karıştırmak, şu âlem-i kevn ü fesadın[18] mukteziyatındandır.”[19]
(İnsan) “Midesinin gıda ihtiyacını temin etmeye çalıştığı gibi, dünya kadar geniş, belki ebede kadar uzanan sofraları ve gıdaları, akıl ve kalp ve ruh ve insaniyet mideleri için tedarik etmeye fıtraten mecburdur, çabalıyor. Ve öyle arzuları ve matlapları[20] var ki, ebedî saadetten başka hiçbir şey onları tatmin etmiyor.”[21]
3. Aklın Korunması
Korunması zaruri olan değerlerden biri de akıldır. Akıl; insanı hayvanlardan ayıran mânevî bir nurdur. İnsan kendi nefsini ve kâinatta sergilenen ilâhi sanatları düşündükçe kalbi nurlanır. İslâm dini, Cenâb-ı Hakk’ın insana bahşettiği en büyük nimetlerden birisi olan aklın korunmasına son derece önem vermiş ve akla zarar veren şarap, rakı gibi içkileri ve afyon, esrar gibi uyuşturucu maddeleri haram kılmıştır.
İslâmiyet nazarında akıl dinin temeli, ilim ve hikmetin vesilesidir. Kitaplarımızda aklın dinde esas olduğunu anlatan şöyle bir temsil vardır:
“Cebrâil (a.s), Hz. Âdem babamıza, taraf-ı İlâhiden akıl, hayâ ve din olmak üzere üç hediye getirmiş ve: ‘Bunlardan birini tercih et!’ demiş. O da aklı tercih etmiş. Cebrâil (a.s) din ve hayâyı geri götürmek istemiş. Ancak onlar: ‘Bizim akılla beraber olmak yaradılışımızın gereğidir. O neredeyse biz oradayız.’ demişler.”
Demek ki akıl; din, iffet, namus ve fazilet gibi güzel meziyetlerin esasıdır. Hikmet sâhibi zâtlar demişler ki, Allah’ın insanlara ihsan ettiği nimetlerin en büyüğü ve en hayırlısı akıldır. Musibetlerin de en büyüğü ve en kötüsü cehâlettir. Hak ve bâtılın arasını ayırt edebilmek aklın, ayıramamak ise cehâletin alâmetidir. Buradaki cehâletten kasıt, Allah’ı bilmemektir. Bütün rezalet ve dalâletlerin kaynağı bu cehâlettir.
Kâmil bir akla sâhip bir kimse, milletin saadet ve selameti için çalışır ve o yolda başına gelen zorluk ve felaketlere tahammül eder, sabreder, şükreder. Câhil kimse ise, kendi menfaati için, milletini feda edecek kadar alçalır. İbni Abbas Hazretleri de:
“Âlimler ile câhiller arasında yedi yüz derece fark vardır. Her derecenin arası da beş yüz senelik yol kadardır.” diyerek, âlim ile câhilin arasının ne kadar uzak olduğunu veciz bir şekilde beyan etmiştir.
İlim ve tefekkürle ulvîleşen bir insanın, kalbinde nur, azminde kuvvet, vicdanında feyiz, hareketlerinde âhenk, lisanında halâvet,[22] tavrında izzet, seciyesinde güzellik tahakkuk eder. Böyle bir insan ind-i İlâhide meleklere tercih edilir.
Tefekkür ve mârifetten nasibi olmayan bir akıl bozulmuş demektir. Böyle bir insan hayırdan çok şer işler, faydadan ziyâde zarar verir. Akıl ilâhi bir nur ise de sınırlıdır. Çünkü mahlûktur. Ufku her şeyi kuşatamaz. Mesela Allah’ı bilse bile mânevî âlemleri tek başına kavrayamaz…
Bediüzzaman’ın ifadesiyle:
“Hakikat-i mutlaka[23] mukayyet[24] enzar[25] ile ihata edilmez.”[26]
İlimsiz akıl her zaman sırat-ı müstakimde yürüyemez. Çoğu zaman hayırdan çok şerre âlet olur. Dinî ve dünyevî, her türlü kemâlâta sâhip olmak, ilim ve hikmet ile olur. İlim ile akıl, ruh ve ceset gibidir. Şu hâlde Cenâb-ı Hakk’ı bilmek ve ona dost olmak için akılla beraber ilim de şarttır. Demek ki Allah’a yakın olmanın en büyük vesilesi ilim, mârifet ve hikmettir. Bu hususta Allah-u Teâlâ Hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de mealen şöyle buyurmaktadır:
اِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰٓؤُ۬ا
“Kulları içinde Allah’tan en çok âlim olanlar korkar.”[27]
يَرْفَعِ اللّٰهُ الَّذٖينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْۙ وَالَّذٖينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍ
“Allah içinizden îman edenleri yüceltir. Bunlardan kendilerine ilim verilmiş olanları ise kat kat derecelerle yükseltir.”[28]
Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde: “Bütün Müslümanların –erkek olsun, kadın olsun– ilim talep etmesini”[29] tavsiye etmiştir.
