Nasıl Bir Maârif?

Bediüzzaman Hazretleri’nin Eğitimle İlgili Görüşleri

Bediüzzaman Hazretleri’nin Eğitimle İlgili Görüşleri

Bediüzzaman Hazretleri bu felâket ve helâket asrının müceddidi, zamanın sâhibidir. Bu milletin îmanına, ahlâkına ve her türlü mukaddes değerlerine hücum eden gizli zındıka komitelerine karşı ilmî ve fikrî bir cihad veren, bu dâvâsında da muvaffak olan mümtaz bir şahsiyettir.

Fıtrat ve hilkatin kendisine bahş ve ihsan ettiği ulvî meziyetlere atf-ı nazar ettiğimizde, onlar içinde insanı en çok meftun eden, O’nun güneşlerden daha parlak olan îmanıdır. Yani, mârifet ve muhabbet-i ilâhiye itibariyle Allah’ı anlayış, O’na bağlanış ve O’na karşı davranış keyfiyetidir. Fıtrat kanununu inceden inceye tetkik ve teftiş eden erbab-ı ihtisas[1] çok iyi bilirler ki, bir insanın sâhip olduğu yüksek sıfat ve meziyetlerden birisi fevkalâde gelişip inkişaf ettiği hâlde, diğer meziyetlerinin o nisbette geri kalıp gelişmemesi çok vâkidir. Meselâ; bir insan fevkalâde bir edip olur, fakat mükemmel bir ârif olamaz. Mükemmel bir ârif olur, mümtaz bir âlim olamaz. Mümtaz bir âlim olur, müdekkik ve muhakkik bir mütefekkir olamaz. İyi bir mühendis olur, mâhir bir kimyager olamaz. Ahlâk-ı âliye sâhibi olur, âli bir zekâ ve dehâ sâhibi olamaz. Münzevi bir âbid olur, mücahit ve mürşid olamaz.

Fakat Hazretin o ulvî menkıbeleri, yüksek meziyetleri ihtiva eden hayatına bir göz gezdirdiğiniz takdirde elbette göreceksiniz ki, o zât İbrahim Ethem gibi sadece müttakî bir âbid ve târik-i dünya[2] değil, ilim ve irfan bakımından aynı zamanda bir Gazâlî, bir Râzî ve Kâzi’dir. Hikmet ve felsefe cihetinde de bir Sokrates, bir İbni Rüşd ve bir İbni Sina’dır. İrşad ve ikaz vadisinde ise bir Seyyid Abdulkadir-i Geylânî, bir Şâh-ı Nakşibendî ve bir Mevlânâ’dır. Tecdid ve mücâhedede bir Ahmed-i Farukî’dir. Teşbih caiz ise müteaddid fakülte ve bölümleri içine alan geniş bir dârülfünûn ve bir üniversite gibidir. Ona necip bir mürüvvet ve insaflı bir vicdan ile dikkat ederseniz, birçok âriflerin, hâkim ve fâzıl kimselerin emsalini onda müşahede edebilirsiniz. Buna şâhit ise îmana ve Kur’ân’a ait ulvî hakikatleri asrın idrakine tahkikî bir sûrette ders veren Risale-i Nur Külliyatı’dır.

Gençliğinde Van’da Tahir Paşa ile beraber otururken, o zamanın gazetelerinin birisinde İngiliz müstemlekât nâzırının avam kamarasında ayağa kalkıp: “Bu Kur’ân Müslümanların elinde bulunduğu müddetçe, biz onları mağlup edemeyiz; ya bu Kur’ân’ı yok etmeliyiz, ya da Müslümanları ondan uzaklaştırmalıyız!” sözlerini okuduğu anda yatağından fırlayan bir arslan gjbi cihad meydanına atılmış ve: “…Ben de Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez bir nur olduğunu bütün kâinata ilan ve ispat edeceğim!”[3] demiştir. Bu söz mücerret[4] bir iddia değildir. En mütebahhir[5] hükemânın ve feylesofların fikirleri ile yetişemediği en ulvî ve derin Kur’ânî hakikatleri ve Rabbanî sırları hâkimane, âlimane, beliğane bir üslup ile ifade ve izah etmiştir.

