Nasıl Bir Maârif?

Maârif, İnsanın Terbiye ve Islahını Temel Politika Yapmalıdır

Maârif, İnsanın Terbiye ve Islahını Temel Politika Yapmalıdır

Memleketimizde hemen herkesin üzerinde ittifak ettiği bir mesele vardır. Eğitim sistemimizin yeniden ele alınıp tanzim edilmesi. Bunun için de insan unsurunun terbiye ve ıslahının eğitimde temel bir politika olarak benimsenmesi gerekmektedir.

Muhakkak ki, fen ve teknikte ilerleme takdire şâyândır. Fakat asıl himmet ve alâka isteyen, insan unsurudur. İnsanı güzel seciyelerle tezyin etmeden, onun rûhunu, vicdanını beslemeden, onu ulvî bir seviyeye getirmeden yapılan her hareket neticesiz kalmaya mahkûmdur.

Fertleri, her şeyden evvel kendi Hâlıkına ve kendi vicdanına hesap verecek bir muhasebe anlayışı içinde yetiştirmek lâzımdır. Malûmdur ki, herhangi bir milletin bekası ve şevketi, o milleti teşkil eden fertlerin îman ve ahlâkıyla mütenasiptir. İlim ve îmanı tevhid eden bir millet, hayat sahnesinde daima âhenkle yaşar ve saadete mazhar olur. Her gün daha metin adımlarla terakkî ve tekâmülün zirvesine uruc[1] eder. Demek ki, maâriften istenen en büyük vazife, insan terbiyesidir. Milletin maddî ve mânevî tekâmülü buna bağlı olduğu gibi, hakiki medeniyet de bunu emreder. Medenî cemiyetlerde terbiye-i beşerin büyük mevkii vardır.

İnsan terbiyesinin ne kadar önemli olduğunun en büyük delili şudur ki; Cenâb-ı Hakk, manzume ve sistemleri ile bu âlemi hep insana göre tertip, terbiye ve tanzim etmiştir. Bu kâinattan hâsıl olan nimetleri ona müteveccih kılmıştır. Kısacası kâinatın yaratılmasından maksat insandır. Kâinatın en büyük neticesi, en ehemmiyetli gayesi insandır. İnsan kâinattan süzülen en latif maya, en kıymetli hakikattir. Öyle ise en büyük himmet ve gayret insan unsurunun ıslahına, terbiyesine, ahlâk ve faziletinin tekmiline sarf edilmelidir. Zaten semâvî kitapların indirilmesi ve peygamberlerin (a.s) gönderilmesindeki en büyük hikmet ve gaye de; insanın terbiyesi, teâlîsi ve tekâmülüdür.

Eğitimden gaye ilim ve mârifettir. Bu ilim ve mârifetin mihrak noktası da Allah’a îmandır. Bu noktaya istinad edilmedikçe dünyada huzur ve sükûnun temini muhaldir. Beşerin saadeti ancak kâmil bir îman ile tahakkuk edebilir.

İnsan Cenâb-ı Hakk’ın mükerrem ve mükemmel bir mahlûkudur. Onun mahiyetine öyle mânevî ve mukaddes latifeler konulmuştur ki, onların her biri dünyadan daha kıymetli, daha değerlidir. Dünya insan için gaye değil, ebedî hayat için bir vesiledir.

Cenâb-ı Hakk’ın insanın rûh ve cevherine vedîa[2] ettiği, rakamlara sığmaz istidat ve kabiliyetler ve bunlardan neş’et eden hesaba gelmez arzu, fikir ve tasavvurlardan anlaşılıyor ki, bu dünya böyle bir mahlûka gaye olamaz ve onu tatmin edemez. Bu istidat ve kabiliyetlere dikkat edilirse, şu hakikat güneş gibi kendini gösterir:

“İnsan ebed için halk edilmiş ve ebede gidecektir. Bu dünya ona bir misafirhânedir ve âhiretine bir intizar salonudur.”[3]

İşte Millî Eğitim, insandaki bu cihanbahâ[4] istidatların sünbüllenmesini esas maksat ittihaz etmelidir. Rahmet-i İlâhiye ile buna muvaffak olduğu takdirde hem dünyamız hem de âhiretimiz mamur ve müreffeh olacaktır.

Bu ulvî neticeye ulaşmanın yolunu Bediüzzaman Hazretleri şöyle göstermektedir:

“Eğer o istidat çekirdeğini İslâmiyet suyu ile, îmanın ziyasıyla ubûdiyet toprağı altında terbiye ederek, evâmir-i Kur’âniyeyi imtisal edip cihâzât-ı mâneviyesini hakiki gayelerine tevcih etse, elbette âlem-i misâl ve berzahta dal ve budak verecek ve âlem-i âhiret ve cennette, hadsiz kemalat ve nimetlere medar olacak bir şecere-i bâkiyenin ve bir hakikat-i dâimenin cihâzâtına câmi kıymettar bir çekirdek ve revnakdar bir makine ve bu şecere-i kâinatın mübârek ve münevver bir meyvesi olacaktır.