Hz. Ali (r.a):
“Bana bir harf öğretenin kölesi olurum.” diyerek, ilmin ehemmiyetini ortaya koymuştur. Anlaşılıyor ki, ilmin rütbesi bütün rütbelerden üstündür. Cismin gıdası yiyecekler ise, aklın gıdası hikmet ve ilimdir. Hz. Lokmân, oğluna ilmin ehemmiyetini anlatırken:
“Âlimler ile otur. Hikmet sâhiplerinin sözünü dinle. Zira Cenâb-ı Hak yeryüzünü yağmur ile ihyâ ettiği gibi, ölmüş kalpleri de ilmin feyiz ve bereketiyle ihyâ eder.” demiştir. Demek ki ilim ve hikmetten mahrum bir kalp, ölüme mahkûmdur.
4. Neslin Korunması
Dinen zaruri olan görevlerden biri de neslin korunmasıdır. Neslin sağlam kalması dinen olduğu gibi insaniyet noktasından da pek mühimdir. Bu ise iki yönden ele alınabilir:
Birisi; “meşru nikâh” ile, ikincisi ise “ahlâk ve din” ile. Önce ilk kısmı izah edelim: Efendimiz (s.a.v):
“Nikâh benim sünnetimdir, her kim sünnetimden ayrılırsa, benden uzaklaşır.”[30] buyurmuşlardır. Buna binaen, evlilik şartlarına sâhip olanlar, neslin muhafazası niyetiyle Peygamber Efendimizin (s.a.v) evlenme sünnetini yerine getirirler. Rasûl-i Ekrem (s.a.v) başka bir hadis-i şeriflerinde:
“Evlenin, çoğalın! Zira ben kıyâmet günü ümmetimin çokluğu ile iftihar ederim.”[31] buyurmuştur. Bundan dolayı nikâhta esas maksat, evlat sâhibi olup neslin çoğalmasını sağlamaktır.
İnsan, neslini korumaya mecbur olduğu gibi, milletini de muhafazaya mecburdur. Bunun yolu aile müessesesini sağlam işlettirmekten geçer. Çünkü evlilik aileleri, aileler ise milletleri oluşturur. Bir insan, neslin devamını nikâh ile sağladığı gibi, din ve namusunu, haysiyet, iffet ve şerefini de o sayede muhafaza etmiş olur. Şu hâlde meşru nikâh, Cenâb-ı Hakk’ın en büyük bir lütfu ve en büyük bir nimetidir.
Kur’ân-ı Kerîm’de pek çok âyet nikâhı emrettiği gibi, zinayı da şiddetle yasak etmiştir.
وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنٰٓى اِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَسَٓاءَ سَبٖيلاً
“Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o çirkin bir iş ve kötü bir yoldur.”[32] âyeti bunun en açık delillerindendir. Çünkü o, ahlâksızlığın ve sefâhatin temelidir. Onda nesillerin zâyi olması, ailenin yıkılması, haysiyet ve şerefin lekelenmesi ve toplum ahlâkının dejenere olması vardır. Bir millette sefâhat hâkim olursa, o millet ahlâken çöküntüye gider. Zina dinen yasak olduğu gibi, akıl ve hikmeten de kötü bir iştir, insanlar arasında nefretle karşılanır. Değil bir ferdi, bir sülaleyi ve bir milleti bile rencide eder ve kalplerinde derin yaralar açar. Bunu işleyenler dünyada rezil oldukları gibi, âhirette de hep hüsrandadırlar.
