Nasıl Bir Maârif?

Maârif, Birlik ve Beraberliği Temin Edici Bir Eğitim Vermelidir

Maârif, Birlik ve Beraberliği Temin Edici Bir Eğitim Vermelidir

Eğitimcilerimizin en önemli vazifelerinden biri de, fertler arasında kardeşlik şuurunun inkişafını temin etmektir. Ruhlarında bir muhabbet, bir uhuvvet neşvesi verecek kudsî heyecanları âhenkli bir şekilde coşturmaktır. Böylece milletin fertlerini îman ve fikir yönünden bir noktada tevhid etmektir.

Ehl-i îmanın ittihadını temin ve te’yid eden mânevî râbıtalar binlercedir. Fakat bunlardan en muazzez ve en mukaddesi îman-ı billah ve mârifetullahtır. Hissiyat-ı diniye gibi mukaddes bir kuvvet nazara alınmadığı takdirde tefrikaya düşülmesi kaçınılmazdır. Hâlbuki tefrika kadar bu İslâm milletine zarar veren ve onu tahrip eden hiçbir şey yoktur. Âlem-i İslâm her ne zaman inkıraza[1] mahkûm olmuş ve vatanlarını düşmana teslim etmişlerse, bunlar hep tefrika neticesinde olmuştur.

Evet, bölünme ve parçalanma, esareti istilzam eder. Müslümanlar arasında muhabbet, kardeşlik, samimiyet gibi âli hasletleri kökünden silip mahveder. Bu bakımdan haricî düşmanların asırlardan beri takip ettikleri siyaset, daima Müslümanlar arasında tefrikanın devamını ikame ettirmek olmuştur.

İslâmiyet’in binası tevhid üzerine kurulmuştur. Buna binâen faziletperver bir mü’min, icraat ve hareketinde Müslümanlar arasındaki muhabbet, samimiyet, birlik ve beraberliğin teminini esas almaya ve tefrikayı netice verecek fitne ve fesadın kapısını kapamaya mecburdur. Çünkü Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hassasiyetle üzerinde durduğu en önemli meselelerden biri de, ümmetini tefrikaya karşı uyanık tutmasıdır. Bu hususta: “Men ferraka feleyse minnâî.” Yani: “Tefrika çıkaran (fert ve cemaatleri birbirlerinden ayıran ve bölmeye gayret gösteren) bizden değildir.”[2] buyurarak, tefrikanın ne kadar tehlikeli olduğuna dikkatleri çekmiştir.

Vatan ve milletimizi hedef alan en büyük tehlike tefrikadır. İslâm âlemine tefrika fitnesi Batı’dan gelmiştir. Hıristiyan âlemi, bu silahı Müslümanları birbirine düşürmekte maharetle kullanmış, menhus emellerini bizde ve Arap âleminde değişik taktiklerle sergilemiştir.

Avrupa, Tanzimat’tan sonra yaşayış tarzı ve zihniyetiyle benliğinden, tarihinden, örf ve âdetlerinden, ahlâk ve inancından, hâsılı kültüründen kopan sözde aydın bir kısım kimseleri, hain arzusuna maalesef âlet etmiştir. Batı, bu meftunlarının eliyle memleketimize fen ve teknik yerine, sadece sefâhat ve ahlâksızlığı ithal ettirmiştir. Bir kısım ediplerimizi de kendi meddahlığında kullanmıştır. Hatta cadde ve sokaklarına kadar her şeyini milletimize reklam ettirmiştir. Böylece nazarımızı İslâm âleminden Garp dünyasına çevrilmeye zorlamış ve tefrikanın en büyük vesilesi olan ırkçılığı içimize ekmiş ve tutturmuştur. Neticede diğer kavimlerden olan Müslüman kardeşlerimizle aramızdaki ezelî ve ebedî kardeşlik ciddi ölçüde zedelenmiştir.

Avrupa bir taraftan bizde bu müthiş ve dehşetli oyunlarını tezgâhlarken, diğer taraftan müsteşrikleriyle ve casuslarıyla aynı faaliyetleri Arap âleminde de sürdürmüştür. Araplara: “Siz asil ve necip bir milletsiniz; geri kalışınızın müsebbibi Osmanlılardır.” gibi zehirli telkinlerde bulunmuştur. Neticede Osmanlı İmparatorluğu içerisinde bir vücudun uzuvları gibi imtizaç etmiş kavimleri birbirinden ayırmaya ve paramparça etmeye maalesef muvaffak olmuştur.

Avrupa aynı oyunu; dinleri, dilleri, ırkları bir olan Araplar arasında da başka bir şekilde tezgâhlamış, bölgeciliği vesile ederek, onların gurur ve hissiyatlarını okşayarak yekvücut olmalarına mâni olmuştur.

