Maârif, Gençlerimizi Güzel Ahlâk Sâhibi Olarak Yetiştirmeli ve Sefâhatten Muhafaza Etmelidir
Bir milletin devam ve bekasının temeli, esası; güzel ahlâk, kudret-i fikriye ve maddeten terakkîden ibarettir. Bunlardan birinin zedelenmesiyle doğacak bir zaafiyet derhâl diğerlerine de sirâyet eder ve o milletin inkırazına[1] yol açar. Şu hâlde milletimizin en mühim ve en sağlam istinatgâhı olan bu üç kuvvetten biri olan güzel ahlâkın takviyesine maârifimizin azamî derecede himmet etmesi hayatî bir zarurettir. Evet, maârifimizin en önemli bir vazifesi gençliğimizin ruh ve kalbini yüksek ahlâk ile teçhiz etmek ve onları sefâhatten muhafaza etmektir.
Güzel ahlâk; sadakat, istikamet ve iffet gibi rûhun haiz olduğu bir kısım ulvî sıfatlardan ibarettir. Akl-ı selim sâhibi her insan bu sıfatların kıymet ve ehemmiyetini takdir eder. İnsaniyetin beka ve devamı bu gibi âli seciyelere istinad ettiği gibi, hayatın intizam ve âhengi de ancak bunlar sayesinde tahakkuk eder. Güzel ahlâk öyle kudsî bir haslettir ki, mâkes bulduğu cemiyetlerde fert ve ailelerin gönüllerini huzura kavuşturur. Felaketler, izmihlâller, anarşi ve terör gibi hâdiseler bu gibi seciyelerden mahrum kalan milletlerin kaçınılmaz âkıbetleridir.
İnsanlar bir arada yaşamak için fazilet ve güzel ahlâka riayet etmeye mecburdurlar. Aksi hâlde ne bir cemiyet teşkil edebilirler, ne de bir medeniyetin tesisine muktedir olabilirler. Zira cemiyet fertleri arasında ittihat ve ittifakı temin edecek yegâne esas, fazilet ve güzel ahlâktır. Fertler arasındaki fazilet ve muhabbet, zerreler arasındaki cazibe gibidir. Kâinattaki nizam nasıl câzibe-i umumîye[2] sayesinde pâyidar oluyorsa, içtimâî hayatın âhenk ile devamı da fazilet ve güzel seciyeler sayesindedir. Evet, güzel ahlâk, dinî terbiyeden tevellüd[3] eden celil bir sıfattır ve ancak nübüvvet membaından alınabilir.
Ahlâkın gayesi pek mühim, faydası pek ulvîdir. Şüphe yoktur ki, bir hakikatin kıymet ve değeri, temin edeceği faydaların derece ve ulviyeti ile mütenâsiptir. Hüsn-ü ahlâk ise, bu nokta-i nazardan pek yüksek, hayatî bir ehemmiyete haizdir. Zira güzel ahlâk ve ulvî seciyeler insanlara dünya ve âhiret saadetini temin eden en büyük vesilelerdir. Artık bu meziyetlerin faydasında tereddüd edilemeyeceği açıktır… Beşeriyetin intizamı, nezâhet[4] dairesindeki devamı, saadeti ve kemali ancak bu ulvî meziyetler sayesindedir. Bunlar öyle mukaddestirler ki, tecellî ettikleri cemiyetlerde huzur ve âhengi, muhabbet ve uhuvveti temin ederler.
Bu seciyelerden mahrumiyet ise en büyük felakettir. Bunlardan mahrum milletlerde fazilet güneşi doğmaz, saadet yıldızları parlamaz, terakkî membaları kaynamaz, meziyet çiçekleri açmaz, hakiki medeniyet tahakkuk edemez.
Tarihin yaprakları okunsa görülür ki, bu necip ecdadımızın en mesut ve âhenkli devreleri kalplere îmanın, irfanın ve ahlâkın hâkim olduğu zamanlardır.