Nesli muhafazanın ikinci yolu genç nesilleri güzel huy, iyi ahlâk ile muhafaza altına almaktır. Çünkü kendi milletinin örf ve âdetlerini terk edip başkalarını muhabbetle taklit edenler, benliklerinden koparlar ve taklit ettikleri millete iltihak[33] ederler. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu tehlikeye işaret sadedinde:
“Bizden başkasına benzemeye özenenler, gerçek Müslüman değildir.”[34] buyurmaktadır.
Bediüzzaman Hazretleri genç nesilleri bu mevzuda şöyle ikaz eder:
“Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız! Âyâ,[35] Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten sonra, hangi akıl ile onların sefâhat ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefihane taklit edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi i’dam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittiba ettikçe, hamiyet dâvâsında yalancılık ediyorsunuz! Çünkü şu sûrette ittibaınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır[36] ve millete bir istihzadır!”[37]
Şüphe yok ki, fert ve cemiyetlerin âsâyiş ve nizamlarını muhafaza eden ancak güzel ahlâktır. Bunun inkârı mümkün değildir. Bir millet iffet, fazilet ve ahlâkla payidar olur, devam eder ve âsâyişi sağlanır. İnsan, hayatı boyunca güzel alışkanlıklar, güzel huylar sayesinde huzurlu yaşayabilir.
Güzel meziyetlerin en üstünü namustur. Cemiyetin, ailenin, ferdin kökü namustur. Bu kök, hidâyet suyu ile, îmanın ziyâsı ile beslenirse, fazilet yemişleri veren bir ağaca inkılâp eder. Aksi hâlde, cehennem zakkumunu netice veren bir ağaç olur ve yemişleri cemiyeti kasıp kavurur… Yakın tarihimizdeki anarşi hâdiseleri bunun en ibret verici şâhitleridir.
Dinden uzaklaşmış cemiyetler büyük bir servete, kuvvete, muhteşem bir hâkimiyete sâhip olsalar bile, tarihin şahâdetiyle sâbittir ki, böyle milletler kuvvet ve saltanatlarını kaybetmiş ve tarih sahnesinden silinip gitmişlerdir. Şevket ve azametiyle, şan ve şöhretleriyle cihanın gözlerini kamaştıran o mağrur kavimler nerede? Müptela oldukları çeşit çeşit ahlâksızlık ve sefâhatleriyle helak olup gitmişler, dünya coğrafyasından büsbütün silinmişlerdir. Mesela, azametli kanatlarıyla Doğu ve Batı’yı hâkimiyeti altına alan Roma Devleti, bir zamanlar fazilet ve güzel ahlâkın bir numunesiydi. Fert ve cemiyeti pek terbiyeli, namuslu ve istikametliydi. Namuslarını korumada pek hassas idiler. Kalpleri hürriyet ve vatan sevgisi ile dolu idi. Herkes iş, meslek sâhibi idi. İsraf ve rüşvet gibi hâllerden gayet uzaktılar. Askerleri ise kahramanlık ve cesarette, itaat ve bağlılıkta fevkalade idiler. Roma’da bir “fahişe” lakırdısı işitilmezdi. Gençler arasında kadın bahsini konuşmak gayet ayıp sayılırdı. Onlarda takdir ve hürmet gören, fazilet ve dürüstlük idi.
Lakin sonraları Yunan’daki ahlâksızlık Roma’ya da sıçradı ve o temiz huyları tahrip etti, onları fazilet ve iffetten tamamen uzaklaştırdı. İsrafa ve sefâhate düştüler. Hükûmet adamları hile ve gasp ile devletin malını kendi zimmetlerine geçirmeye başladılar. Roma’nın kadınları namusun kadir ve ehemmiyetini ayaklar altına aldılar ve her türlü rezaleti alenen işlediler. Roma’nın kanun hâkimiyeti bu çılgın sefâhatin önünde duramadı. Nihayet yüz milyon nüfusa sâhip o şöhretli devlet, o muhteşem saltanat hâk ile yeksan oldu, yıkıldı gitti.
