Maârif, Gençliğimize Tarih Şuuru Vermelidir
Maârifimizin başta gelen vazifelerinden birisi de; tarihî hâdiselerin muhasebe ve muhakemesini yaparak, gençlerimizin şanlı ecdadımızla irtibatını temin etmesidir.
Tarih, sadece harpleri, vak’aları olduğu gibi nakletmek değil, bir milleti millet yapan değerleri daima canlı tutarak gelecek nesillere aktarıp ebede kadar şeref ve izzetle yaşatma sanatıdır.
İnsanlar geçmiş zamanın hatıratı ile zaman zaman neşeyab oldukları gibi, milletler de mazinin irfan ve şehâmetini yâd ederek maddî ve mânevî hayatlarını inkişaf ettirirler. Milletlerin sergüzeşt-i hayatları, kültür ve medeniyetlerinin inkişaf seyri en açık bir sûrette tarihin sahifelerinden okunabilir. Zira zihinler nisyan ile malûl olsa da, hakikatler tarihin yapraklarındadır.
Buna binâen, tarihin her millet için pek büyük bir ehemmiyeti vardır. Hususen mazisi ihtişamla ve insanî meziyetlerle dolu bir millet, tarihinden ayrı düşünülemez. Ebed müddet yaşamak arzu ve gayretinde olan yüksek seviyeli, akl-ı selim sâhibi ve millî şuura sâhip bir milletin, tarihini yaşatması onun için hayatî bir vecibedir. Milletlerin intibah ve inkişafında mâzilerinin pek büyük bir tesiri olduğu şüphesizdir. Bediüzzaman Hazretleri: “Zaman-ı mâzi,[1] zaman-ı müstakbel[2] tohumlarının mahzeni ve şuûnatının[3] âyinesi olduğu gibi; müstakbel dahi mâzinin tarlası ve ahvâlinin âyinesidir.”[4] ifadesiyle çok engin bir hakikati dile getirmiştir.
Tarih bir milletin mihengidir, mizanıdır; bir mukayese unsurudur. Hangi sebeplerle yükselip zirveye çıktığımızı ve yine hangi sebeplerle gerileyip sukut ettiğimizi fehmetmek için tarihe vukufiyet şarttır. Bu nokta-i nazardan tarihimiz yeni nesle ibretengiz ve ihatalı bir nazarla ders verilmelidir. Tarihin muhakemesi ve felsefesi derinden derine tetkik ve tahlil edilmelidir. Kur’ân-ı Kerim, peygamberlerin (a.s.) kıssalarını zikrederek, mü’minleri tarihten ders almaya dâvet ettiği gibi, birçok âyet-i celilede de:
قُلْ سٖيرُوا فِي الْاَرْضِ ثُمَّ انْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبٖينَ
“Yeryüzünde seyahat ediniz, sizden önce gelip geçen kavimlerin hâline ve yalancıların âkıbetine ibretle bakınız.”[5] mealindeki emirleriyle onlara, tarihte cereyan eden hâdiselere nazar-ı ibretle bakmalarını, inceden inceye tahkik ve tahlil etmelerini ferman buyurmuştur.
Şu da ehemmiyetli bir noktadır ki; tarih sadece harplerden, muzafferiyetlerden, mağlubiyetlerden ibaret olmayıp, milleti millet yapan unsurların mecmuasıdır. Bu unsurlar; din, dil, kültür, örf ve ahlâk gibi mânevî değerlerdir. Evet, bir milletin tarihi, o milletin dinî, millî, içtimâî irfan ve kültürünün bir hazinesidir. Bu sebepledir ki, tarihi bu değerlerle beraber mütâlaa etmek gerekir.
Bütün muzafferiyetlerin, terakkîlerin temelinde bunlar yatmaktadır. Bu değerler her milletin mânevî hayatının meşaleleridir. Tecrübe edilmiş bir hakikattir ki, mânevî meşaleleri sönen bir milletin hayatı gevşer, kanı kurur, bedeni felce uğrar, belki de izmihlâl ve inkıraza[6] gider.
Milletlerin ferdî ve içtimâî tekâmüllerinde tarihin tesirini inkâr etmek mümkün değildir. Tarih; dinî ve millî heyecanın, azim ve iradenin nurlu bir pınarıdır. Bu pınarı ihmal etmeyen, kurutmayan bir millet âb-ı hayat membaını bulmuş olur, ebediyen zinde, dinç ve genç olarak yaşar.