Evet, hakiki terakkî ise; insana verilen kalp, sır, ruh, akıl hatta hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubûdiyet ile meşgul olmaktadır.”[5]

İşte maârif bu ulvî maksada hizmet ettiği takdirde mukaddes olur, mübarek olur, semeredâr[6] olur. İnsan, önce kendi nefsini okutturur. Hem kalbine takılı latife ve hissiyatları, hem de bedeninde yaratılan ve her biri bir kudret mucizesi olan o harika organları ve cihazları tefekkür ettirir.

Böyle bir eğitimden geçen insan, neci olduğunu, nereden geldiğini, nereye gittiğini unutmadan murâkabeli[7] bir hayat sürer. Bu âlemde bir tek atomun bile vazifesiz, başıboş olmadığını ibretle tefekkür eder ve kendisinin de başıboş olamayacağı hakikatine erer.

Elbette şu kâinatın Hâlık-ı Ezelisi, bu âlemin neticesi ve meyvesi olan insanı başıboş bırakmayacaktır. İnsan kendisini vazifesiz telakki etse, bu kâinatın meyvesi olan o büyük insan, arzın halifesi olan o bahtiyar misafir, kendi insaniyetini ve ona takılan cihazatı, nefsine, heva ve hevesine yardımcı vererek hayvanlardan daha aşağı bir dereceye düşecektir.

İşte maârif, ahsen-i takvim üzere yaratılan bu müstesna mahlûku, esfel-i safiline düşmekten korumalı ve onu ulvî gayelere doğru kat-ı meratip ettirmelidir. Bu ise, mânevî değerler üzerine bina edilmiş bir eğitimle mümkündür. Maalesef, eğitim sistemimiz birçok şeye gösterdiği itinayı insana göstermemektedir. Bu yüzden memleketimizde her şeyi kolayca bulmak mümkün olsa bile, îmanına, ubudiyetine bağlı, yaradılış gayesini idrak etmiş, hamiyetperver, vatan ve milletini hakkıyla seven ve bu uğurda lazım gelen her türlü fedakârlığı yapan, istikametli ve mesleğinin ehli dürüst insanları bulmak gittikçe zorlaşmaktadır. Hâl-i âlem buna şâhittir.

O hâlde maârif; âli ruhlu, ulvî kalpli, vatanperver, şahsî menfaatlerini umumun menfaatine feda eden, karakter sâhibi nesillerin yetişmesine zemin hazırlamalıdır. Bozulan ve laçkalaşan bütün içtimâî çarkların yenilenmesi ve hayat bulması için tedaviye kalp ve dimağdan başlanmalıdır. İnsan unsurunun terbiye ve ıslahı, temel politika olarak benimsenmelidir. İnsan unsurunun terbiyesinde akıl ile kalbin, ilim ile inancın imtizacı zarurîdir. Taa ki, âlicenap hassas ruhlar, fâzıl dimağlar, âteşin kalpler, ahlâklı ve necip sîmâlar yetişebilsin.

Beş Esas

İslâm âlim ve mütefekkirleri cemiyetin huzur ve saadetini şu beş esasta mütâlaa etmişlerdir: Dini muhafaza, aklı muhafaza, hayatı muhafaza, nesli muhafaza ve malı muhafaza. Bu beş esasa ‘külliyat-ı hams’ denilir. İşte bütün Enbiya-i İ’zam Hazerâtı insaniyeti bu hakikatlerin muhafazasına itina ile terğib ve teşvik etmişlerdir. Çünkü beşeriyet ancak bunların muhafazasıyla kemâle erer, dünyevî ve uhrevî saadetini temin eder.

Evet, bunlar din ve dünya için vazgeçilmesi mümkün olmayan zaruri hakikatlerdir. Zira bunlar olmazsa ne dünyada hayat ve huzur kalır, ne de âhirette fevz-ü necat tecellî eder. Binâenaleyh insaniyet için bunların vücudu ve muhafazası şarttır, zaruridir. Maârifimiz de bu beş esası dikkate almalı ve müfredatını buna göre tanzim etmelidir.

Bu esaslardan birincisi: Dini muhafazadır. Dini Hak, hayat-ı insaniyenin hem esası hem nûrudur. İnsanlık tarihi bize gösteriyor ki ‘Dinsiz bir millet yaşayamaz’ ve yaşamamıştır.

Dinin gaye ve hedefi; insanın rûhunu, kalbini ve aklını kemalâta îsal[8] etmektir. Zira din, hayata intizam, fikre ulviyet, rûha inkişaf kazandırır. Çünkü hayatın huzur ve selâmeti din-i hakkın tebliğ ettiği ahkâmdadır. Evet, din kendi müntesiplerini dünyada hakiki hürriyete, âhirette de ebedî saadete nail eyler.

İslâm dini, fıtrî ve umumî olma vasfını haizdir. İslâmiyet bütün beşeriyeti; hayra, saadete, vahdet ve uhuvvete, vifak ve ittifaka dâvet eden umumî ve ebedî bir dindir. Çünkü son dindir. Malumdur ki sonradan gelen her İlahî ferman evvelkilerden daha vasi’, daha şümullü, daha zengin ve daha mükemmeldir. Zaten tekâmül kanunu da bunu iktiza eder.