İslâm dini ahlâk-ı hamideye lâyık olduğu ehemmiyeti vermiştir. Ahlâkın kıymet ve ehemmiyetine en büyük örnek ve güzel bir şâhit Asr-ı Saadet’tir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tesis ettiği ahlâk-ı İslâmiye ile o asr-ı câhiliyeti devr-i nûra çevirmiştir. Bu hakikati Bediüzzaman Hazretleri şu veciz ifadeleri ile güzelce ortaya koymuştur: “İşte bak: Şu cezire-i vâsiâda[5] vahşî ve âdetlerine mutaassıp ve inatçı muhtelif akvâmı,[6] ne çabuk âdât[7] ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyânelerini[8] def’aten kal’ ve ref’[9] ederek bütün ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad eyledi. Bak! Değil zâhirî bir tasallut, belki akılları, ruhları, kalpleri, nefisleri fetih ve teshir ediyor. Mahbûb-u kulûb,[10] muallim-i ukûl,[11] mürebbi-i nüfus,[12] sultan-ı ervah[13] oldu…
Bilirsin ki: Sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde büyük bir hâkim, büyük bir himmetle ancak daimî kaldırabilir. Hâlbuki bak! Bu zât, büyük ve çok âdetleri; hem inatçı, mutaassıp büyük kavimlerden zâhirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref’ edip yerlerine öyle secâyâ-yı âliyeyi[14] ki, dem ve damarlarına karışmış derecede sâbit olarak vaz’ ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok hârika icraatı yapıyor. İşte, şu asr-ı saadeti görmeyenlere Ceziretü’l Arab’ı gözlerine sokuyoruz. Haydi, yüzer feylosofu alsınlar, oraya gitsinler. Yüz sene çalışsınlar. O zâtın, o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?”[15]
Ferdî ve içtimâî hayatın huzuru, ancak güzel ahlâkla mümkün olabilir. Bundan mahrum kalan bir milletin fertleri ne kadar münevver ve mütefennin de olsalar, o millet, bu fertlere istinaden huzur ve âhengi temine muvaffak olamaz, inkıraza[16] mahkûm olur.
Zaten ilim ve fenden maksat da insanı fikren ve ahlâken yükseltmekten ibarettir. Evet, beşerin ilmî kuvveti ne kadar vâsi ve metin olsa da, ahlâk ve faziletten tecrit edilmesi hâlinde, o milleti hüsrana düşürür ve feci âkıbetlere götürür. Evet, Allah’ın rızasına vesile olmayan ilim ve mârifette fayda yoktur. Tarih bunun misalleri ile doludur.
Ahlâksızlığın getirdiği felaketlerin nihayeti yoktur. Nitekim bugün dünyanın süper güçleri sayılan devletler; ilmin, fennin, tekniğin şâhikasına çıktıkları hâlde ahlâkî ve rûhî dengesizliğin getirmiş olduğu bir girdabın içinde hazin ızdıraplarla kıvranmaktadır.
Evet, iki dünyanın necat ve selameti, izzet ve şerefi, huzur ve saadeti güzel ahlâka bağlıdır. Nitekim âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (s.a.v.):
“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”[17] buyuruyor. Bunun içindir nesl-i cedidin[18] terbiyesini nazar-ı itibara almak hayati bir zarurettir. Bu kudsî vazifeyi dikkatle ve ehemmiyetle îfâ etmek de her şeyden önce maârife aittir. Çünkü çocuklarımızın ilk ciddi terbiyegâhı mektepleridir.
Milletleri mahveden ahlâksızlığın membaı, fuhuş ve sefâhattir. Cehâlet, buna göre ikinci derecede kalır. Saf kalpli, namuslu, haysiyetli ümmî bir insan, yüksek tahsil görmüş ahlâksız birisine her zaman tercih edilir. Zira cehâlet medeniyetin, ahlâksızlık ise insaniyetin düşmanıdır. Cehâletin hataları az bir gayretle tamir edilebilir, fakat insanlığın şerefini, namusunu, haysiyetini tahrip eden sefâhatin tamiri çok zordur. İffetsiz, ahlâksız insan hiçbir zaman cemiyete faydalı olamaz. Dünyada hiçbir denâet[19] tasavvur edilemez ki, sefâhat kadar insanı perişan etsin. Tarih bunun acı misalleri ile doludur. Meselâ, Lût ve Salih peygamberlerin (a.s.) kavimleriyle daha birçoklarının başına gelenler hep ahlâksızlığın, sefâhatin, mânen çöküşün neticesidir. Güçlü kavim ve imparatorlukların kudreti dahi sefâhate karşı dayanamamıştır. Sefâhat bir kanser mikrobu gibidir. Bir cemiyete girdi mi bünyeyi kısa zamanda kemirir, güçsüz bırakır ve sonunda çökertir. Meselâ, Roma İmparatorluğu bir hukuk devletiydi, kanun hâkimiyeti fevkalade güçlüydü, insanları da bir o kadar şeref ve haysiyet sâhibiydiler. Ahlâka, fazilet ve dürüstlüğe fevkalade itibar edilirdi. Kalpler vatan sevgisi ile doluydu. Kadınları iffetliydi. İffet ve namusa o kadar itibar edilirdi ki, Roma’da fahişe lakırdısı dahi işitilmezdi. Fakat ne zaman ki iffetlerini yitirmeye başladılar, hamamlarda kadın erkek beraberce bulundular, israf ve sefâhat baş gösterdi, rüşvet bir salgın hastalık gibi devletin bünyesini kemirmeye başladı; işte o zaman ne hukuk hâkimiyeti, ne şeref ve haysiyet duygusu Roma’yı kurtaramadı. Sefâhat ve sefâletlerde boğuldular. İktidar ve itibardan düştüler. Hükümet hânedanı çöktü, Roma yok olup gitti. Kuvvet ve saltanatla, kanun hâkimiyeti ile bu mikrobun karşısında duramadılar.