Mâzi ile istikbâl arasındaki köprüyü kuramayan ve tarih şuurundan mahrum kalan milletler, daima tedennîye[7] ve inkıraza mahkûmdurlar. Tarihini bilmeyen, kendini tanımayan, gerçek değerlerini anlamayan bir millet kendini dünyaya tanıtamaz. Şu hâle göre tarihten kopan bir millet bu hakikatleri, bu hazineleri perdelemiş ve neticede istikbâlini zulümat içerisinde bırakmış olur. Evet, hâli kurtaran, istikbâli tenvir eden harikalar, mâzinin derinliklerinden alınır. Tarihini ihmal eden, mâzisini zulümat içerisinde bırakan bir millet, istikbâlini karanlıklara mahkûm etmiş olur. Acaba karanlıklar içerisinde terakkî ve tekâmül etme ihtimali var mıdır?
Şükür ve iftihar ile söyleyebiliriz ki; bizim tarihimizden daha zengin, daha engin, daha şerefli, daha medenî, daha feyyaz bir tarih yoktur. Milletimiz için en mühim tehlike, bu şerefli tarihiyle arasında rûhî ve hissî bir uçurumun bulunmasıdır. İstikbâl, ancak bu uçurumun süratle doldurulmasıyla garantiye alınabilir. Bu uçurumun dolması için, maârifimizin tahkikî îman sâhibi, iradeli, iffetli, yüksek seciyeli, mâzi ile hâlin muhasebesini yapabilecek, dirayetli bir nesil yetiştirmesi lâzımdır. Taa ki kaybettiğimiz cevheri, ilmin ve irfanın ışığında bulabilelim. En sağlam, en derin ve en metin yol bu olsa gerektir. Elbette bir millet için ilimde, irfanda teceddüt etmek, medeniyeti geliştirmek zaruridir. Fakat bu teceddüt, o milleti rûhundan koparmamak, ona mâzisini, tarihini unutturmamak şartıyla fayda verir. Selâmetli ve emniyetli yol; ecdadın rûhunu tahlil, seciyesini tetkik ederek teceddüde adım atmaktır. Evet, şanlı ecdadımızın üstün meziyetlerini, ulvî seciyelerini tarihin derinliklerinden, asırların mâverasından çıkarıp yazmak ve bunları yeni nesile anlatmak elbette büyük bir hizmettir. Bununla beraber bu güzel seciyeler ferdî ve içtimâî hayatımızın kayyumu olmalı, fikirleri fikrimiz, gayeleri gayemiz, ruhları rûhumuz, dâvâları dâvâmız, izleri yolumuz olmalıdır.
Tarihte güzide eserler meydana getiren milletimiz, kıyâmete kadar payidar olmaya lâyıktır. Bu vadide en büyük vazife maârifimize düşmektedir. Şuurlu ve sistemli bir maârif politikasıyla bu millet yeniden eski şehâmetine[8] erişebilir.
Silkinip kendine dönme, derlenip toparlanma şuuru bu milletin çekirdeğinde mevcuttur. Tarihte Selçuklu Hânedanı’nın izmihlâlinin akabinde Osmanlı Hânedanı’nın hemen ihyâsı, bunun en büyük şâhididir.
Dâhili ve harici rüzgârların tesiriyle Selçuklu Hânedanı’nın âhengi sarsıldı, nizamı bozuldu ve neticede hânedan çözüldü. Fakat hânelerin, aile ocaklarının bünyesi sağlamdı; âhengi, nizamı yerinde idi. Fertler salâbetliydi, faziletliydi; ruhlarında cihanşümûl bir İslâm imparatorluğu ideali hâkimdi. Bu yüzden Selçuklu saltanatı çözülür çözülmez hemen yerine, küçük bir beylikten koca bir Osmanlı Saltanatını çıkardılar ve asırlarca ihtişamlarını sürdürdüler.