İslâm dini cihanşümul, engin ve zengin bir dindir. Fazilet, mürüvvet, meşveret, nizâm, adalet, hikmet, hakikât gibi güzel hususiyetleri bütünüyle kendisinde toplamıştır. Zira her ilim ve irfan sâhibi, tereddütsüz hükmeder ki, İslâmiyet hakikaten bir ilim, irfan ve fazilet dinidir; her hükmünü akla tespit ettirir. Buna delil ise bin dört yüz seneden beri âlem-i insaniyetin semâvatında yıldızlar gibi parlayan nice âlimlerin, asfiyaların, mücedditlerin, müçtehidlerin ve mürşidlerin hep bu dinin sayesinde, rehberliğinde yetişmiş olmalarıdır. Onlar iki cihanın saadet ve selâmetini temin eden, hak ve hakikati, sıdk ve saadeti bu dinden talim etmişlerdir. Bugün eğitimimizden böyle mümtaz şahsiyetlerin çıkmaması, dinî eğitime gereken ehemmiyetin verilmemesindendir.

Vahiy semeresi olan bu din ile Allah-u Teâlâ Hazretleri beşeri; birtakım itikâdî, amelî, ahlâkî, ferdî ve içtimâî hükümlerle mükellef kılmıştır. Bu hükümlerin muhafazası da ancak ibâdetle mümkündür. İbâdet ise, abdin, îman ve ubudiyet ile Cenâb-ı Hakkı ta’zim, tebcil, tahmid ve teşbih etmesi, tazarru’, niyaz, havf ve haşyet hisleriyle Hâlık-ı Kâinata müteveccih olmasıdır.

Bu hakikati Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin hikmetli ifadelerinden dinleyelim:

“Akaidî ve îmanî hükümleri kavi ve sabit kılmakla meleke hâline getiren, ancak ibâdettir. Evet, Allah’ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibâdetle, vicdanî ve aklî olan îmanî hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve tesirleri zayıf kalır. Bu hâle, âlem-i İslâm’ın hâli hazırdaki vaziyeti şâhittir. Ve keza, ibâdet; dünya ve âhiret saadetlerine vesile olduğu gibi, maaş ve maâde,[9] yani dünya ve âhiret işlerini tanzime sebeptir ve şahsî ve nev’î kemalâta vâsıtadır ve Hâlık ile abd arasında pek yüksek bir nisbet ve şerefli râbıtadır.”[10]

“…İnsanın o yüksek rûhunu inbisat[11] ettiren, ibâdettir; istidatlarını inkişaf ettiren ibâdettir; meyillerini temyiz ve tenzih ettiren ibâdettir; emellerini tahakkuk ettiren ibâdettir, fikirlerini tevsi’[12] ve intizam altına alan ibâdettir; şeheviye ve gadabiye[13] kuvvelerini had altına alan ibâdettir; zâhirî ve bâtınî uzuvlarını ve duygularını kirleten, tabiat paslarını izale eden ibâdettir; insanı, mukadder olan kemalâtına yetiştiren ibâdettir.”[14]

İkincisi: Aklı muhafazadır. Malumdur ki; insana değer kazandıran aklıdır ve saadeti de aklının kemâliyledir. İnsanı yeryüzündeki bütün canlılardan üstün ve mümtaz kılan aklıdır. İnsan, aklıyla mükerremdir. İnsana şu kâinattaki sanat-ı İlâhiyeyi temaşa ve tefekkür ettiren ve onu muhatab-ı İlâhi olma şerefine yükselten aklıdır. Akıl, insanın rûhuna va’z olunmuş bir cevher, bir nûr-u mânevî, hakkı bâtıldan, hayrı şerden temyiz eden İlâhi bir mizandır. Cennetin de fevkinde İlâhi bir mevhibedir. Bu nokta-i nazardan aklın muhafazası hayat kadar hatta daha da ehemmiyetlidir. Bu bakımdan dinimiz aklın muhafazasına son derece ehemmiyet vermiştir. Çünkü hayatın hayatı akıl iledir. Akılsız hayattan hiçbir semere, hiçbir fayda alınamaz.

Aklı hakikate îsal[15] eden ve ona hakiki rehber olan ise dindir. Zira akıl her ne kadar zâtında kemal derecesinde olsa da mahlûktur, mahduttur. Her hakikati yalnız başına ihata edemez ve edememiştir. Bunun en güzel şâhidi, felsefecilerin karmaşık, birbirini nakşeden fikirleridir. Şu hâlde ona gerçek nûru verecek kaynak vahy-i semâvîdir. Göz, ziyâya muhtaç olduğu gibi; akıl da vahiy güneşine muhtaçtır.

Evet, İslâm dini akla nur verdi. Kalplerden hakikatlere engel olan hicapları, perdeleri kaldırdı, istikamet yolunu gösterdi. Aklı hurafelerden kurtardı, hidâyete kavuşturdu. Mârifetin kapılarını açtı. İnsanı, tefekküre, tedebbüre, taakkule[16] dâvet etti. Düşünceyi tâlim etti. Akla meşrû dairede istiklâl bahşetti. Ona hak ve hakikati hedef ve gaye gösterdi. Fikre revaç, kalbe inkişaf verdi. Böylece beşeri dünya ve âhiret saadetine kavuşturdu.