İşte Endülüs… Sekiz yüz elli sene İslâmiyet’in bayraktarı olan bu şanlı medeniyet de, yine aynı sebeplerden dolayı Cenâb-ı Hakk’ın bir te’dip tokadıyla yıkıldı, gitti.
Evet, bir cemiyette Allah korkusu hâkim olmazsa, kalplerde îmanın kutsiyeti parlamazsa, vicdanlarda dinin nûru tecellî etmezse, o millette huzur kalmaz, yerini ahlâk çöküntüsü, anarşi ve terör alır.
Artık böyle bir cemiyette istikamet, hamiyet, şefkat, merhamet gibi ulvî meziyetlerden bahsedilemez. Hatır ve hayale gelmeyecek rezaletler irtikâp edilir. Bu hâl ile o cemiyetin fertleri hayvanlardan aşağı bir derekeye düşerler.
5. Mal ve Mülkün Korunması
Muhafazası zaruri olan beş şeyden birisi de maldır, servettir. Mal hayatın önemli bir rüknüdür, insan o nimet sayesinde hayatını devam ettirir, din, namus, şeref ve haysiyetini muhafaza eder. Çünkü fakirlik bazen insanı birçok günahlara sokar. Hatta bazılarını küfre kadar da götürebilir. Bu bakımdan insanı günahlara, azgınlıklara ve dalâlete götürmeyen bir zenginlik, her zaman fakirliğe tercih edilir. Bir Müslüman için zenginlik ile takvâyı birlikte yürütmek çok büyük bir nimettir. Peygamber Efendimiz: “Sâlih mal, sâlih bir insan için ne güzel, ne hayırlıdır.”[38] buyurmuştur. Binaenaleyh her insan kendi ihtiyaçlarını meşru şekilde elde etmeye çalışmalıdır. İslâm dininde ‘ağniya-i şâkirin’ yani kazandığı malın şükrünü eda eden zenginlerin mertebesi çok yüksektir. Bu mertebeyi kazanmak için helal mal kazanıp, bu malı rıza-yı ilâhi için sarf etmek gerekir.
Allah-u Teâlâ Hazretlerinin emrine uygun bir tarzda sarf edilen mallar (zekât, sadaka gibi) zenginlerin dünya ve âhirette itibarlarını ziyâdeleştirir. Bu gibi zenginlerin Allah katındaki makamları, fakir olup da sabredenlerden daha yüksektir. Bu konuda Tabiinin efendisi Hasan-ı Basrî’nin (r.a) şu ölçüsü ne kadar ibretlidir:
“Ömer bin Abdülaziz’in zühdü, Veysel Karânî’nin zühdünden daha ileridir.”
Helal servet, hem dünya hem de âhiret saadetini temin ettiği gibi, cennete girmenin de en büyük âmillerindendir.
Helal mal, insanı dilencilik zilletinden, başkasına el açmaktan kurtarır. O bakımdan, “Veren el, alan elden daima üstündür.”
İşte bunun için İslâm dini, Müslümanları sanata, ziraate ve ticarete teşvik etmektedir. Rasûlullah’ın (s.a.v):
“Ticarete devam edin. Zira rızkın onda dokuzu ticarettedir.”[39] fermanı buna en güzel bir misaldir. Bediüzzaman Hazretleri “Mevcuda iktifa dûnhimmetliktir.[40]”[41] buyurmakla, Müslümanları mevcut servetle yetinmeyip çok daha ileri hedeflere yürümeye teşvik etmiştir. İhtiyaçlarını kolaylıkla elde edemeyen bir millette âsâyiş ve huzurun sağlaması oldukça zordur. Böyle ihtiyaçlı bir millette hırsızlık, cinayet, hıyanet, hak ve hukuka tecavüz had safhaya ulaşır.
Serveti ve zenginliği mükemmel; sanat, ziraat ve ticareti parlak olan bir devlet; âsâyiş, huzur ve güven içerisinde ilerlemesini devam ettirir. Sanat, ziraat ve ticaret bir milletin kanı ve canı hükmündedir. Kanı kuruyan bir insanın yaşaması mümkün olmayacağı gibi, fakir bir millet ve devletin de yaşaması imkânsız hâle gelir. İktisadî bağımsızlığı olmayan bir milletin, siyasî hâkimiyetini iddia etmesi ne kadar gülünç olur. Bu gibi milletler siyasî sahada da bağımsızlıklarını koruyamazlar.