Burada ehemmiyetli bir sual akla gelmektedir: Acaba bunların ruhlarına bu şevki, bu enerjiyi kimler üfledi? Bu teşebbüs fikrini nereden aldılar? Yetmiş iki sınıfı bir pota içerisinde eritip, pişirip terbiye eden ve devletler arasında en yüksek seviyeye çıkaran, asırlarca kıtadan kıtaya hükümferma olan bir Devlet-i Âliyeyi nasıl ihyâ ettiler?
Cenâb-ı Hakk rahmetinin muktezası olarak, Anadolu’ya; Edebaliler, Mevlânâlar, Yunuslar gibi nice necip sîmâlar, ziyâdar mürşidler, harikulâde zekâya sâhip âlihimmet mütefekkirler ihsan etti. İşte bu âlicenap zâtlar, milletin mânevî mimarları ve rehberleri oldular. Bunlar, tarihimizin semâsında ufûl etmeyen fazilet yıldızlarıdır. Tarihimiz bunlar sayesinde Avrupa ve Amerika gibi milletlere nasip olmayan, seciyeli ve seviyeli bir şeref kazanmıştır. Amerika henüz keşfedilmemişken, Ruslar canavarlar gibi birbirlerine saldırırken, Avrupa cehâlet sisi altında, zulüm ve vahşetin cehenneminde kavrulurken, ecdadımız hikmet ve adaletin, ilim ve irfanın, şan ve şerefin şâhikasındaydılar. İftiharımıza vesile olan böyle fazilet âbideleri eğer Avrupa milletlerinin tarihinde olsaydı, onları altın harflerle yazar, yıldızlar kadar levhalar yapar, semâlara kadar yükseltirlerdi. Hamiyet-i diniye ve millîye sâhibi bir edibimiz Avrupalının bu hissiyatına tercüman olma sadedinde şöyle diyor: “İngiltere, Hindistan’ı kaybetmekle büyük bir zarara uğradı, lakin yıkılmadı. Fakat Shakespeare’i kaybetseydi, dünya haritasından silinebilirdi. Biz ise hem Bağdat’ı elden aldırdık, hem de Fuzûlî’yi kaybettik.”[9]
Maalesef bizde ise tarihimizin semâsında celâdetiyle, irfan ve îmanıyla parıldayan nice fazilet güneşleri nisyan bulutlarıyla perdelenmiştir. Bu perdeleri kaldırmak, bulutları dağıtmak maârifimiz için bir vazifedir. Taa ki, mâzinin ihtişamını, meziyetlerini bütün berraklığı ile gösterelim, yeni nesile tarihin sâdık lisanıyla yaprak yaprak okutalım, anlatalım. Böylece şanlı tarihimizin hakkını yeniden iade etmiş oluruz. Onun hakkını vermeden, onun zevkini tam yaşamadan, yalnız bugünün zevk ve neşesini hissedip duymak milletimizi ebed müddet yaşatamaz.
Bugün hepimize düşen ortak vazife, cihana fazilet misâli olan asil milletimizin, şahsiyet-i mânevîyesine, irfanına, inancına, örfüne, âdetine hürmet etmek ve onu yaşayıp yaşatmaktır. Buna hem dinen, hem de vicdanen mecburuz. Eğer biz dört başı mamur, sağlam, şerefli ve haysiyetli bir hayatla ebediyyen yaşamak istiyorsak; tarihimizden, ecdadımızdan bize miras kalan şu maddî ve mânevî hazinelerden azamî derecede istifade etmek mecburiyetindeyiz. Cidden şu necip milletin sergüzeşti hayatı haşmetli, şerefli ve zevkli menkıbelerle dolup taşmaktadır. Bunlar kıyâmete kadar söylenip yazılsa bitmez. Fakat maalesef bu hazinelerin kapıları kapalıdır. Bu kapıları açmak şu millet için zarurî bir ihtiyaçtır. Milletin bu zarurî ihtiyacını temin etmek en başta eğitimcilerin vazifesidir. Bu millî ve tarihî vazifeyi yerine getirmedikçe hamiyetten, âlicenaplıktan, milliyetperverlikten dem vurmak abestir, mânâsızdır.