Batı dünyası, şimdi aynı oyunu memleketimizde sergilemekte ve milletimizi Türk-Kürt, Sünnî-Alevî şeklinde kamplara bölmeye çalışmaktadır. Bu tehlikenin def edilmesinde en büyük vazife maârifimize düşmektedir.

Maârifimiz bu hayatî vazifeyi ancak gençlerimizin kalplerine İslâm kardeşliğini yerleştirmekle başarabilir. Kuru bir milliyetçilik dâvâsıyla bu âfetin, bu tehlikenin önüne geçilmez. Bu yanlış metod, bilakis fitnenin körüklenmesine, büyümesine ve yaranın derinleşmesine sebep olur.

Bir milletin yekvücut olabilmesi için kalplerde kardeşlik ve muhabbetin neşvü nema bulması zaruridir. Bu husus ihmal edilemeyecek kadar büyük bir ehemmiyeti haizdir. Zira hayat ittihat ve ittifaktadır. İttihadın kuvvet ve devamı da uhuvvet ve muhabbet iledir. Her milletin bekası bunlara bağlıdır. Öyle ise, bu râbıtaları hâkim kılmakla zülâl-i hürriyeti[3] içebiliriz. Esasen muhabbet-i millîye de bu râbıtalarla kaimdir.

İslâmiyet kardeşlik demektir. Çünkü dinin şe’ni muhabbettir, uhuvvettir. Bu bakımdan Müslümanlar kendilerini birbirlerine yabancı telakkî etmezler. Bir Müslüman, İslâm âleminin hiçbir tarafında kendini garip hissetmez. Gittiği her yerde hürmetle karşılanır; kardeş muamelesi görür. Çünkü Müslümanlar, îman, ibâdet, ahlâk gibi ulvî seciyelerde müşterektirler. İşte bu nokta-i nazardan, İslâm kardeşliği ehemmiyetle tetkik ve tahkike sezadır. Her şeyin fevkinde olan İslâmiyet, Müslümanların kalbini bir noktada toplar, bir kutup etrafına cezbeder. İşte bu cazibedir ki, Müslümanları her şeyden ziyâde birbirine raptediyor, sevdiriyor, dua ettiriyor. “Hakkın şe’ni ittifaktır. Faziletin şe’ni tesânüddür.[4] İşte bu ittifakın muhafazası her Müslüman için vücup derecesinde zarurîdir.

İslâm kardeşliği en büyük bir kuvvettir; metin kopmaz bir bağdır; hem ezelî hem ebedîdir, hem dünyevî hem uhrevîdir. Bu kuvvet ise, her mü’min ve Müslümanın rûhunda, vicdanında mevcuttur. Bu, mü’minlerin rûhuna taraf-ı İlâhiden konulan bir haslet-i celiledir. Fakat bu haslet şimdi maalesef gafletle perdelenmiştir. Yeniden inkişafı için bir gayrete ve bir himmete ihtiyaç vardır. Binâenaleyh eğitimcilerimizden beklenen, bu mukaddes gayenin inkişafına azami gayret sarf etmeleridir. Bediüzzaman Hazretleri’nin buyurduğu gibi: “Millîyetimiz bir vücuttur; rûhu İslâmiyet, aklı Kur’ân ve îmandır.”[5]

İslâm kardeşliği her ferdin rûhuna bir ulviyet kazandırır, kuvve-i mâneviyesini ziyâdeleştirir ve onu mükemmel bir celâdet ve cesaret sâhibi kılar.

Evet, nesl-i cedid,[6] bu hakikati eğitimcilerimizin fedakârane gayretleriyle idrak edip, ihyâ edeceklerdir. İnşaallah biz bu fecr-i sâdıkın ârifesindeyiz.

Her devirde değerini muhafaza eden ve hükümferma olan içtimâî bir ferman vardır: “Hayat-ı içtimâîye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvâfık hareket etmezse; hayırlı işlerde ve terakkîde muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer.”[7] Zira her milletin kameti ayrı bir libas ister. Öyle ise millî eğitim politikamız kendi örf ve ananemize, rûhî temâyüllerimize, kısacası milletimizin bünyesine münasip olmalıdır. Millî birlik ve beraberliğin tesisi buna bağlıdır.

Muallimlerimiz bu politikanın takipçisi olmalıdır. Talebelerinin akıl ve kalplerini tenvir etmekle hem onların mânevî terakkîlerine vesile olmalı, hem de onlara verecekleri şuur ile dâhilde birlik ve beraberliği tesise hizmet etmelidirler. Milletin inancını, seciyesini ve mizacını daima göz önünde bulundurmalı, gençliğimizi rûhen ve hissen bütünleştirmeye çalışmalıdırlar.

