Maârif, Gençlerimize Kendi Öz Kültürümüzü Benimsetmelidir
Maârifimiz, gençlerimize kendi öz kültürünü benimsetmeli, ilim ile mâneviyatı, Şark ile Garp’ı telif ve terkip cihetine gitmelidir. Bu milletin heyecan ve kuvvet kaynağı irfanıdır, kültürüdür, tarihidir, dinidir, dilidir. Çünkü bizim kültürümüz hikmet ve fazilet ile yoğrulmuş bir hazinedir. Asırlardan beri huşu ve vecd içerisinde îman ve ubudiyet ile örülmüş, nakışlanmış olan kültür ve medeniyetimiz, bu milletin kaftanıdır. Bu kaftanın sırtımızdan çıkarılması bizi soysuzlaştırır.
Maârifte tatbik edilen programlar, kendi kültürümüzle mütenasip olmalıdır. Bu programlarda, fikir ve gönül birliğiyle muhabbet-i millîye esas alınmalıdır.
Talebeler arasında kardeşlik ve muhabbetin tesisi zaruridir. Bu husus ihmale gelmez. Zira hayat ittihad ve ittifaktadır; ittihadın kuvvet ve devamı da uhuvvet ve muhabbet iledir. Malûm olduğu üzere her milletin devam ve bekası bunlara bağlıdır. Şu hâlde bunları tahkim etmek maârife ait vecibelerdendir.
Kültürümüzün istinatgâhı İslâm dinidir; Onun feyziyle sulanıp beslenmiş, gelişmiştir. Bizim kültürümüz, cihanbahâ[1] mücevherlerin membaıdır. Her biri bir irfan âbidesi olan bu mücevherler, hiçbir milletin vitrininde sergilenmemiştir. Bizim kültürümüzle Garp’ın kültürünü aynı mizanda tartmak, mukayese etmek hakikate muhaliftir. Çünkü bizim kültürümüz tevhide istinad eder, Garp’ın kültürü ise teslise dayanır. Bu sebeple onur kültür ve medeniyeti ölüdür, ruhsuzdur; onda beşeriyet için bir merhamet, bir istikamet, bir necat kokusu bulup teneffüs etmek imkânsızdır. İnsanlar arasındaki sevgi, dostluk, itimad gibi bütünleştirici hisleri silip atmıştır. Bizim kültür ve irfanımız ise vecd ve îman ile mezcedilmiş muhteşem ve lahuti bir hakikate mâliktir. Sadece Müslümanların değil, insaf ehli nice Garp mütefekkirlerinin de takdirini celbetmiştir.
Bizim kültür ve medeniyetimiz ilim ve hikmetle yoğrulmuş, kaynaşmıştır. Madde âlemine ruh nefhetmiş, cana getirmiş, îmanın zevk ve aşkını hissettirircesine ona işlemiştir. Sanatında bir zevk-i bedi’i oturtmuş, sanki taşa, ağaca ruh nefyetmiştir.
Yabancı kültürleri ezberleme yerine, kendi kültür ve âdetlerimizi yaşamalıyız. Dinî ve millî değerlerimizi Batı’nın dilinden değil, kendi tarihimizin sâdık lisanından öğrenmeliyiz. Gençliğimizi kendilerini murâkabe[2] şuuruna erdirmeliyiz. Onları, yapacakları icraatların âkıbetlerini önceden görecek, basiretli bir nesil hâline getirmek için olanca gücümüzle gayret etmeliyiz.
Avrupa’ya Bakışımız
Malûmdur ki, bir hakikati ilmî bir sûrette tahkik ve tetkik ederek noktası noktasına ortaya koymak hikmetin muktezası olduğu gibi, elde edilecek neticelerin vakıa mutabık olması için de hissiyattan tecerrüt edilmesi vicdanın gereğidir. Taa ki, hataya düşülmesin. Binâenaleyh bir insanı, bir milleti veya bir medeniyeti değerlendirirken de ve müsbet yönlerini, faydalı ve zararlı cihetlerini hesaba katarak değerlendirmek icab eder. Bizim Garp medeniyetine ve onun bir sembolü hâline gelmiş Avrupa’ya bakışımızda da bu esas hâkim olmalıdır.