Millet olarak daima teâlî ve terakkî etmek için ecdadımızın sergüzeşti hayatını inceden inceye araştırıp tahlil etmemiz icap eder. Zira ecdadımız örf, âdet ve mukaddesatına itina ve itibar göstermekle terakkî etmiştir. Rûhunda sarsılmaz bir îman, bünyesinde lâyemut bir irade taşıyan bu necip millet hiçbir vakit ve hiçbir sûretle ölmemiş ve öldürülememiştir. Evet, en müthiş ihanetlere, desiselere, adavetlere ve sadmelere rağmen bu millet sarsılmaz bir azim ve örfüne, tarihine, mukaddesatına sâhip çıkarak eğilmemiş, yüce dağlar gibi ayakta kalmayı başarmıştır.
Bin seneden beri İslâmiyet ve insaniyete kemâliyle hizmet eden şu asilzâde millet, bütün hile ve desiselere rağmen özünden, cevherinden uzaklaşmamış, aslına bağlılıktan vazgeçmemiştir ve geçmez de.
Tanzimat’tan bu yana milletimizi bu ruhtan, bu cevherden, bu merkezden uzaklaştırmak için büyük gayretler gösterildi. Çeşitli entrikalarla bu milleti kısmen de olsa merkezinden bir derece uzaklaştırdılar; fakat yörüngesinden çıkaramadılar. Bugünkü nesil, bu tehlike ve desiselere karşı çok daha uyanık ve dikkatlidir. Artık yabancı kültürlere peyk[10] olmaktan kurtulup, kendi öz mihverinde hareket etme zaruretini idrak etmiştir. Zaten mesele, gençlerimizin hamiyet-i diniye[11] ve millîye[12] ile intibahıdır. Ancak bu sayede istikbâle endişesiz bakabiliriz.
Hülâsa: Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hazretleri, hiçbir millete nasip olmayan şeref ve iftiharla dolu bir tarihi bize bahşetmiştir. Eğitimcilerimizin en birinci vazifesi, ecdadımızı yücelten, ilim ve irfanın zirvelerine çıkaran, insanlık âlemine taç eden ve onları zaferden zafere koşturan o ulvî rûhu yeniden ihyâ etmektir. Onları saadet ve huzura kavuşturan hakikatleri gençlerimizin akıl ve mantıklarına, kalp ve vicdanlarına nakşetmektir. Eğer mâziyi yücelten ruh bu milletin evlatlarına nefhedilirse, Anadolu insanı şüphesiz kısa zamanda harikalar gösterecektir. Çünkü milletimizin mayasında bu cevher mevcuttur.
Evet, tarihini bilmeyen, mefâhir[13] ve ananelerine bigâne kalan gençlik, elbette ki mâzi ile âti arasında köprü vazifesi göremez. Böyle bir gençliği bekleyen tek şey, anarşi ve terördür. Dini, dili, mâzisi elinden alınmış bir gençlik muhakkak ki, düşmanların tuzaklarına düşer ve onların insafsız pençelerinden kurtulamaz.
Eğer biz o şanlı ecdadın torunları olarak ebed müddet yaşamak istiyorsak, onları yücelten ruh ve mânâyı hayatımıza tatbik etmek mecburiyetindeyiz. Şu bir hakikattir ki; bir insanın malından hatta canından fedakârlığı bir âlicenaplık sayılsa bile, mukaddesatından fedakârlığı hıyanettir, cinayettir.
Evet, maârifimizin en önemli bir vazifesi mâzimizden coşup gelen kudret kaynaklarını, milletin efkârına, rûhuna, kalbine içirmesidir. Gençlerimizi sefâhatten, başıboşluktan kurtarıp, onlara bir hedef göstererek dâvâ sâhibi yapmasıdır. Çünkü tarihini, mâzisini inkâr ve tahrip eden, elinde bir ölçüsü olmayan bir toplum, haricî fırtınalara karşı mukavemet gücü bulamaz.
Gençliği şuursuzluk âfatından, sefâhat bataklığından çıkararak îmanına, Kur’ân’ına, tarihine yeniden bağlayacak en büyük kuvvet, maâriftir. Bu millet, bu mühim misyonun gerçekleşmesini her zaman maâriften beklemektedir. Öğretmenler öğrencilerine bu hakikatleri anlatmalı, kitaplar bu ibret sahnelerine sayfalarında yer vermeli ve programlar bu temel üzerine oturtulmalıdır.
Bugünkü sıkıntılarımıza çare olması bakımından Osmanlı Hânedanı, gençliğimize hakkıyla tanıtılmalıdır!