Yunan medeniyetine gelince; o, akla ve fikre fevkalade itibar eden bir medeniyetti, öyle ki, herkes bir derece mütefekkir ve edipti. Eflatun milattan dört asır önce akademisinin kapısına: “Matematik bilmeyen buraya giremez!” levhasını koymuştu. Akla ve hakikate o kadar itibar edilmekteydi. Nihayet Epikür çıktı, şehevî arzuları heyecana getirerek gençliği dejenere etti. Artık, millet süflî arzularının zevk ve neşesiyle sarhoş oldu. Fazilet erbabını dinlemediler. İdareyi elinde tutan birtakım câhil ve ehliyetsiz kimseler, fikir ve ilim erbabını zindanlara attı, zehirledi ve vatanlarından sürdüler. Sefâhat, medeniyet diye takdim edildi. Şehvet, aklı esir etti ve ahlâkı çökertti. Şeytanları dahi şaşırtan cinayetler sergilediler. İnsaniyetperver, faziletli ve âlicenap vicdanlara kilit vurdular.
Endülüs Emevî Devleti’ne bir göz atarsak, İslâm’ın yaşanması ve hayata hâkim kılınması ile servet ve ihtişamın zirvesine çıkan ve Avrupa’ya ilim ve irfanda üstadlık eden bu devletin de en önemli inkıraz[20] sebebinin yine ahlâksızlık ve sefâhat olduğunu görürüz. Emevîler, Avrupalıların desiselerine kapıldıktan sonra, fazilet ve ahlâklarını tedrîcen kaybetmeye başladılar. Hayvanî hisler galebe çaldı; kuvve-i şeheviye haddini tecavüt etti; rezalet fazilete üstün geldi. Ve nihayet sekiz asır boyunca teâlîden tekâmüle, tekâmülden saadete ulaşan bu millet, sefâhat mikrobu sebebiyle inkıraza mahkûm oldu. Sonunda, o talihsiz âkıbet gelip çattı; tarihin solgun yaprakları arasına izmihlâli yazıldı.
Evet, insanın rûhen terakkî edip, kemalatın en yüksek derecelerini ihraz etmesi, ahlâk ve faziletledir. Onun hayvanî hayattan kurtulup gerçek insaniyete yükselmesi bu gibi ulvî seciyelere bina edilmiştir. Binâenaleyh, bu âli meziyetlerden ve seciyelerden soyunan bir cemiyette her türlü fenalık zuhur edebilir. Neticede o cemiyet zillet, meskenet ve sefâlet darbeleri ile mahvolur gider.
İffet ve hayâ gibi birtakım faziletler vardır ki, içtimâî hayatın terakkî ve tekâmülünde ve hakiki medeniyetin tesis ve teşekkülünde rükün teşkil ederler. Bunların kıymet ve ehemmiyeti pek yüksektir. Zira cemiyetin bekası bunlar iledir. İnsanlar arasında muhabbet ve ülfet, samimiyet ve uhuvvet hep bu ulvî melekeler sayesinde tahakkuk eder. Bunlar gayret ve hamiyet gibi bütün yüksek seciyelerin menşei ve bütün faziletlerin mercii, her terakkînin membaıdır. Maârifimiz bu tesbiti iyi yapmalı ve ahlâk derslerine gereken önemi vermelidir.