Biz ne tanzimat edipleri gibi ölçüsüz bir Avrupa hayranı, ne de mutaassıp bir Batı düşmanı olabiliriz. Bunlardan biri ifrat, diğeri tefrittir. Avrupa’yı ne tamamen kabul ne de tamamen reddetmek akıl kârı değildir. Çünkü onun nefret edilecek cihetleri olduğu gibi, takdire şâyân güzellikleri de mevcuttur.
Garp Medeniyeti’ne tarafsız bir nazar ile baktığımızda şu husus hemen nazarımıza çarpar. Madde sahasında muvaffak olan Avrupa, ahlâk sahasında tedennî etmiştir. Bu bakımdan Avrupa hastadır. Onun te’sis ettiği medeniyet, insanların rûhî ve mânevî ihtiyaçlarına cevap verememiş, beşerin ızdıraplarını dindirememiştir. Bunun da en büyük sebebi, tahrif edilmiş bir dine körü körüne bağlanarak kendi insanlarına hidâyet kapısını kapamaları ve onları tevhitten uzaklaştırmalarıdır.
Avrupalıların en büyük hatalarından biri de, hürriyeti yanlış tefsir ederek kendilerini kayıtsız, sorumsuz zannetmeleri, ubudiyetten uzak kalmaları ve bunun hâsıl ettiği mânevî boşluğu doldurmak için de saadeti sefâhatte ve her nevi ile gayr-ı meşrû hevesatta aramalarıdır. Bu ise onlara kul olduklarını unutturan ve insaniyetlerinin sukutuna vesile olan büyük âfettir ve fertlerin îmanını, ahlâkının ve mâneviyetinin imhasını netice veren bir felakettir.
İşte nefret edilecek Avrupa bu Avrupa’dır. Medeniyet perdesi altında küfür ve dalâleti terviç[3] ederek bütün insanlığın ebedî saadetine ve hidâyetine engel olan Avrupa’dır. Her sahada husumeti körükleyen Avrupa’dır. İnsanları nefs-i emmarelerine mahkûm etmekle haysiyet ve şerefleri zedeleyen Avrupa’dır. İffeti, namusu, fazileti, ahlâkı söküp atarak, her dinde mukaddes sayılan aile mefhumunu zir-ü zeber eden Avrupa’dır. İşte size bir Avrupa ki, nefret etmemek mümkün değildir. Bu noktayı Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade ediyor: “Şark husûmeti, İslâm inkişafını boğuyordu, zail oldu ve olmalı… Garp husûmeti, İslâm’ın ittihadına, uhuvvetin inkişâfına en müessir sebeptir, bâkî kalmalı…”[4]
Evet, faziletten mahrum olan Avrupa’nın düştüğü ahlâksızlık çirkefine karşı çok dikkatli olunmalıdır. Nitekim bugün bu afatın tahribi karşısında Avrupa içtimâiyatçıları da büyük bir infial içindedirler ve bu hâle karşı kurtuluş çareleri aramaktadırlar. Onların ne dinlerinde, ne felsefelerinde ve ne de fünun ve medeniyetlerinde bulamadıkları ve bulamayacakları kurtuluş reçetesi Kur’ân’ın engin ve ulvî hakikatlerinde mevcuttur. İşte onların bizden alacakları ve bizim onlara vereceğimiz ancak bu hakikatlerdir.