Tarihte her türlü terakkî, tekâmül ve milliyetin müessisi şuurlu ailelerdir. Bu özelliklere sâhip aileler büyük devletler kurmuşlardır.
Osmanlılar, ailenin mahiyet ve ehemmiyetini çok iyi anlamış, onun vazife ve mesuliyetini tam idrak etmişlerdir. Onların ruhları hikmet ve fazilete âşıktır. Onlara göre, terbiyeden nasibini almayan ilim ve sanat nâkıstır. Bu bakımdan onlar, nice hikmetşinas filozoflar, adaletli hâkimler, edepli edipler, dehâ derecesinde mütefekkirler ve kahraman kumandanlar yetiştirmişlerdir. Zaten bir milletin terakkîsi de bu gibi mümtaz şahsiyetlerin yetiştirilmesiyle mümkündür.
Osmanlı’da ilim ve terbiye yalnız mekteplere münhasır değildi. Her aile bir irfan ocağı, bir terbiye ve ahlâk membaı idi. Ahlâkın, faziletin ve îmanın kal’ası olan aileler hariçten gelen her türlü menfî cereyana karşı kapılarını sımsıkı kapamışlardı.
Osmanlı aile sisteminde yetişen insanların seciyelerine inceden inceye dikkat edilirse, onlarda celâdet, şehâmet,[14] hamiyet, ahde vefa, istikamet, şecaat, vakar, iffet, şefkat, merhamet, tevazu gibi milletin devam ve bekasının teminatı olan yüksek vasıflar müşâhede olunur. Onlar bu necip millet için mânevî bir sermayedir. Osmanlı ailesinin şeceresi birçok harikalarla doludur.
Malûmdur ki, insanî faziletlerin, ulvî meziyetlerin en yükseği buhran zamanlarında görünür. İşte Osmanoğulları’nın tehlike ve buhranlar karşısında gösterdikleri metanet ve mukavemet akılları hayrette bırakacak kadar yüksektir.
Bu zümre-i nâciyenin[15] himmeti; Selçuklu Hânedanı’nın yıkılmasından sonra feverana gelerek, o müthiş buhranları, vahim tehlikeleri biiznillah bertaraf etti. Artık fütuhat ve terakkî devrinin temelleri atıldı. Şehâmet ve celâdet meydanları önlerine açıldı. Bu şuur ile ülkelerine yeni yeni kıtaların iltihak[16] etmesini sağladılar. Akla hayret verecek derecede büyük zaferler birbirini takip etti. Bir taraftan himmet ve kılınçlarıyla düşmanları bertaraf ederken, diğer yandan ilim ve irfan nûruyla ufuklardan cehâlet bulutlarını izale edip, bütün insanlığa ve tarihe şeref ve necâbet[17] bahşettiler.
Osmanoğulları bu küre-i arz üzerindeki devletlerin en güzelini kurdular. Tarih bu milletin irfanında inkişaf ettikçe, bu devletin azameti hakkıyla tezâhür edecektir. Onlara bu payeyi kazandıran İslâm dinidir. Onlar İslâm’ı akıl ve mantıklarının mizanı ile tahkik ve tetkik ettiler ve insaniyetin aradığı ulvî hakikatleri onda buldular. Beşerin hayır ve saadetine, âhenk ve huzuruna vesile olan prensipleri onda görerek onun fıtrî ve umumi bir din olduğunu idrâk ettiler. İttihat ve ittifakı, nezâhet[18] ve zerâfeti, hürriyet ve adaleti, şefkat ve merhameti onda buldular. İ’lâ-yı kelimetullah[19] gibi mukaddes bir gayenin aşkıyla cihad meydanına atıldılar. Ve İslâm’ı, vicdanlarının ezelî bir mâşukası olarak kucakladılar; onun yolunda, onun uğrunda canlarını, mallarını fedadan çekinmediler. Ulvî fütuhatlar ve zaferlerle cihana ilim, irfan, şehâmet ve celâdet yağdırdılar. İrfan âleminde derin izler bıraktılar. Âlem-i İslâmiyet’e şerefler bahşettiler. Ruhlarda, fikirlerde büyük icraatlar yaptılar. İnsanları cehâletin ve hurafatın karanlık gecelerinden, ilim ve irfan sabahına çıkardılar.