Evet, o Üstad bütün hayatını, ilim ve irfanını milletinin maddî ve mânevî necat ve kurtuluşuna hasretmiştir. İnsanların fani teveccühlerine bedel, teveccüh ve rıza-yı İlâhi’yi esas ittihaz edip hareket ve hizmetini buna binâ etmiştir. Dağ-misal bu zât, bu necip milletin muhafazası için bütün şahap-misal[6] belâlara, berk-misal[7] musibetlere siper olmuştur.

Hazreti Üstad, sadece mâneviyat âleminin sultanı değil, aynı zamanda ilim ve fikir sahasında da hâkim bir dâhidir. Şark ve Garp’ın ulûm ve maârifine vâkıf olan nâdir bir şahsiyettir. Onun ilim ve mefkûresini takdir etmeyecek hiçbir ehl-i ilim ve kemâl yoktur. Allah ona mümtaz bir istidat ve zekâ ihsan etmiştir. Şahsiyeti, iktidarı pek büyük bir mahiyettedir.

Din ve ilmin en büyük hâmisi, fen ve mârifetin en samimi refiki, hâzık[8] bir tabibi olan Bediüzzaman Hazretleri, insan rûhunun gıdası mesabesindeki fünun ve maârifin ehemmiyetini, ilim ve irfana istinaden, haşre kadar payidar olabilecek bir âli üslup, bir tarz-ı belağat ve fesahat ile asrın idrakine sunmuştur. Onun yüksek fikir ve irfanından istifade etmek, milletimiz ve bilhassa maârif camiamız için zaruridir. Maârif sahasında yeni plan ve programlar bulabilmek için dünyanın en ücra köşelerindeki insanların fikirlerine müracaat edilirken, Bediüzzaman Hazretlerinin mücerrep[9] ve isabetli fikirlerine müracaat edilmeyişi, bu millet adına acı bir durumdur.

Bu hazin tablo karşısında yarım asra yakın bir zamandan beri Bediüzzaman Hazretlerine îman ve Kur’ân dâvâsında hizmet etmiş birisi olarak, onun maârifle ilgili fikirlerini nazara vermeyi vicdanî bir vazife telakkî ettim.

Evet, Bediüzzaman Hazretlerinin hayatı boyunca üzerinde ehemmiyetle durduğu meselelerden birisi de maâriftir. O, maârifi ıslah aşkıyla yola çıkmış, onunla meşgul olmayı kendine mübrem[10] bir vazife telakkî etmiştir. Nitekim daha yirmi üç yaşında iken İstanbul’a giderek, Şark’ta dinî ilimlerle fennî ilimlerin birlikte okutulacağı bir üniversite kurulması için vaktin padişahına bizzat müracaatta bulunmuştur.

Evet, fen ve din, ruh ve beden gibi birbirinden katiyyen ayrı düşünülemezler. Bir milletin teâlî ve terakkîsinde esas unsur dindir. Fen ve ilim ona yardım eder. Dinsiz bir milletin terakkîsi, refahı, saadeti ve huzuru düşünülemeyeceği gibi, fen ve sanatın kıymet ve ehemmiyetini bilmeyen bir milletin teâlî ve terakkîsi de daima noksan olacaktır. Demek ki, terakkîyatın temel unsuru dindir; fen ve teknik ancak ona hizmet etmekle değer kazanırlar. Risale-i Nur’da, eğitimin bu iki esas üzerine bina edilmesi lazım geldiği görüşü şöyle dile getirilir:

“Âlem-i İslâm’ın intibahında rehber olmak, arkadaş, kardeş olmak için, Kur’ân’ın ve îmanın nûruyla münevver olarak, İslâmiyet’in terbiyesiyle tekemmül[11] edip hakiki medeniyet-i insaniye[12] ve terakkî olan medeniyet-i İslâmiyeye sarılmak ve onu hâl ve hareketinde kendine rehber eylemek lazımdır. Avrupa ve Amerika’dan getirilen ve hakikatte yine İslâm’ın malı olan fen ve sanatı nûr-u tevhid[13] içinde yoğurarak, Kur’ân’ın bahşettiği tefekkür ve mânâ-yı harfî[14] nazarıyla, yani onun sanatkârı ve ustası nâmıyla onlara bakmalı ve saadet-i ebediye ve sermediyeyi[15] gösteren hakaik-i îmaniye ve Kur’âniye[16] mecmuası olan Nur’lara doğru ileri arş demeli ve dedirmeliyiz!”[17]

Üstad Hazretleri, bu anlayışla tesis ettiği Nur Mektebi İrfanı’nda ekserisi mütefennin olan her sınıf insandan; îmanlı, irfanlı, müsbet ve yapıcı bir cemaat yetiştirmiş, meslek ve meşrepçe muhtelif kimseleri aynı fikir ve çatı altında birleştirebilmiştir. Zira küçüğünden büyüğüne, okumuşundan okumamışına kadar her tabaka insan, o mânevî mektebin talebesi olmuş, kendilerini zevk ve şevke boğan mukni ve mükemmel cevapları orada bulmakla memnun, mesrur ve mes’ud olmuşlardır.