Avrupa’nın elbette gıpta edilecek güzellikleri, ilim ve fünuna ait imrenilecek bediaları, akıllara hayret veren eserleri de vardır. Bunlara talip olmak, maârifimiz için zarurîdir, vâciptir. Zira biz, ilim ve fenni velev küfür diyarı olan Çin’de de olsa almamızı emreden bir peygamberin (s.a.v) ümmetiyiz.
Şu hâle göre maârifimize düşen vazife, Avrupa’yı topyekûn kabul veya reddetmek yerine, onun sanat ve terakkîyatından istifadeden, sefâhat ve rezaletinden ise uzak duran şuurlu bir nesil yetiştirmektir. Mazide, bu ölçü muhafaza edilememiş, şuursuz bir şekilde Avrupa’yı her şeyi ile kabul etme hatasına düşülmüş, neticede ferdî ve içtimâî hayatımızda tedavisi zor olan yaralar açılmıştır.
Bu noktada, şu hakikatin nazar-ı dikkate alınmasında zaruret vardır. Bir milletin fıtratına muvafık bir cereyan vermek eğitimcilerin en büyük vazifelerinden biridir. Yoksa yetiştirilen talebeler yabancı ideoloji ve cereyanların tesirinde kalır, millete zararlı unsurlar hâline gelirler.
Bu hususta, maârif vekâletine müşavir olmak üzere Amerika’dan getirilen John Dewey ismindeki bir profesörün, Ankara’ya geldiğinde gazetelere verdiği beyanatı o günkü Sebilürreşad mecmuasından aynen naklediyoruz:
“Türkiye’ye terbiye sistemlerini ıslah için gelmedim. Kendi program metotlarımı doğrudan doğruya tatbik etmek fikrinde de değilim. Eğer herhangi bir kimse bunu yapmak isterse; bu terbiye sistemi nazariyet itibariyle mevcudun en ekmeli bile olsa, yine kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur. Ben Türkiye’nin bir dostu ve O’nun teâlî ve terakkîsinin en büyük hayırhahı olduğumdan ne benim ve ne diğer memleketlerin tâlim ve terbiye metotlarını taklit etmek tehlikesine karşı müteyakkız bulunmanızı tenbih ve tavsiye ederim. Usûl-u tâlim ve terbiye bir memleketin arzu ve tecrübelerine müsteniden inkişaf etmelidir ve halkın hakiki ihtiyaçlarına tevafuk etmelidir.”
O günün devlet ve hükûmet yetkilileri, yabancı bir profesörün bizi teyakkuza dâvet eden bu sözlerine maalesef kulak tıkamışlar ve ecnebi eğitim metotlarını körü körüne taklit etme arzularından vazgeçmemişlerdir. Doğrusu bunun sırrı ve hikmeti henüz anlaşılmamıştır.
Evet, böyle bir tavsiye o gün nazar-ı itibara alınmadığından dolayı, bugünkü tehlike ve felaketlere maruz kalındı. Bugün maârifin perişan bir hâlde keşmekeşe düşmesinin en mühim sebebi; millî rûhumuzun hususiyetlerini, örf ve âdetlerini, hakiki ihtiyaçlarını asla nazara almayarak, ecnebi kültür ve medeniyetlerini, zarar ve faydalarını muhakeme etmeksizin kabul etmesidir. Bunun neticesi kendi inanç âdetlerinden kopan, başıboş ve anarşist bir nesil olmuştur.
Milletimizin ruh cevherine, örf ve âdetlerine istinad etmeyen tâlim ve terbiyenin faydadan ziyâde zarar getirdiği açık bir hakikattir. Hariçten ithal edilen tâlim ve terbiye metotları milletin maddî ve mânevî ihtiyaçlarını karşılayamadığından, halk maârif müessesesine hakkıyla ısınamadı ve itimad edemedi.
Halk kendi rûhuna, kendi bünyesine uygun bir terbiye, bir tâlim istiyordu. Maatteessüf gerek idarecilerimiz, gerek maârifçilerimiz bu ihtiyacı hakkıyla yerine getiremeyip halkı tatmin edemediler.