Ülkenin her köşe ve bucağında ilim ve irfan devri bütün şa’şaası ile tecellî etti. İlim ve fazilet erbabına pek yüksek paye verildi. İnsaniyetin gıpta ve hayranlıkla takdir ettiği nice mürşitler, mâneviyat sultanları, mütefennin âlimler, dehâ derecesinde şairler, kahraman kumandanlar yetiştirdiler. Hâsılı bu necip milleti kemalâta, fazilete, mârifete isal ettiler.
Bu hususta Anadolu’yu derin gaflet uykusundan uyandırdılar. İlim ve irfan ile ihyâ ve irşat ettiler. Cihanda ebede kadar sönmeyecek bir şule-i mârifet yaktılar.
Osmanlılar, devletin en sağlam istinâdgâhının maârif olduğunu çok iyi idrak etmişlerdi. Bu milletin topyekûn inkişâfının ilim ve fünun ile olabileceğini iyi biliyorlardı. Onlara göre ilim ve irfana mensubiyet her şeyin üstündeydi. Asırlarının ihtiyaçlarını âhenkli bir tarzda temin eden medreseler kurdular. Bu medreseler asırlar boyu siyasî, idarî, içtimâî ve kültürel hayatın menşei ve kuvveti oldu. Bu milletin teâlî ve terakkîsinde mühim hizmetler îfâ etti. Osmanlı tarihini şereflendiren ulemâ ve ümerânın tamamı bu nurlu medreselerin mahsulleridir.
Maârifimizin şânındandır ki, cihan tarihinde bir eşi ve dengi olmayan ve altı asır bu necip milletin hizmetinde bulunan Osmanlı Hânedanı’nın ehemmiyet ve değerini bu yeni nesle hakkıyla anlatsın.
Böyle bedihî ve böyle parlak fütuhatları yapan ve tarihimizi şereflendiren, kutsî sancağımızı dünyanın bütün kıtalarında, Asya’nın şahikalarında, Avrupa’nın yaylalarında, Afrika’nın çöllerinde kemal-i şehâmet[20] ve izzetle dalgalandırarak, bu milletin şan ve azametini yıldızlara yükselten bu cihanbahâ[21] kahramanlar, gençlerimizin kalplerinde lâyık oldukları yeri mutlaka almalıdırlar.
Küçük bir Kayı aşiretini cihangir bir devlet hâline getiren Hüdâvendigâr’ın, Fatihlerin, Selimlerin o harika metâneti, vefakârlığı ve fedakârlığı nereden aldıkları muhakeme edilmelidir. Bu nevvar[22] dimağların ve âteşin ruhlu kahramanların her biri birer ilham kaynağıdır. İşte bunların kabiliyet ve istidatlarının ayrı ayrı tahlil ve tahkik edilmesi istikbâlimiz açısından büyük bir ihtiyaçtır.
Bu milletin en şanlı ve itibarlı devrelerinin hiçbir kuvvet ile silinmeyecek mefâhirlerini[23] bize hediye eden o âlicenap insanların, garazsız ve ivazsız hizmetlerini kıyâmete kadar takdir ve hürmetle yâd edip, nesilden nesile nakletmek insanî bir vecibedir. Tarih sahnesinde, insanlık huzurunda mesul olmamak için bu hânedan-ı âliyenin bu necip millete ettikleri hizmeti her zaman hatırlamak ve hatırlatmak, maârifimizin bu millete bir borcudur. Bu bizim için bir kadirşinaslık olduğu gibi, gelecek nesillerin aynı ruh, aynı şuurla yetişebilmeleri açısından da bir zarurettir.
Meselâ, Sultan Fatih Hazretleri bu hânedanın yetiştirdiği sultanlardan biriydi. Peygamberimizin (s.a.v.) medh-ü senâsına mazhar olmuş basiretkâr bir dehâya sâhipti. İhtiras ve nefsanî arzuları ile hiçbir zaman hareket etmemişti. Osmanlı sultanları içinde Hz. Ebû Bekir’e (r.a.) en çok benzeyen sultan Fatih idi. O yüce sultanın; hem bir hükümdar, hem bir serdar, hem bir sanatkâr, hem bir kumandan, hem dehâ derecesinde bir mütefekkir olma makamına nasıl ulaştığı, bu ilhamı nereden aldığı inceden inceye tetkik ve tahkik edilip ortaya konulmalı ve nesl-i cedidin[24] nazar-ı dikkatine arz edilmelidir. Bu, istikbâlimiz açısından hayatî bir meseledir.