İşte bu hikmetlere binâen, aklı izale eden, uyuşturan, tefekkür ve tedebbürüne engel olan her türlü müskiratı menetti, haram kıldı.

Üçüncüsü: Hayatı muhafazadır. İslâm dini hayatın muhafazasına büyük bir ehemmiyet vermiştir. Hıfz-ı hayat vazife-i insaniyettendir. Şüphe yoktur ki, bütün kâinatın yaratılışı hayat içindir, vazifesi hayata hizmettir. Hayatın bu ehemmiyetindendir ki, dinimiz zararlı olmayan hayvanların bile keyf için öldürülmelerini yasak kılmıştır. Allah-u Teâlâ Hazretlerinin nazarında, hayatın kıymeti pek azimdir. En mükerrem ve en muhterem hayat ise insan hayatıdır. Çünkü insan ulvî bir rûha ve zengin bir istidada sâhiptir. Bu bakımdan dinimizde haksız yere adam öldürmek yasaktır, haramdır; günah-ı kebaireden addedilmiştir.

Bediüzzaman Hazretleri hayatın ehemmiyetini ve şerefini orijinal tespitleriyle güzelce ortaya koyar:

“Hayat, şu kâinatın en ehemmiyetli gayesi, hem en büyük neticesi, hem en parlak nûru, hem en lâtif mâyesi, hem gayet süzülmüş bir hülâsası, hem en mükemmel meyvesi, hem en yüksek kemali, hem kâinatın mahiyetleri içinde Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’un vücûb-u vücuduna ve vahdetine ve ehadiyetine şehâdet eden bürhanların en parlağı, en kat’isi ve en mükemmeli, hem masnûât-ı İlâhiye içinde en hafisi ve en zâhiri, en kıymettar ve en ucuzu, en nezihi ve en parlak ve en manidar bir nakş-ı sanat-ı Rabbaniyedir.[17] Hem şuûnâtı İlâhiyenin gayet câmi bir âyinesidir. Hem hayat, bütün kâinattan süzülmüş en sâfî bir hülâsası olduğu gibi, kâinattaki en mühim bir maksad-ı İlâhî ve hilkat-i âlemin en mühim neticesi olan şükür ve ibâdet ve hamd ve muhabbeti netice veren bir sırr-ı âzamdır.”[18]

Dördüncüsü: Neslin muhafazasıdır. Neslin muhafazası, insan için fıtrî bir vecibedir. Va’z ettiği kanunlarla her zaman âlemin intizamını temin eden İslâm dini de bunu farz kılmıştır. Neslin korunması ise ancak nikâh ile mümkündür.

Nikâh, Cenâb-ı Hakk’ın insanlara mukaddes kıldığı bir mevhibedir. Nikâh, insanlık âlemine bahşedilmiş bir lütf-u İlâhidir, aile saadetinin teminine vesile olan ehemmiyetli bir rükündür. Zira insanın namusu, iffeti, haysiyeti onunla muhafaza olunur.

Lezzet-i hayat nikâhtadır. Ondaki saadet başka bir şeyle kâbil-i kıyas olamaz. Nesillerin imtiyaz ve muhafazası, devamı ve çoğalması ancak nikâhla mümkündür. Zira neseplerin sağlam ve meşrû olması nikâh esasına bina edilir. Çünkü evlilik aileleri, aileler kabileleri, kabileler de milletleri teşkil eder.

Evet, talim ve terbiye ile yetişmiş bir yâr-ı vefadâr ve bir refikâ-i hayatla yapılacak evlilik, ne büyük bahtiyarlıktır. Âlemde, her türlü istirahat, böyle fazilet ve irfan sâhibi hanımlardan nebean eder. Onların hâlisane ubudiyetleri, ârifane sohbetleri ve nazikâne tavırları huzur ve saadet vesilesidir. Onlar şefkat, rikkat ve merhametten yaratılmış birer nâzenindirler. Yani muhabbetin tecessüm etmiş birer sûreti, şefkatin temessül etmiş birer tasviridirler. Hazin gönüllere, muzdarip ruhlara ve yaralı kalplere şifâ bahşederler. İslâmî terbiye ile yetişmiş böyle bir hanımla kurulan yuva, bu fâni dünyada dahi cennet hayatını andıran öyle bir nimettir ki; iyi günlerin en tatlı zevkleri; acı günlerin en samimi tesellileri ancak böyle bir yuvada hissedilir. Böyle bir hâne rûhî ızdırapların dindiği, maddî ve mânevî yaraların sarıldığı bir şifâhânedir.

Rezil ve maskara eden fuhşiyattan insan kendisini ancak böyle bir yuvada muhafaza edebilir. Evet, nikâh ve iffet, vesile-i saadet olduğu gibi, zina ve fuhşiyat da sefâletin menşeidir. Eğer insanın kalbinde, vicdanında namus hissi kalmazsa, şeref ve haysiyeti zir-ü zeber olur, ahlâk ve fazilet gibi insanî meziyetlerden mahrum kalır. Binâenaleyh iffetin muhafazası insan için en mühim bir vazifedir.