Tahsil gören gençlerimiz, ecdadının rûhuna, inanç ve ananesine yabani kaldılar. Dimağlarını istila eden yabancı cereyanlar, kalp ve ruhlarını tesir altına aldı. Fikren ve vicdanen millî ruhtan uzaklaştılar. Bunun neticesi olarak halkla münevver zümre arasında ikilik meydana geldi. Bu hâl halkımızın ızdırabını artırdı; hayallerini inkisara[5] uğrattı. Herkeste me’yusiyet ve ızdırabın âsarı göründü. Birçok insanımız böyle bir tahsilden ise cahil kalmayı tercih ettiler. Bu ise millet ve memleket için büyük bir zarar oldu.
İşte bu milletin rûhunu, örf ve âdetlerini nazar-ı itibara almayarak gençliğe yabancı bir terbiye vermenin tevlid ettiği âkıbet bu oldu.
Malûmdur ki Asya’da, Avrupa kültüründen tamamen ayrı, başka bir ruh ve terbiye sistemi mevcuttur. Yani, bu iki dünya arasında itikat, inanç, kültür, ahlâk, örf ve an’ane nokta-i nazarından birbirine kıyas edilemeyecek kadar esaslı farklar vardır. Bu noktalarda, Müslümanların onlardan alabileceği, istifade edebileceği hiçbir şey yoktur. Bilakis, onların Müslümanlardan istifade edecekleri çok şey vardır. Zira insanlığın en mühim ve en mükemmel medeniyetini İslâm dini ihtiva etmektedir. İslâmiyet ebedî huzur ve saadetin yegâne kaynağıdır. İnsanın bütün istidat ve kabiliyetlerinin tam mânâsıyla inkişafı ancak İslâm dininde mümkün olur.
Beşer yakın bir istikbâlde bu dinin mahiyetini idrak etmekle mânevî bir inkılap yapacak, efkâr ve hissiyatını ona tâbi kılacaktır. Evet, Avrupa buna hazırlanıyor. Böyle bir intibahın emarelerini görüyoruz.
Âlemde ifrat ve tefrit ile hâkim olan cereyanların hiçbiri Avrupa insanının rûhunu tatmin etmiyor, edemez de. Bugün dünyada var olan bu cereyan ve sistemlerin hangisine dikkat edilse, artık mevsimlerinin geçtiği, ömürlerinin tükendiği ve akamete uğradıkları görülür.
Bu bakımdan geç de olsa rûh-u beşerde hakiki bir inkılâp olacaktır. Zira insan rûhunun sadece maddeten terakkî ile saadete kavuşması ve huzur bulması mümkün değildir. Bu nokta-i nazardan Avrupa’da bu değişim bir zaruret hâline gelmiştir ve yakın bir zamanda tahakkuk edecektir.
Fakat, Avrupa’nın bu intibahında en büyük vazife Âlem-i İslâm’a, bilhassa bizlere düşmektedir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin buyurduğu gibi: “Eğer biz doğru İslâmiyet’i ve İslâmiyet’e lâyık doğruluğu ve istikameti göstersek, bundan sonra onlardan fevc fevc dâhil olacaklardır.”[6]
Bu hususta da en büyük vazife yine maârifimize düşmektedir.
Hülâsa: Batı âlemi, öteden beri bütün vesileleriyle, medeniyetiyle, felsefesiyle, fünûnuyla, servetiyle, zekâsıyla, misyonerleriyle bu millete karşı bir kültür savaşı vermiş ve onun mâneviyatını söküp atmak için elinden gelen bütün gayreti göstermiştir.
