Maârif, Hürriyeti Gençliğimize Hakikî Mânâsıyla Öğretmelidir
Bugün gençliğimizin sefâhate ve anarşiye düşmesinin en önemli bir sebebi maârifimizin gençlerimize hürriyeti yanlış anlatmasıdır. Bugünkü maârifimizde hürriyet, başkasına zarar vermemek şartıyla ferdin, meşrû-nâmeşrû her fiili rahatlıkla işleyebilmesi şeklinde takdim ediliyor. Böyle bir anlayış, cemiyeti ahlâk buhranına düşürür. Hâlbuki Bediüzzaman Hazretleri:
“İnsanlar hür oldular amma yine abdullahtırlar.[1] demekle insan hürriyetinin mutlak olamayacağını güzelce ifade buyurmuş ve hürriyetin îmanın hassası olduğunu da şu ifadelerle dile getirmiştir:
“Râbıta-i îman[2] ile Sultan-ı Kâinata[3] hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye o adamın izzet ve şehâmet-i îmaniyesi[4] bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecâvüz etmeyi dahi o adamın şefkat-i îmaniyesi[5] bırakmaz. Evet, bir pâdişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir biçâreye tahakküme dahi o hizmetkâr tenezzül etmez. Demek îman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar. İşte Asrı Saadet…”[6]
Hürriyet çok değişik şekillerde tarif ve tefsir edilegelmiştir. Hürriyetin, üzerinde ittifak edilmiş en doğru ve en makul tarifi; ferdin iradesini hem hukukullaha, hem de hukuk-u ibada[7] riayet etmek şartıyla kullanabilmesidir. İradesini böylece kullanan bir insan kendisine yahut başkasına maddî ve mânevî zarar vermek şöyle dursun, bilakis, fayda vermekle mükelleftir. Kanaatimce menfaatleri celb, mazarratları defeden hürriyet anlayışı işte budur. Evet, hürriyet bir fazilettir; fakat edebe, akla ve hikmete muhalif olmamak ve güzelce istimal edilmek şartıyla… Zira sınırsız hürriyet hukuku iptal, ahlâkı ifsat, nizamı ihlâl eder.
Aslında böyle bir hürriyete taraftar olmak nefs-i emmarenin esaretini kabul etmek demektir. Hürriyeti böyle yanlış anlayan kimseler hakkında üstad Bediüzzaman Hazretleri: “Bazı sefih ve lâubaliler hür yaşamak istemediklerinden, nefs-i emmarenin esaret-i rezilesi altına girmek istiyorlar.”[8] demiştir. Evet, elbette ki bir fert, “ben başkasına zarar vermemek şartıyla dilediğimi yapmak hürriyetine sâhibim.” diyemez. Zira insanlar doğuştan medenîdirler; cemiyet içerisinde yaşamak mecburiyetindedirler. İhtiyaç, onları tek bir vücut hâline getirmiştir. Fertler bu vücudun hücreleri yahut âzâları hükmündedirler. Bu bakımdan, kendisine zarar veren bir kimse, neticede cemiyetin sıhhat ve selametine de zarar vermiş olur. Gittikçe ilerleyen uzvî hastalıklar, cemiyetin bünyesini kemire kemire sonunda onu, (Allah korusun) öyle bir noktaya getirir ki, bütün âzâlarını felç eder. Artık, hürriyetten de bahsedilemez olur.
Maârifimiz cemiyetimizin selameti için hürriyeti gençliğe hakiki mânâsı ile öğretmekle mükelleftir. Bunu yapmadığı takdirde cemiyetin inkırazına[9] zemin hazırlamış olur. Malûmdur ki, metin ve sağlam bir bina harici rüzgârlarla kolay kolay yıkılmaz, yıkılmaya sebep olan esas unsur dâhildeki sütunların içten içe çürümesidir.
[1] Nursî, Tarihçe-i Hayat, Envâr Neşriyat, İstanbul 1994, s. 59.
[2] Râbıta-i îman: Îman bağı.
[3] Sultan-ı Kâinat: Kâinatın tek sultanı ve hükümdarı olan Allah.
[4] Şehâmet-i imaniye: Îmandan gelen cesaret, yiğitlik.
[5] Şefkat-i îmaniye: Îmandan gelen şefkat.
[6] Nursî, Münâzarât, Envâr Neşriyat, İstanbul 1993, s. 23.
[7] Hukuk-u ibad: Kul hakkı.
[8] Nursî, Hutbe-i Şâmiye, Envâr Neşriyat, İstanbul 1993, s. 97.
[9] İnkıraz: Bitip tükenip yok olma, sonu gelme, çökme, yıkılma.

Bu konuda geri bildirim bırakın