Malumdur ki, Sultanü’l Enbiya’nın (s.a.v) kendisi nübüvvetten önce ticaretle meşgul olduğu gibi; Hz. Osman, Abdurrahman bin Avf, Zübeyir bin Avvam, Talha bin Ubeydullah, Enes bin Mâlik gibi ashâb-ı kiram efendilerimiz de ticaretin önemini takdir etmiş ve fiilen ticaret yaparak bizlere örnek olmuşlardır. Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v) bir hadis-i nebevilerinde:
“Dosdoğru ve emin tüccar, kıyâmet gününde nebiler, sıddıklar ve şehitlerle beraberdir.”[42] diye ferman etmesi, İslâm nazarında bu meselenin ehemmiyetine güzel bir misaldir.
Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerîmede mealen:
وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُواۚ
“Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz.”[43] buyurarak, malın israf edilmesini de haram kılmıştır. Bediüzzaman Hazretleri şu ifadeleriyle bu hakikati güzelce açıklamışlardır:
“İsraf ise şükre zıttır, nimete karşı hasâretli[44] bir istihfaftır.[45] İktisad ise, nimete karşı ticaretli bir ihtiramdır. Evet, iktisad hem bir şükr-ü mânevî, hem nimetlerdeki rahmet-i İlâhiye’ye karşı bir hürmet, hem kat’î bir sûrette sebeb-i bereket, hem bedene perhiz gibi bir medâr-ı sıhhat, hem mânevî dilencilik zilletinden kurtaracak bir sebeb-i izzet, hem nimet içindeki lezzeti hissetmesine ve zâhiren lezzetsiz görünen nimetlerdeki lezzeti tatmasına kuvvetli bir sebeptir. İsraf ise, mezkûr hikmetlere muhalif olduğundan, vahim neticeleri vardır.”[46]
Dikkate şâyândır ki Cenâb-ı Hak, insanın kendi helal kazandığı malı ve parayı bile israf etmesini menediyor. Milletin ve devletin malını hile ile gaspeden insafsızların kulakları çınlasın!
Bediüzzaman Hazretlerinin iktisadî kalkınma hususunda yaptığı bir tespiti de nazara vermekte fayda vardır:
“Bu zamanda i’lâ-yı kelimetullah, maddeten terakkîye mütevakkıf[47] ve medeniyet-i hakikiyeye girmekle i’lâ-yı kelimetullah edilebilir.”[48]
Millet olarak varlığımızı devam ettirmemiz için maddeten terakkî etmemiz zaruridir. Bizi selamete çıkaracak en büyük bir vesile, maddeten terakkîmizdir. Bu da ilim ve mârifet, sanat ve ticarette ileri gitmemizle gerçekleşebilir. Hangi millet sanat, ticaret ve teknoloji ile donanmışsa, ilerlemiş ve gelişmiştir.
İnsanlığın refah ve saadetinin bütün vesileleri, İslâm dininde mevcuttur. Çünkü Kur’ân-ı Hakîm, bütün ilim ve hikmetlerin kaynağıdır. Cenâb-ı Hak, Müslümanları fakir, esir ve zelil etmek istemez. Hâlbuki şu anki durum bunun tam aksidir. Her tarafta Müslüman devletler üçüncü dünya ülkeleri konumundadır. Bunun sebebi nedir ve suçluları kimdir? Bir âyet-i kerîmede mealen:
وَمَٓا اَصَابَكُمْ مِنْ مُص۪يبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ اَيْد۪يكُمْ وَيَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍۜ
“Bütün başınıza gelen bela ve musibetler, kendinizin tedbirsizlik ve kusurlarınızdandır.”[49] buyuruluyor.
Mesela, biz Cihan Harbi’nde Almanlarla beraber mağlup olduk. Onlar II. Cihan Harbi’nden önce sanayide, ekonomide, teknikte dünya devleri arasına girdiler. II. Cihan Harbi’nde ezici bir mağlubiyet ve yıkım geçirmelerine rağmen, yine maddeten her hususta ilerledikleri hâlde biz yerimizde saydık.