Ahlâk dersinin temelinde hangi esaslar olması lazım geldiği konusuna gelince; ahlâkın en sağlam esası Allah korkusudur. İnsanlar arasında esaslı bir nizamı tesis edecek ahlâk, ancak böyle mukaddes bir temel üzerine inşa edilebilir. Çünkü böyle bir ahlâk, insanları, mutlak bir sûrette başkalarının hukukuna hürmete mecbur eder. Evet, beşerin saadetinin yegâne medârı Allah korkusudur. Allah korkusu öyle bir seciyedir ki, insanı fuhşiyattan, rezaletten uzaklaştırır. Şehvanî arzulardan nefret ettirir. İnsan rûhunu yüksek seciyeler ve faziletlerle tezyin eder, dünya ve âhiret saadetine mazhar kılar, inananların kalp ve vicdanına itidal bahşeder. Şu hâlde Allah korkusu bütün faziletlerin menşei, terakkî ve teâlînin de membaıdır. Bundan mahrum olan bir millet, her türlü rezaleti işler de yine de ar duymaz.
Bir fert, bir aile, bir millet için en büyük hüsran, en korkunç felaket, ulvî seciyelerden mahrum kalmaktır. Evet, böyle bir mahrumiyet, fert ve aileyi tahrip ettiği gibi, devletin bünyesini de zir-ü zeber eder.
Kalplerde, isyanlara karşı ceza verecek bir Hâlık’ın korkusu bulunmazsa; fıtraten tecavüze meyyal olan nefs-i emmareyi zulümden, sefâhatten, rezaletten menedecek hangi kuvvet düşünülebilir? Ve varsa ne derece tesirlidir? Millî şairimiz Mehmed Âkif bunu en güzel bir şekilde şöyle ifade etmiştir:
Ne irfandır veren ahlâka ulviyet, ne vicdandır,
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfı Yezdan’ın
Ne irfanın kalır te’sîri kat’iyyen, ne vicdanın.[21]
Kalbinde, rûhunda, vicdanında Allah korkusu kalmamış bir insanın yapamayacağı hangi vahşet, hangi cinayet tasavvur olunabilir?
Binâenaleyh, beşeriyetin hakiki saadeti, haysiyet ve şerefi, iffet ve namusu böyle bir itikat ve böyle bir hissin bekasına bağlıdır. Zira fazilet ile rezaletin, hidâyet ile dalâletin, zulm ile adaletin hudutlarını hakiki bir sûrette ayıracak, temyiz edecek ancak vicdandaki bu latife-i rabbaniyedir.[22]
Evet, hiçbir zaman insandan ayrılmayacak böyle esaslı bir kuvvet, bir îman, bir râbıta lazımdır ki, insan, nefsini onun murâkabesinde[23] hissetsin de, gizli açık her türlü fenalık ve fuhşiyattan uzak kalsın.
Her Güzelliğin Membaı Îmandır
İnsanları sefâhatten ve rezaletten kurtarmanın çaresi; fertlerin kalbinde, zihninde, vicdanında, bütün sıfat-ı kâmile ile muttasıf bir Hâlık-ı âlemin azamet ve kudretini tespit etmektir. Çünkü iffet, hayâ, istikamet, şefkat, muhabbet ve mesuliyet gibi bütün faziletlerin menşei, kayyumu böyle bir itikat, böyle bir îmandır. Îman, huzur ve rahatın vesilesi, hakiki medeniyetin hem rûhu hem de en metin bir esasıdır. Bütün muamelatın medarı ve intizamın zembereği îman denilen bu haslet-i celiledir. Îmandan mahrum bir millet, servetin bütün envaına sâhip olsa bile yine de şevket-i millîyesini muhafaza edemez.
Bu hakikate binâen, Bediüzzaman Hazretleri de, îmanın ulviyetini ve kudsîyetini ruhlara ve vicdanlara kemaliyle yerleştirmekle insanları ahlâksızlık, iffetsizlik gibi korkunç âfetlerden korumaya çalışmıştır. Fertler arasında samimiyet ve muhabbeti, irtibat ve uhuvveti kesen; nesilleri mahveden, büyük fitneler uyandıran en büyük bir felaket ve vahşet nedir dersen, işte sefâhattir.
