Hikmet Pırıltıları

Maddenin Kıdemi ve Ezeliyeti Muhaldir

Maddenin Kıdemi ve Ezeliyeti Muhaldir

Kadim bir şey, evveli olmamakla, gerek zâtında ve gerekse ahvalinde, sıfat ve hey’etinde kendisine tebeddül,[1] tegayyür[2] ve teessür ârız olmayan şeydir. Binaenaleyh, ecsâmıyla,[3] atom ve maddesiyle kendisine tegayyür ve tebeddül ârız olan bu âleme kadîm diyenler, azîm bir hurafe ile delâlete düşmekte ve hükümlerinin tenâkuza[4] isnad ettiğinin farkına varmamaktadırlar.

Hele, Meşâiyyûnun[5] imamı sayılan ve muallim-i evvel[6] olan Aristo’nun şu meselenin ucundaki muhalâtın farkına varmaması hayreti mucibtir.[7] Şöyle ki:

Madde denilen şeyin, sûret-i cismaniyeden,[8] yani cism-i ârız olan ahval ve hey’etlerden hâli olması imkânsızdır ve muhâldir.

Evvelâ, madde mutlaka bir mekânda bulunacaktır. Ayrıca, madde, hareket ve sükûn,[9] büyüklük ve küçüklük, uzunluk ve kısalık, sıvı ve katı olma gibi hallerin birinden veya birkaçından hâli olmayacaktır. Bunun aksini farz etmek, yani ne büyük ne de küçük olan veya ne uzun ne de kısa olan ilh… bir madde düşünmek, maddenin varlığını ortadan kaldırmak demek olacaktır. Çünkü cevher veya madde araz için şart ise de, cevherin veya maddenin varlığı ve bekâsı araz ile mevcuttur. Bu hâle göre, şart olmayınca meşrut[10] da ortadan kalkmaz mı? Yani arazlar olmayınca madde de ortadan kalkmayacak mı?

Demek oluyor ki, yukarıda zikredilen maddenin, kendisini ayakta tutan sûret ve ahvâllerden hâli kalması muhâldir. O hâlde, kıdemi dâvâ olunan madde, hâdis[11] ve ârız olan sûretlerle kâim olmaktadır. Buna göre de, kadîmin hâdis veya hâdisin kadîm olması lâzım gelmiyor mu?

Meseleyi biraz daha izah etmeye çalışalım:

Mesela, sâbit olduğu iddia edilen bir atomun, mekândan hâli olmadığı malûmdur. Mekânın ise yeri boşluktur. Boşluk ise adem olduğundan, zikredilen atomun adem ile kaim ve dâim olması lâzım gelir. Hâlbuki kadîm bir şeyin evveli olmaz.

Hareket, sûret ve sair ahvâl ve sıfatlar da mekâna kıyas olunabilir.

Maddeye takılan sûret ve ahvâlin hâdis olduğu, yani sonradan meydana geldiği bilmüşâhede görünüyor. Mecma-i havadis[12] olan şu âlem, daima tazeleniyor, biri gelir, biri gider, kaybolur.

Bu hâle göre, kadîm olduğu iddia edilen maddenin, sıfat ve ahvâli hâdis olmuş oluyor. Bu ise muhâldir. Yani, bir şeyin kendisi kadîm, sıfatı hâdis olamaz. Mademki bu ahvâl ve sıfatlar hâdistirler, öyle ise madde de hâdistir, sonradan yaratılmıştır.

Şu bedîhî[13] meseleyi de ayrıca nazar-ı dikkate almak icab eder. Şöyle ki:

Ahvâller ve sûretler kadîm olsaydı, bu takdirde tebeddül, tegayyür[14] ve infiali[15] kabul etmeyecek olan maddeden, bu âlem nasıl teşkil olunacaktı, bu musannâ[16] kâinat, Fâil-i Muhtar olan Allahu Teâlâ’ya nasıl isnad edilecekti? İnfial ve tegayyürü kabul etmeyen bir şeyden, diğer bir şey nasıl meydana gelecekti?

Diğer taraftan, atomlar ve maddeler birbirinin misli olunca, aralarında bir fark, bir temâyüz ve şekil farklılığı olmaması lâzım gelmez miydi? Hâlbuki mevcudat binler çeşit imtiyaz ve teşehhusât[17] vecihleriyle birbirinden ayrılmaktadır.

İşte şu keyfiyet bu mevcudatın bir Sâni-i Kadîr ve Fâil-i Muhtar’dan sâdır olduğunu bilbedâhe[18] göstermektedir.

Fâil-i Muhtar’dan sâdır olan eserler ise, bütün hâsiyetleriyle[19] ademden oluyorlar. Zira, o Fâil’den sâdır olan bir fiilin kasd ve irade ile olması için eserin ademden teşkili lâzım gelir. Aksi hâlde, yani hem madde, hem de sıfat ve ahvali kadîm olunca, artık onun üzerinde bir tasarruf nasıl düşünülebilir? Bu hâlde, zaten mevcut olan bir şeyin yapılması lâzım gelmez miydi?

Mesela; Cenâb-ı Hakk’ın eşyayı halketmesi fiilinin tecellîsi için, eşyanın adem-i sırftan icadı lâzım geldiği gibi, musavviriyetin[20] tecellîsi için de sûretlerin hâdis olması icab eder. Madde de sûreti de kadîm kabul edilince, halk ve tasvir fiillerinin tecellîsi nasıl olacaktı?

Diğer ef’al-i İlâhiye’yi bunlara kıyas edebilirsiniz.

Bu hâle göre, Fâil-i Muhtar olan Kadîr-i Ezelî’ye îman etmekle, maddenin kıdemine inanmak arasında tezat vardır. Mezkûr izahattan maddenin ve kâinatın hâdis olduğu bilbedâhe sâbit oldu. Öyle ise, Fâil-i Muhtar, Alîm-i Mutlak ve Hâlik-ı Külli Şey olan O Hakîm-i Ezelî, bu mevcudatı adem-i sırftan[21]


[1]       Tebeddül: Değişim.

[2]       Tegayyür: Dönüşüm, değişim.

[3]       Ecsâm: Cisimler.

[4]       Tenâkuz: Çelişki.

[5]       Meşâiyyûn: Sadece akla güvenen Aristo geleneğini izleyen felsefeciler.

[6]       Muallim-i evvel: İlk öğretmen.

[7]       Mucib: Şaşkınlık veren, şaşırtan.

[8]       Sûret-i cismaniye: Cisme ait şekil; bedenî görünüş.

[9]       Sükûn: Hareketsiz olma, sâkinlik, durulma, durgunluk.

[10]      Meşrut: Şarta bağlı olarak gelen, şart kılınan.

[11]      Hâdis: Sonradan meydana gelen.

[12]      Mecma-i havadis: Olayların toplandığı yer.

[13]      Bedîhî: İspat gerektirmeyecek kadar açık, belli, âşikâr.

[14]      Tegayyür: Dönüşüm, değişim.

[15]      İnfial: Fiilden etkilenme, bir tesirin gücü altında hareket etme.

[16]      Musannâ: Sanatlı.

[17]      Teşehhusât: Şahıslanma, belirlenme. Târif edilebilir hâle gelme.

[18]      Bilbedâhe: Apaçık bir şekilde.

[19]      Hâsiyet: Bir şeye has nitelik, o nesnede bulunan meziyet, kuvvet, tesir, hassa.

[20]      Musavviriyet: Şekil vermek, şekillendirmek.

[21]      Adem-i sırf: Tam anlamıyla yokluk, mutlak yokluk.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X