O hâlde bu kusuru kime vermeli? Niçin biz düştükçe düştük ve yerimizde saydık da, birçok dünya devleti yükseldi ve yükseliyor? Neden her zaman biz fakir, onlar zengin; biz mahkûm, onlar hâkim; biz mağlup, onlar gâlip; biz tembel, onlar çalışkan?
Bu konuda ülkeyi yanlış yönetenler birinci derecede sorumlu görünseler de, millet olarak biz de kendimize düşen görevi hakkıyla yerine getiremedik. Âkif’in dediği gibi:
‘Çalış’ dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun,
Onun hesabına birçok hurafe uydurdun!
İlâhi bir kanundur ki, yaşama hakkı kuvvetlinin, inkıraz[50] ise zayıfındır. Cenâb-ı Hak:
اللّٰهَ لَمْ يَكُ مُغَيِّراً نِعْمَةً اَنْعَمَهَا عَلٰى قَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۙ
“Allah, bir millete, bir kavme ihsan ettiği nimeti, onlar nefislerindekini bozmadıkça değiştirmez.”[51] buyurmaktadır.
Tarih tetkik edilirse, bunun birçok misalleri görülür.
[1] Nursî, Lem’alar, s. 379.
[2] Mâide, 5/32.
[3] Nursî, Lem’alar, s. 380.
[4] Hucurât, 49/11.
[5] Nursî, Âsâr-ı Bedîiyye, s. 575.
[6] Nursî, Münâzarât, s. 20.
[7] Tevbe, 9/32.
[8] Hicr, 15/9.
[9] Mâide, 5/3.
[10] Âl-i İmrân, 3/19.
[11] Muharebe-i dâhiliye: İç savaş.
[12] İntac etme: Netice verme.
[13] Müstebit: İstibdatçı, diktatör.
[14] Tedennî: Alçalma, gerileme.
[15] Nursî, Mektubat, s. 357-358.
[16] Nekais: Eksiklikler, kusurlar.
[17] Cinân-ı cennet: Cennet bahçeleri.
[18] Âlem-i kevn ü fesad: Oluşumlar ve bozulmalar dünyası, icatlar ve tahripler âlemi.
[19] Nursî, Münâzarât, s. 37.
[20] Matlap: İstek.
[21] Nursî, Şuâlar, s. 220.
[22] Halâvet: Hoşluk, tatlılık.
[23] Hakikat-i mutlaka: Kesin ve kayıtsız gerçek.
[24] Mukayyet: Kayıtlı, sınırlı.
[25] Enzar: Bakışlar, dikkatler.
[26] Nursî, Sözler, s. 480.
[27] Fâtır, 35/28.
[28] Mücâdele, 58/11.
[29] İbn Mace, Mukaddime, 17.
[30] Beyhakî, Taberânî.
[31] Abdürrezzâk es-San‘ânî, el-Musannef, 6/173; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 7/131.
[32] İsrâ, 17/32.
[33] İltihak: Katılma.
[34] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Beyrut 1985, 2/50.
[35] Âyâ: Acaba.
[36] İstihfaf: Hafife alma.
[37] Nursî, Lem’alar, s. 140.
[38] Cîlânî, 2009, 1/342.
[39] İbnu Deybe, Teysiru’l-Vüsûl ilâ Câmii’l-Usûl, trc. İbrahim Canan, Akçağ Yayınevi, İstanbul, 1993, 4/104.
[40] Dûnhimmet: Gayretsizlik.
[41] Nursî, Sünûhat, RNK Neşriyat, İstanbul, s. 129.
[42] Tirmizî, Buyû, 4.
[43] A’râf, 7/31.
[44] Hasâretli: Zarar verici.
[45] İstihfaf: Hafife alma.
[46] Nursî, Lem’alar, s. 162.
[47] Mütevakkıf: Bağlı, bağlantılı.
[48] Nursî, Hutbe-i Şâmiye, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 33.
[49] Şûrâ, 42/30.
[50] İnkıraz: Bitip tükenip yok olma, sonu gelme, son bulma, çökme, yıkılma.
[51] Enfâl, 8/53; Ra’d, 13/11.

Bu konuda geri bildirim bırakın