İffet, zevc ile zevce arasında en mühim ve ebedî bir bağdır; muhabbet ve ülfetin membaıdır, huzur ve saadetin devamına en büyük bir vesiledir. İnsanı tarîk-ı selâmete,[19] gülşen-i saadete[20] sevk eden ve yüksek mertebelere îsal[21] eden en mümtaz hususiyetlerden biridir. Afif[22] insan cemiyette itibar sâhibi olur, sevilir ve sayılır.

İffeti tahrip edip içtimâî bünyeyi yıkan, insanı ebediyen muzdarip ve muazzeb[23] eden, halkın nazarında menfur kılan zinadır. Evet, zina gerek tıbbî, gerek ahlâkî, gerek ferdî, gerek içtimâî hangi cihetten bakılırsa bakılsın, çok zararlı ve tahrip edici bir fuhşiyattır. Binâenaleyh İslâm dini zinayı ve zinaya vesile olan şeyleri haram kılmış ve insanları bu hâllerden şiddetle menetmek için en ağır cezaları vermeyi lüzumlu görmüştür. Taa ki; fuhşun yayılmasına, nesillerin tükenmesine, ailelerin yıkılıp dağılmasına, toplumun harabiyetine mani olsun ve beşeriyetin nezahati, haysiyet ve şerefi böylece muhafaza edilsin.

Yukarıda da dediğimiz gibi, İslâmiyet’in koyduğu kanunlar her zaman âlemin intizamını muhafaza içindir. Evet fuhşiyat, neseplerin tahribine, iffet ve nezahatin zevaline, çoğu kereler cinayetlerin vücuduna sebebiyet verdiği gibi, nice hâneleri de harap etmiştir. Bu noktada, zinadan daha büyük bir cinayet, daha korkunç, daha çirkin bir hıyanet düşünülemez. Bu öyle bir cürümdür ki, nice aileleri mahveder, namuslu kimseleri ebediyen mahcubiyette bırakır.

Zinanın haram kılınması ile nesep ve nesillerin korunması teminat altına alınır, namus ve iffetler, şeref ve haysiyetler mahfuz kalır. Ancak böylece ailede, mahallede ve bütün bir memlekette intizam, huzur, muhabbet ve samimiyet hayat bulur.

Din-i İslâm zinayı menettiği gibi, neslin muhafazası için, hayat-ı insaniyeyi zâyi etmeye vesile olan çocuk düşürmeyi de (iskat-ı cenin) menetmiştir. İslâm hukukunda özürsüz yere iskat-ı cenin cinayetten sayılır. Malum olduğu üzere, bu zamanda birçok insan, birtakım gayri meşrû sebeplerden dolayı bu cinayete, maalesef cesaret etmektedirler. Hukuk-u İslâm’da bu cinayeti işleyenlere ağır cezalar terettüp ediyor. Mesela; bir kadın ilaç veya başka bir yol ile iskat-ı ceninde bulunursa cezaya müstehâk olur.

Vicdanları titreten bu cinayet hakkında, Elmalılı M. Hamdi Yazır Efendi’nin güzel ve hikmetli beyanatını tefsirinden aynen takdim ediyorum:

“Ve’d denilen bu büyük suçun özeti, çocuğunu (diri diri, toprağa gömerek) öldürmekten ibaret olduğu ve bunun en önemli sebebi fakirlik ve çocuğu besleyememek korkusu bulunduğu için En’am sûresinde:

وَلَا تَقْتُلُٓوا اَوْلَادَكُمْ مِنْ اِمْلَاقٍۜ نَحْنُ نَرْزُقُكُمْ وَاِيَّاهُمْۚ

“Yoksulluktan dolayı çocuklarınızı öldürmeyin. Sizin ve onların rızkını veren biziz.”[24] âyeti ve İsrâ sûresindeki:

وَلَا تَقْتُلُٓوا اَوْلَادَكُمْ خَشْيَةَ اِمْلَاقٍ نَحْنُ نَرْزُقُهُمْ وَاِيَّاكُمْ اِنَّ قَتْلَهُمْ كَانَ خِطْـٔاً كَبٖيراً

“Bir de fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onlara da, sizlere de rızkı biz veririz. Onları öldürmek elbette büyük günahtır.”[25] âyetiyle de defalarca yasaklandığı gibi, Hz. Peygamber (s.a.v.) kadınlardan biat alırken “çocuklarını öldürmemek” kaydının da açıkça konduğu Mümtehine sûresinde geçmişti.

Bu âyetlere göre yalnız gömmek sûretiyle değil, herhangi bir şekilde olursa olsun çocuklarını kasten öldürmek de büyük bir cinayettir. Onun için ‘büyük bir günah’ buyrulmuştur. Şu hâlde çocuk aldırmak, kasten çocuk düşürmek dahi çocuğunu öldürmek olduğu için aynı mahiyette bir öldürme suçu olduğu unutulmamalıdır. Câhil bedevîlerin çocuklarını diri diri toprağa gömme vahşetlerini dinlerken tüyleri ürperen medenîlerin, çocuk düşürme cinayetlerinden yüzleri kızarmamasına da ne kadar esef edilse azdır. Hatta azlin, yani cinsel ilişki sırasında erlik suyunu dışarı akıtmanın dahi gizli bir çocuk öldürme olduğu hakkında bir hadis-i şerif rivâyet edilmiştir. Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, İbni Mâce, İmam Ahmed, Taberanî ve İbni Merdûye, Huzame binti Vehb’ten şu rivâyeti yapmışlardır: Rasûlullah’a (s.a.v.) azil hakkında soru soruldu. Rasûlullah (s.a.v): “O gizli çocuk öldürmedir!” buyurdular. Bundan dolayı azlin haram olduğu kanaatine varanlar olmuşsa da, fıkhî araştırmalar neticesinde bunun mekruh olduğu hükmüne varılmıştır. Çünkü azil nesli kesmeye bir yol, bir kötüye kullanmadır.