Sultan Selim de harika bir insan olup, birçok meziyetleri şahsında cem etmişti. Cesaret ve celâdet gibi zekâsı da harika idi. Necip İslâm milletine yeni bir aksiyon, yeni bir hayat, yeni bir kan bahşederek ecdadının arzu edip de yapamadığı nice fütuhatlara ve zaferlere muvaffak oldu. Birçok ulemâ kendisinin müceddid olduğunu ifade etmişlerdir. Osmanlı padişahları içerisinde Hz. Ömer’e (r.a.) en çok benzeyen Selim Han Hazretleri’ydi.
Diğer Osmanlı sultanlarının her birisi de gelecek nesillere örnek olacak ve istikbâlimize ışık tutacak birçok meziyetlere sâhipti. Sultan Bayezid-i Veli’nin salâhat ve takvâsı, Murad Hüdâvendigâr’ın şecaat ve heybeti ve ince basireti, Sultan Abdülhamid’in siyasî dehâsı gibi…
Elhâsıl: Bu muazzam Osmanlı rûhunu inkişaf ettiren âlimlerin, padişahların, askerlerin ve halkın nasıl bir eğitimden geçtiği araştırılmalı, bugünün buhranlarına, problemlerine çare olarak sunulmalıdır.
Osmanlı Hânedanı bu muazzam devleti nasıl kurdu, hükmünü nasıl yürüttü, riyaseti altında toplanan ayrı ırklara mensup, muhtelif medeniyetleri temsil eden ve farklı diller konuşan milyonlarca insanı birbiri ile nasıl kaynaştırdı. Bütün bunlar merak ve heyecan ile tetkike değer mühim meselelerdir. Hayat-ı içtimâîyenin her bir şubesi ile alâkalı böyle bir tarihi canlandırmak için maârifimiz gerekli bütün himmet ve gayreti göstermek mecburiyetindedir.
[1] Zaman-ı mâzi: Geçmiş zaman.
[2] Zaman-ı müstakbel: Gelecek zaman.
[3] Şuûnat: Hâller, hâdiseler.
[4] Nursî, Sözler, s. 254.
[5] En’âm, 6/11.
[6] İnkıraz: Bitip tükenip yok olma, sonu gelme, çökme, yıkılma.
[7] Tedennî: Gerileme, derecesinden düşme.
[8] Şehâmet: Zekâ ile beraber olan cesâret, aklın kontrolünde olan yiğitlik.
[9] Samiha Ayverdi, Millî Kültür Mes’eleleri ve Maârif Davamız, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1976, s. 204.
[10] Peyk: Birine tâbi olan, bağlı bulunan.
[11] Hamiyet-i diniye: Dini korumak ve yüceltmek maksadıyla çalışma.
[12] Hamiyet-i millîye: Millî fedakârlık, millî koruma duygusu ve gayreti.
[13] Mefâhir: Övünülecek, iftihar edilecek şeyler.
[14] Şehâmet: Zekâ ile beraber olan cesâret, aklın kontrolünde olan yiğitlik.
[15] Zümre-i nâciye: Kurtulmuşlar, felâh bulmuşlar topluluğu.
[16] İltihak: Katılma, eklenme.
[17] Necâbet: İyi ve temiz bir soya mensup olma, soyluluk.
[18] Nezâhet: Ahlâk temizliği, temizlik, saflık.
[19] İ’lâ-yı kelimetullah: Allah’ın ismini, dâvâsını yüceltme, yayma; İslâm hakikatlerini yaymaya çalışma.
[20] Kemal-i şehâmet: Mükemmel derecede akılla bütünleşmiş yiğitlik.
[21] Cihanbahâ: Dünyalar kıymetinde.
[22] Nevvar: Çok nurlu, çok parlak.
[23] Mefâhir: Övünülecek, iftihar edilecek şeyler.
[24] Nesl-i cedid: Yeni nesil.

Bu konuda geri bildirim bırakın