Buna binâen Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hazretleri, sefâhat ve fuhşiyatı:
وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنٰٓى اِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَسَٓاءَ سَبٖيلاً
“Zinaya yaklaşmayın. Zira o bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur.”[24] âyet-i kerimesiyle haram kılmıştır. Çünkü husumet ve intikam duygularını uyandıran, aile ve kabileler arasındaki bağları koparıp tarafları birbirine düşüren sefâhat ve zinayı, Cenâb-ı Hak hikmet ve merhameti icabı nehyetmiştir. Bin türlü melânet ve rezalete sebep olan zina kapısını kapamış, onu ve ona vesile olan açıklık ve hayâsızlığı çeşitli âyetlerle haram kılmış ve insanlar için en büyük nimet olan nikâh yolunu açmak sûretiyle de insanları bu gibi felaketlerden muhafaza etmiştir.
İffet
İslâm dini iffet ve namusu muhafaza etmeyi zarurî görür. Zira iffet, insan için fıtrî bir haslettir. Çünkü nesil ve kabilelerin sıhhatini muhafaza eden yegâne hakikat, iffettir. İslâm dini iffet ve namusu insanlara en büyük bir nimet, en büyük bir şeref ve haysiyet olarak bahşetmiştir. Bu hakikati müdrik olan bir insan, bu kudsî nimeti ve ulvî seciyeyi muhafaza etmeye mecburdur! Evet, hakiki saadet iffet ve namus dairesinde yaşayan bir ailede teessüs eder.
Elhâsıl, maârifimiz bu gençliğe dinimizle, tarihimizle, irfanımızla mütenasip bir ahlâk dersi vermekle mükelleftir.
Gençlerimize sefâhatin gayri meşrû zevkine bedel, îmanın, ahlâkın, ilmin, faziletin ve sanatın hakiki zevkini tattırmak, sefâhatin zilleti altında ezilen gençliği ebedî, bediî ve hikemî faaliyetler ile meşgul etmelidir. Gençlerin nazar-ı dikkatini, güzel ahlâkın membaı olan mârifetullah ve muhabbetullah gibi ulvî hakikatlere celbetmeli onlara millet ve memleket sevgisi, hamiyet ve âlicenaplık gibi yüksek idealler aşılamalı, kalp ve akıllarını yüksek hakikatlerle meşgul etmelidir. Kalp ve aklın zevkleri ebedî ve daimidir, nefsin şehvanî zevkleri ise, âni ve fânidir.
[1] İnkıraz: Bitip tükenip yok olma, sonu gelme, çökme, yıkılma.
[2] Câzibe-i umumîye: (Fizik) Genel çekim kanunu.
[3] Tevellüd: Doğma, meydana gelmek, ileri gelmek.
[4] Nezâhet: Nezihlik, temizlik, mukaddes olma.
[5] Cezire-i vâsia: Geniş yarımada.
[6] Akvâm: Kavimler.
[7] Âdât: Âdetler.
[8] Ahlâk-ı seyyie-i vahşiyâne: İlkel ve kötü ahlâk.
[9] Kal’ ve ref’ etmek: Söküp kaldırmak.
[10] Mahbub-u kulûb: Kalplerin sevgilisi.
[11] Muallim-i ukûl: Akılların öğretmeni.
[12] Mürebbi-i nüfus: Nefislerin terbiyecisi.
[13] Sultan-ı ervah: Ruhların sultanı.
[14] Secâyâ-yı âliye: Yüksek ve güzel huylar, yüksek karakter.
[15] Nursî, Sözler, s. 237-238.
[16] İnkıraz: Bitip tükenip yok olma, sonu gelme, çökme, yıkılma.
[17] Ahmed Bin Hanbel, Muvatta, Hüsnü’l Huluk/8; Müsned, 2/381.
[18] Nesl-i cedid: Yeni nesil.
[19] Denâet: Alçaklık, aşağılık.
[20] İnkıraz: Bitip tükenip yok olma, sonu gelme, çökme, yıkılma.
[21] M. Âkif Ersoy, Safahat, Feza Gazetecilik A.Ş., İstanbul, 2/584.
[22] Latife-i Rabbaniye: İlâhi hakikatleri hisseden ve mânevî zevkleri alan his, duygu; kalp.
[23] Murâkabe etmek: Bakıp gözetmek, gözaltında bulundurmak, denetlemek.
[24] İsrâ, 17/32.

Bu konuda geri bildirim bırakın