Her muallim kendi idrakine göre bir yol takip ederse, gençler arasında bir âhenk ve birlik teessüs edemez. Muhtelif gayelere göre yetişen insanlarda bir ittifak ve ittihat bulunamaz. Bunun zararları ise izahtan müstağnidir. Bir gayede, bir hedefte ittihat etmeyen bir milletin fertleri terakkîye değil, tedennîye[8] gider. Metin ve esaslı bir terbiye verilmeyen bir nesilden fazilet, ahlâk ve hamiyet gibi ulvî seciyeler beklenilmez. Bu seciyelerden mahrum olarak yetişen nesiller faydadan ziyâde zarara, tamirden ziyâde tahribe meylederler. Millî mihverinden ayrılan bu gençler, yörüngesinden çıkmış yıldızlar gibi ya parçalanır yahut da başka bir manzumenin peyki olurlar. Yakın tarihimizde bunun çok açık misalleri vardır. Aynı millete mensup, aynı vatanda yaşayan, aynı havayı teneffüs eden gençlerimizin bir kısmı Maocu, bir kısmı Leninci olmuş; bazıları Kaddafi’yi, bazıları da Humeyni’yi rehber tutmuşlardır.

Bunun sebebi maârifimizin bu gençlerimizi ortak bir gayede birleştiremeyişi ve onlara aynı rûhu ve aynı ideali veremeyişidir.

Evet, neden dünkü muhabbet ve uhuvvet, bugün düşmanlığa, ihtilafa, tefrikaya dönüştü? Neden asırlarca bu milletin birlik ve beraberliği, uhuvvet ve muhabbeti devam etti de bütün inkıraz[9] ve iftiraklar bu zamanda zuhur etti? Bunun muhakemesini yapmak gerekmiyor mu? Şâyânı teessüftür ki, bir zamanlar cihana meydan okuyacak kadar şehâmet,[10] celâdet gösteren, şefkat ve muhabbetin sembolü olan bu milletin evlatları, bugün birbirinin kanını akıtıyor, hayatını söndürüyorlar.

Dün cihanı hayretlere düşüren, muazzam medeniyetler kuran, iklimlere ilim ve irfan götüren, âhenk ve nizamın müessisi olan bir milletin torunları bugün neden bu ihtilaflara maruz kaldılar? Onları bu sukut ve ihtilaftan kurtarmanın çaresi nedir?

Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu yaramızın merhemini, bu hastalığımızın reçetesini şöylece ortaya koymuştur: “Tevhîd-i îmanî[11] tevhid-i kulûbu[12] ister. Ve vahdet-i itikad[13] dahi, vahdet-i içtimâîyeyi[14] iktiza eder.”[15]

Evet, milletimizin ittihat ve ittifakının, huzur ve saadetinin en mühim unsuru îmandır ve onun inkişafıdır. Fertleri birbirine bağlayan en kuvvetli râbıta îman ve ondan kaynaklanan ulvî hasletlerdir.

Eğer kalplerde bu hakikat hakkıyla tahakkuk ederse, milletimiz o zaman yekvücut bir kütle-i müttehide hâline gelir. Çünkü îman, zevali mümkün olmayan bir kuvve-i kudsiye[16] olduğu gibi, muhabbet ve uhuvvetin de en büyük vesilesidir.


[1]       İnkıraz: Bitip tükenip yok olma, sonu gelme, çökme, yıkılma.

[2]       Suyûtî, Celâleddin Abdurrahman b. Ebû Bekir, el-Camiû’s Sağir fi Ehadisi’l Beşiri’n-Nezir, (Feyzu’l Kadir şerhiyle beraber) Kahire 1402, 3/187.

[3]       Zülâl-i hürriyet: Hürriyetin saf, temiz suyu.

[4]       Nursî, Sözler, s. 133.

[5]       Nursî, Münâzarât, s. 60.

[6]       Nesl-i cedid: Yeni nesil.

[7]       Nursî, Lem’âlar, s. 170.

[8]       Tedennî: Gerileme, derecesinden düşme.

[9]       İnkıraz: Bitip tükenip yok olma, sonu gelme, çökme, yıkılma.

[10]      Şehâmet: Zekâ ile beraber olan cesâret, aklın kontrolünde olan yiğitlik.

[11]      Tevhid-i îmanî: Îmandan gelen birlik, inanç birliği.

[12]      Tevhid-i kulûb: Kalplerin birliği.

[13]      Vahdet-i itikad: İnanç birliği.

[14]      Vahdet-i içtimâîye: Sosyal birlik.

[15]      Nursî, Mektubat, s. 263.

[16]      Kuvve-i kudsiye: Mukaddes güç, mânevî kuvvet.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X