Biz bunun acı neticelerini, zehirli meyvelerini tattık. Batı kültürü birçok ailenin haysiyet ve şerefini derinden derine yaraladı. Birçok gençlerimizin îmanlarına ve hayatlarına mal oldu. Memleketin huzur ve âsâyişini de zir-ü zeber etti. Milleti böyle müfrit ve yabancı ideolojilere teslim ederek memleketin huzur ve âsâyişini tahrip ettirmek şeâir-i millîyemizin[7] neresinde var? Vatanperverlik, milletperverlik sadece mücerret bir sözle olmaz! İnsanın bu hakikati hakkıyla hayatına tatbik etmesi icab eder. Milletin ittihat ve ittifakını vikaye[8] ve onu temin edecek vesileler dinimizde, örfümüzde, âdetimizde, hâsılı zengin kültür kaynaklarımızda mevcuttur. Bunların bu sefih emellerine engel olmak için tek çare gençlerimizin kalbinde kendi öz kültürünü hâkim kılmak ve onu tahkim ve takviye etmektir. İslâmiyet’i bütün ulvîyetiyle gençlerimize anlatmaktır, fertlerin kalp ve ruhlarını îman ile parlatmaktır. Bu nûr-u îman kalplerde ne kadar parlarsa, milletimizin istikbâli de o derece aydınlık olacaktır.
Bu hakikat, dikkatli bir şekilde daima göz önünde bulundurulmalıdır. Çünkü bu milleti saadet ve selamete götürecek bu hakikatlerdir. “Bir tane hakikat bir harman hayâlâta müreccah”[9] olduğundan, artık maârifimiz bu hakikatlere sımsıkı sarılmalı, millî bünyemize uymayan, içtimâî yapımıza zarar veren yabancı hayalât ve tasavvurlardan itina ile kaçınmalıdır. Politikasını Anadolu insanının mizacına, rûhuna uygun biçimde tanzim etmelidir.
Hayatım boyunca elde ettiğim tecrübelerimin bana verdiği ders şudur ki: Bugünkü içtimâî yaralarımızın hepsinin temelinde Anadolu insanını lâyıkıyla tanımama, onun rûhuna yabancı kalma ve değer hükümlerine ters düşme yatmaktadır. Bugüne kadar ne siyasilerimiz, ne içtimâiyatçılarımız ve ne de edebiyatçılarımız Anadolu insanının rûhuna inemediler. O’nun pak vicdanının sesini dinleyemediler. O neden memnun, neden mesrur olur ve neden incinir, neden muzdarip olur bilemediler yahut bilmek istemediler.
Anadolu insanı son derece fedakârdır, vefakârdır, celâdetlidir, şehâmetlidir. Onun kalbi hürriyet ve vatan muhabbetiyle doludur. İtaat ve sabırda benzeri dahi yoktur. O, mazinin değerlerini daima göz önünde tutarak hâl ve istikbâlin muhasebesini yapar, istikbâle güvenle bakar, baktırır, ışık tutar, tutturur. Muvaffakiyete giden yolunu bizzat kendisi çizer.
Anadolu insanı, mâzinin kültür ve irfanını büyük bir mesuliyet duygusuyla omuzlarında şerefle taşımış ve bize kadar ulaştırmıştır. Şimdi maârifimize düşen en büyük vazife, onun rengini, şeklini, kokusunu, damgasını benliğimize iyice nakşettikten sonra, bu şerefli emaneti yeni nesillere tevdî[10] etmektir.
[1] Cihanbahâ: Dünyalar kıymetinde.
[2] Murâkabe etmek: Bakıp gözetmek, gözaltında bulundurmak, denetlemek.
[3] Terviç: Bir düşünceyi tutma, tuttuğunu belirtme, destekleme.
[4] Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 133.
[5] İnkisar: Gücenme, kalp kırılması.
[6] Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 84.
[7] Şeâir-i millîye: Millete ait ve mahsus olan âdet ve işler.
[8] Vikāye: Koruma, gözetme.
[9] Nursî, Mektubat, s. 473.
[10] Tevdî: Teslim etme, emânet etme, verme.

Bu konuda geri bildirim bırakın