Azil, gizli öldürme olunca; şekli ve yaratılışı ortaya çıkıp belli olmuş bir çocuğu düşürmenin ve yeni doğmuş yavruları yok etmenin gerek sebep olma, gerekse doğrudan yapma itibariyle çocukları açıkça doğrudan veya sebep olarak öldürme mânâsında “Çocuklarınızı öldürmeyin!” açık yasağının hükmü dâhilinde haram bir cinayet olduğunu anlamak kolay olur.”[26]

Bu cinayeti işleyenler, Cenâb-ı Hakk’ın bir kanunu olan tezevvücün (evliliğin) hikmetinden gâfil olanlardır. Evlilikteki İlâhi hikmet neslin çoğalmasıdır. Bu hakikati Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade ediyor:

“Bütün hayvanâtın şehâdetiyle ve izdivaç eden nebatatın tasdikiyle sâbittir ki: İzdivacın hikmeti ve gayesi, tenâsüldür. Kazâ-yı şehvet lezzeti ise, o vazifeyi gördürmek için rahmet tarafından verilen bir ücret-i cüz’iyyedir. Hikmeten, hakikaten, izdivaç nesil içindir, nev’in bekası içindir.”[27]

Hâlbuki çocuk, hânelerin, sarayların, cennetlerin medâr-ı şerefi, insanı sürurlara, saadetlere müstağrak kılan, Kudret’in en büyük bir ihsanıdır. Çocuk aile için bir neşe ve saadet kaynağıdır. Aileyi bahtiyar edip sürurlara gark eden, gönül bağının goncası olan o nazeninlerle meşguliyet bütün dünyevî ve nefsanî zevklerin fevkindedir.[28]

Beşincisi: Malın muhafazasıdır. Servet fıtrî bir ihtiyaçtır ve maslahat-ı beşeriyedendir. İnsan, hem uhrevî hem de dünyevî saadetini bu nimet ile temin edebilir. Buna binâen, İslâm dini malın muhafazasını zaruri kılmıştır. Müslüman ne dünyası için âhiretini, ne de âhireti için dünyasını terk edebilir.

Evet; insan nefsini, aile efradını, mukaddesatını, dinini, dünyasını, iffet ve şerefini ancak kazandığı meşrû serveti ile muhafaza edebilir. Millet ve devletin bekası da mala, servete bağlıdır. Zira millet ve memleketi mütecâviz düşmandan koruyacak, istiklâli muhafaza edecek ve hasımlara haddini bildirecek bir kuvvet varsa o da maldır. Bu hakikate binâen dinimiz, malın kazanılmasını teşvik etmiş, israfını ise haram kılmıştır.

Zaten, can ve malını, millet ve devletini muhafaza için, kuvvet hazırlamak her Müslüman için farz-ı ayndır. Düşmana karşı lazım gelen kuvveti hazırlamayan milletler, İslâm’a muhalefet etmiş olurlar.

Fert, kendi malını muhafazaya mecbur olduğu gibi, gayrın hak ve hukukunu da korumakla mükelleftir. Bu hem dinin hem de insaniyetin muktezasıdır. Zira serveti muhafaza huzurdur, saadettir ve rahmettir.

Burada pek ziyade teessüfe şâyân bir nokta vardır ki, o da devletin malını lüzumsuz ve faydasız israf etmektir. Devletin malına kendi malından daha ziyâde hassasiyet göstermek lazım gelirken, her ne sûretle olursa olsun onu gasp etmek, değil İslâmiyetle, insaniyetle bile telif-i kabil olmayan büyük bir cinayettir.

Riyâzu’s-Sâlihîn’de şu hadis nakledilir:

“Hayber Kalesi’nin fethedildiği gün Peygamberimizin ashabından bir cemaat gelerek: Filanca şehid ve filanca adam şehittir dediler. Yine bir adamın yanından geçtiler filan adam da şehittir dediler. Peygamberimiz (s.a.v.): ‘Hayır, ben onu ganimetten (millet malından çaldığı hırka veya abaya bürünmüş olduğu hâlde cehennemde gördüm!’[29] buyurdular.

Mevzu ile alâkalı olarak yine Asr-ı Saadetten ibretli bir misal:

“Geceleyin, devlete ait işlerle meşgul olan Hz. Ömer’in (r.a.) huzuruna bir zât girer ve sohbete başlamak ister. Hz. Ömer (r.a.) o anda yanmakta olan mumu söndürerek başka bir mum yakar.