İşte Bediüzzaman Hazretleri bu nokta-i nazardan da mütâlaa edildiği takdirde, onun bu asırda ilim ve fikrin mücessem bir timsali olduğu görülür. Zira o, eserlerinde öyle esaslı kaideler ve metotlar tespit etmiştir ki, bunları tetkik ettiğiniz takdirde bütününün akıl ve ilme mutâbık ve muvâfık olduklarını biiznillah görüp seyredeceksiniz. Eserlerinde îmanî, dinî, ilmî hakikatleri gayet suhûlet ve kolaylıkla vuzuha kavuşturan öyle aklî ve naklî deliller serdetmiştir ki, ister istemez herkes hayrete düşmektedir.

Tesis ettiği ekol ise, milyonlarca insanın muhabbet ve şükranlarını celbetmiştir. O, milletinin saadet ve selâmeti için kendi huzur ve rahatını fedâ eden, her türlü meşakkate tahammül ile sabır gösteren mükemmel bir müessis ve pedagogdur. O, maârifi sadece bir tahsil ve tâlim olarak değil, başta bir terbiye meselesi olarak ele almış, yalnızca okuyan kesime değil, bütün insaniyete ilim ve irfan yolunu açmış ve hayatının sonuna kadar da bu yolu takip etmiştir.

Eğitim sahasındaki hastalıklar henüz derinleşmeden, yaralarımız büsbütün kangren hâlini almadan, ferdî ve içtimâî dertler buhran seviyesine gelmeden çok önce Bediüzzaman Hazretleri bu hastalıkların ızdırabını ruh ve vicdanında hissetmiş, tekrar tekrar düşünmüş, ızdıraplar içerisinde yanıp kavrularak, bu dertleri hem teşhis, hem teşrih[18] etmiştir. Bu teşhislerden bir kısmına kitabımızın birinci bölümünde yer yer temas edildi. Şimdi ise, Üstâdımızın bu husustaki diğer mülahazalarını takdime çalışacağız.


[1]       Erbab-ı ihtisas: Sahasında uzman olan kimseler.

[2]       Târik-i dünya: Dünyayı terk eden.

[3]       Nursî, Tarihçe-i Hayat, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 48.

[4]       Mücerret: Düşüncede var olan, zihinde soyutlama, tecrit yoluyla elde edilen, soyut.

[5]       Mütebahhir: Bir ilim dalında engin bilgiye sâhip bulunan, o dalın gerçek uzmanı olan âlim.

[6]       Şahap-misal: Meteor gibi yağan.

[7]       Berk-misal: Şimşek gibi, şimşeği andıran.

[8]       Hâzık: Usta, mahâretli.

[9]       Mücerrep: Denenmiş, sınanmış, tecrübe edilmiş.

[10]      Mübrem: Kaçınılmaz, vazgeçilmez, zarûri.

[11]      Tekemmül: Kemâle erme, olgunlaşma, mükemmel duruma gelme.

[12]      Medeniyet-i insaniye: İnsanlık medeniyeti.

[13]      Nûr-u tevhid: Her şeyi bir olan Allah’a vermekten kaynaklanan ve insanlara yol gösteren nur, aydınlık.

[14]      Mânâ-yı harfî: Harf mânâsı, bir şeyin kendisini değil de sanatkârını, ustasını, sâhibini bildirip tanıtan mânâ.

[15]      Saadet-i ebediye ve sermediye: Sonu olmayan, sürekli mutluluk; âhirette sonu olmayan Cennet mutluluğu.

[16]      Hakaik-i îmaniye ve Kur’âniye: Kur’ân ve îman hakikatleri, esasları.

[17]      Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 157-158.

[18]      Teşrih: Bir meseleyi bütün yönleriyle inceden inceye tetkik edip açıklama, açma, meydana çıkarma.

    Bu konuda geri bildirim bırakın

    • Değerlendirme
    X