Bu hâli müşahede eden misafir: “Her ikisi de mum iken, birini söndürüp, diğerini yakmanızda ne hikmet vardı?” diye sorar. Hz. Ömer Efendimiz (r.a.): “Söndürdüğüm mum milletin malıydı; sizinle sohbetim hususî olduğundan onu kullanmaya hakkım yoktu, bu yaktığım ise kendi öz malımdır.” diye cevap verir.

Evet, mâlumdur ki devlete ait her şey milletindir. Hak ve hukukun ne olduğunu bilen bir insan, devletinin malını gasp etmeye cüret gösteremez. Hıyanet ile devletin malını gasp etmek en büyük bir vebal, en büyük bir cinayettir. Çünkü kıyâmete kadar gelecek insanların hak ve hukukuna bir tecavüzdür. Bu ise insan için ne müthiş bir hüsrandır.

Şu da bir hakikattir ki, kişi helâl dairesinde kazandığı kendi malını bile istediği gibi israf edemez. Zira israf bütün kâinatta câri olan iktisat kanununa muhalefettir ve israf eden insan bütün mevcudatı kendine mânen şikâyetçi kılar. Bu durumdaki bir insanı Üstad Bediüzzaman Hazretleri şu ifadelerle güzelce ikaz eder:

“Ey israflı, iktisatsız, ey zulümlü, adaletsiz, ey kirli, nezâfetsiz bedbaht insan! Bütün kâinatın ve mevcudatın düstur-u hareketi olan iktisat ve nezâfet ve adaleti yapmadığından, umum mevcudata muhalefetinle, mânen onların nefretlerine ve hiddetlerine mazhar oluyorsun. Neye dayanıyorsun ki; umum mevcudatı zulmünle, mîzansızlığınla, israfınla, nezâfetsizliğinle kızdırıyorsun? Evet, ism-i Hakîm’in cilve-i âzamından olan hikmet-i âmmei kâinat, iktisat ve israfsızlık üzerinde hareket ediyor. İktisadı emrediyor…”[30]

Hülâsa: Bir milletin huzuru, istikbâlinin teminatı bu hakikatin tahakkukuna bağlıdır. Binâenaleyh, bir cemiyetin her şeyden evvel bu beş hakikati itina ile muhafaza etmesi zaruridir. Çünkü âhenk ve intizamın, huzur ve saadetin temeli bunlardadır. Şu hâlde maârifimiz bu beş hakikati milletimizin efkâr ve şuuruna mal etmek mecburiyetindedir. Zira bunlardan herhangi birinin ihmali, milleti izmihlâle götürür; cemiyet hayatında telafisi mümkün olmayan derin yaralar açar.

Bugün maalesef bu beş esas nazara alınmaksızın verilen ruhsuz bir eğitimle çoğu insanımızın rûhunda fazilet ve rıza-yı İlâhi yerine bencillik ve menfaatperestlik hâkim olmuş, nazarlar ebedî saadetten dünyevî menfaate ve sefâhate çevrilmiştir. Bunun tabii neticesi olarak, kazancın meşrûsunu, gayr-ı meşrûsunu gözetmeyen ve devlet malını yağmalamayı maharet sayacak kadar alçalan bedbaht bir nesil ortaya çıkmıştır. Bu nesil milletin huzurunu bozmakla da kalmamış, onun namus ve haysiyetini de ayaklar altına almakta zerre kadar tereddüt göstermemiştir.

Bununla beraber şâyân-ı şükrandır ki, bugün bu ruhsuz eğitimden kendisini kurtarmaya muvaffak olmuş, îmanlı, faziletli, âlicenap, vatanperver, mazisine bağlı bir nesil zuhur etmektedir. Bu nesil insanlığın kadrini ve kıymetini lâyıkıyla bilmekte, taraf-ı İlâhiden kendisine lütfedilen maddî ve mânevî nimetlere karşı şükrünü hakkıyla edâ etmeye çalışmakta, kâinatta tecellî eden İlâhi izzet ve azamet karşısında aczini kemaliyle idrak ederek ulûhiyete karşı ubudiyetini zelilane yerine getirmektedir. Eğitimcilerimizin bugüne kadar uyguladıkları maârif politikasında vazgeçerek, milletin gösterdiği basirete iştirak etmeleri hâlinde, gençliğimizdeki bu düzelme kat kat ziyâde olacak ve devletimiz geleceğin dünyasında lâyık olduğu mevkiyi ihraz[31]edecektir.


[1]       Uruc etmek: Yukarı çıkmak, yükselmek.

[2]       Vedîa: Mülkiyeti sâhibinde kalmak şartıyla saklanmak, korunmak üzere bırakılan şey, emanet.

[3]       Nursî, Sözler, Envâr Neşriyat, İstanbul 1993, s. 88.

[4]       Cihanbahâ: Dünyalar kıymetinde.

[5]       Nursî, Sözler, s. 346.

[6]       Semeredâr: Meyveli, verimli.

[7]       Murâkabe etmek: Bakıp gözetmek, gözaltında bulundurmak, denetlemek.

[8]       Îsal etme: Ulaştırma.

[9]       Maâd: Dönüş, varış yeri, âhiret.

[10]      Nursî, İşârâtü’l İ’caz, Envâr Neşriyat, İstanbul 1992, s. 83.

[11]      İnbisat: Genişleme, yayılma.

[12]      Tevsi’: Genişletme, yayma.

[13]      Gadabiye: Öfkeye ait.

[14]      Nursî, İşârâtü’l İ’caz, s. 85.

[15]      Îsal etme: Ulaştırma.

[16]      Taakkul: Akıl erdirme, zihin yorarak anlama.

[17]      Nakş-ı sanat-ı Rabbaniye: Her şeyin Rabbi olan Allah’a ait sanatlı nakış.

[18]      Nursî, Lem’âlar, Envâr Neşriyat, İstanbul 1994, s. 329-330.

[19]      Tarîk-ı selâmet: Emniyet ve kurtuluş yolu.

[20]      Gülşen-i saadet: Saadet, huzur bahçesi.

[21]      Îsal etme: Ulaştırma.

[22]      Afif: Doğru, dürüst, sahtekâr olmayan.

[23]      Muazzeb olma: azap görme, eziyet çekme.

[24]      En’âm, 6/151.

[25]      İsrâ, 17/31.

[26]      Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Feza Gazetecilik A.Ş., İstanbul, 9/2021.

[27]      Nursî, Sözler, s. 409.

[28]      Bu mevzu; yıllar önce Zafer Dergisi’nde okuduğum, hissiyatıma dokunan, anne rahmindeki bir ceninin hâl diliyle konuşturulmasını derhâtır ettirdi. O yazıya burada yer vermeyi münasip gördüm.

“5 Ekim: Bugün var olmaya başladım. Durumu henüz annemle babam bilmiyor. Elma çekirdeğinden daha da küçüğüm, ama ne de olsa ben, benim. Belirli bir şekle girmediğim hâlde, benliğimi hissediyorum. Kız olacağım ve çiçekleri seveceğim.

19 Ekim: Biraz büyüdümse de herhangi bir hareket yapacak kudrette değilim. Annem beni kendi kanı ile besliyor. Kalbinin alt yönünde beni barındırıyor. Hoşuma giden şu ki, annem henüz hiçbir şeyden haberdar değil.

23 Ekim: Ağzım teşekkül etmeye başladı. Düşünün, bir yıl sonra rahatça gülebileceğim! Daha sonra konuşabileceğim. Söyleyeceğim ilk kelimenin ‘anne’ olacağından eminim. Kim iddia ediyor henüz bir varlık olmadığımı! Bir parça ekmek kırıntısı da ekmek değil mi?

27 Ekim: Bugün ilk olarak kalbim atmaya başladı. Bundan böyle hayatımın sonuna kadar da atacak. Ben kalbimi sevgilerle dolduracağım.

2 Kasım: Her gün biraz daha büyüyorum. Kollarım ve bacaklarım biçimlenmeye başladı. Fakat bu bacaklarımla anneme koşmak ve kollarımı açıp babama sarılmak için henüz erken.

12 Kasım: Parmaklarım çıkmaya başladı. O kadar küçük ki, beni bile şaşırtıyor. Yine de hoşuma gidiyor, ileride onlar bir bebeği okşayacak, top oynayacak ve çiçek toplayacaklar.

20 Kasım: Bugün annem doktora gitti. Varlığımdan böylece haberdar oldu. Sevinmiyor musun anneciğim? Kısa bir süre sonra kollarının arasında olacağım.

25 Kasım: Annemle babam, kız olduğumdan habersizler. Belki de bir erkek veya ikiz bekliyorlar. Onlara sürpriz yapacağım. Annem gibi siyah gözlü olmayı çok istiyorum.

10 Aralık: Yüzüm tam olarak biçimlendi. Keşke anneciğime benzesem.

13 Aralık: Artık çevreme bakabiliyorum. Fakat bulunduğum yer çok karanlık. Yine de mutluyum. Yaşıyorum. Kısa bir süre sonra gözlerim dünya ışığını görecek. Diğer çocukların oynamasını seyredebileceğim. Denizleri, dağları, gökkuşağını henüz görmedim. Bunlar nasıl şeyler? Sen nasıl bir varlıksın anneciğim! Bir görebilsem!

24 Aralık: Anneciğim, kalbinin sesini duyuyorum. Benim kalbimin atışlarını da hissedebiliyor musun? Çok sağlıklı bir kız olacağım. Bazı bebeklerin dünyaya gelmesi güç oluyormuş. Fakat iyi ve tecrübeli doktorlar yardım ediyor. Bazı kalpsiz annelerin bebeklerini istemediklerini de biliyorum. Ama ben dünyaya gelmek, kollarında uyumak, yüzüne bakmak istiyorum anneciğim. Sen de beni aynı sevgiyle bekliyorsun değil mi? Beni koklayacak mısın? Çok sevecek misin?

28 Aralık: Ah anneciğimi Niçin hayatıma son vermelerini istedin? Hâlbuki orada öyle mutlu günlerimiz olacaktı ki! Anneciğim… Anneciğim…”

[29]      Nevevî, Muhyiddin, Riyâzü’s-Sâlihîn ve Tercemesi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1976, 1/264.

[30]      Nursî, Lem’âlar, s. 309.

[31]      İhraz etme: Kazanma, elde etme; erişme.

    Bu konuda geri bildirim bırakın

    • Değerlendirme
    X