Memleketimizde Cuma Namazı
– Günümüzde bazı kimseler cuma namazının kılınabilmesi için, halifenin izninin şart olduğunu ileri sürerek, memleketimizde cuma namazının kılınamayacağını iddia etmektedirler. Bu iddiaların bir hakikati var mıdır?
İddianın cevabına geçmeden önce şunu ifade edelim ki; cuma namazı Şeâir-i İslâmiyye’nin en büyüklerinden biridir. Ve farziyeti Kur’ân, Hadis ve İcma ile sabit büyük bir ibâdettir.
Cenâb-ı Hak Cum’a sûresinde:
يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُٓوا اِذَا نُودِيَ لِلصَّلٰوةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
“Ey îman edenler, cuma günü (Cuma) namazı için çağrıldığınızda Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Biliyorsanız bu sizin için daha hayırlıdır.”[1] buyurmaktadır. Bu âyet-i kerîme ile cuma vakti geldiğinde dünya işleriyle meşgul olmak; hür, sıhhatli ve mukîm (misafir olmayan) her akl-ı baliğ erkeğe haram kılınmıştır.
Peygamber Efendimiz de birçok hadîs-i şeriflerinde cumayı kasten terk edenleri tehdit buyurmuşlardır. Bunları numune olarak birkaçını takdim edelim:
لَيَنْتَهِيَنَّ أَقْوَامٌ عَنْ وَدْعِهِمُ الْجُمُعَاتِ أَوْ لَيَخْتِمَنَّ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ ثُمَّ لَيَكُونُنَّ مِنَ الْغَافِلِينَ
“Birtakım kimseler cuma namazını terk etmekten mutlaka vazgeçsinler. Yahut da Allahu Teâlâ onların kalplerini muhakkak ki mühürleyecektir. Sonra elbette onlar gâfillerden olacaklardır.”[2]
لَقَدْ هَمَمْتُ أَنْ آمُرَ رَجُلاً يُصَلِّى بِالنَّاسِ ثُمَّ أُحَرِّقَ عَلَى رِجَالٍ يَتَخَلَّفُونَ عَنِ الْجُمُعَةِ بُيُوتَهُمْ ». لَيْسَ فِى حَدِيثِ أَبِى عَبْدِ اللَّهِ بُيُوتَهُمْ
“Muhakkak istedim ki bir adamın insanlara namaz kıldırmasını emredeyim, sonra cumaya gitmeyip evlerinde kalan kişilerin evlerini ateşe vereyim.”[3]
مَنْ تَرَكَ ثََثَ جُمَعٍ تَهَاوُناً بِهَا طَبَعَ اللّهُ تَعالى عَلى قَلْبِهِ
“Kim önemsemeyerek üç cumayı terk edecek olursa, Allah onun kalbini mühürler.”[4]
“Bir de bilmiş olunuz ki, Allah Celle ve Alâ Hazretleri cumayı benim şu durduğum yerde ve bu yılın bu ayındaki bu günümde size kıyâmet gününe kadar farz kılmıştır. Her kim, hayatımda olsun, benden sonra olsun âdil yahut zâlim bir devlet reisi varken onu istihfaf ederek yahut inkâr eyleyerek cumayı terk edecek olursa, Allah iki yakasını bir araya getirmesin. Ve kendisine ait hiçbir hususu mübârek kılmasın. Haberiniz olsun ki böylesi tevbe etmedikçe ne namazının, ne zekâtının, ne haccının, ne orucunun, ne de başka bir hayrının sevabı vardır. Her kim de tevbe ederse, Allah tevbesini kabul eder.”[5]
Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) pek çok hadîs-i şeriflerinde de cuma namazının faziletini beyan ve mü’minleri cuma kılmaya teşvik buyurmuşlardır. Bunlardan misâl olarak birisini takdim edeceğiz:
“Güneşin doğduğu günlerin en hayırlısı, Allah indinde günlerin en şereflisi cuma günüdür. O, Kurban ve Ramazan bayramı günlerinden de büyüktür. Onda beş özellik vardır. Allah, Âdem (a.s)’i o günde yaratmış, o günde ona ruh üflemiş, o günde yeryüzüne indirmiş ve o günde âhirete irtihal ettirmiştir. O günde bir saat vardır ki, kim Allah’tan bir şey dilerse, Allah mutlaka verir. O günde kıyâmet kopacaktır. Hiçbir mukarreb melek, gök, yer, rüzgâr ve dağ yoktur ki, cumadan korkup ona hürmet etmesinler.”[6]
Cuma hakkındaki bu kısa beyandan sonra şimdi mezkûr iddianın cevabına gelelim.
Sultanın İzninden Kasıt Nedir?
Evvelâ, fıkıh kitaplarımızda cuma namazı kılınması için halifenin izninin şart olduğuna dair hüküm mevcut değildir. Sadece İmam A’zam Hazretleri cumanın edâsının şartlarından birini, “Sultanın yahut onun vazifelendirdiği birisinin kıldırması” olarak kabul (içtihad) etmiştir. Görüldüğü gibi, bu şartta, halifeden değil sultandan, yani devlet reisinden söz edilmektedir. Eğer sultan yerine halife esas alınsa, bugün dünyanın hiçbir yerinde cumanın kılınmaması icap edecektir.
Kuhistânî, Sultan’ın mutlak zikredildiğine dikkati çekerek şöyle buyurur:
“Sultanın mutlak olarak zikrolunması (yani müslim, gayrimüslim, erkek, kadın gibi bir kayıt konulmaması) işaret eder ki, sultanın Müslüman olması şart değildir. Hem sultanın izninin şart olması, böyle bir izni almanın mümkün olduğu hâller için söz konusudur. Zaten sultandan izin almak mümkün olmadığı takdirde, “Sultanın izn-i şartı” ortadan kalkar, Müslümanlar herhangi bir kişinin etrafından toplanıp cumalarını kılabilirler.”
İmam Şâfiî, İmam Mâlik, İmam Ahmed b. Hanbel ve Hanefî müçtehidlerinden İmam Muhammed ve İmam Ebû Yûsuf, cumanın kılınmasında sultanın izni gerekmediği içtihadındadırlar. Bu zâtlara göre, bu noktada, diğer namazlarla cuma namazının bir farkı yoktur. Vakit namazlarında sultanın izni gerekmediği gibi, cumada da gerekmez.
İmam A’zam’ın diğer müçtehidlerden farklı olarak sultanın iznini şart koşmasının hikmeti, Bedayi, Mebsut ve Zeylâî gibi fıkıh kitaplarında şöyle beyan edilmektedir:
“Cuma namazında kalabalık bir cemaate karşı hutbe okumak şeref vesilesi sayıldığından, birçok imtiyaz sâhibi kimselerin bu şerefe nâil olmak için yarışmaları çekişme, fitne ve kargaşalığa sebep olacağı ve dolayısıyla cumanın te’hiri veya kılınmaması ihtimalinin belireceği endişesiyle İmam A’zam sultanın ya da onun tayin ettiği kimsenin kıldırmasını şart koşmuştur. Tâ ki, intizamın sağlanmasıyla huzur ve sükûn içerisinde cuma îfâ edilebilsin.”
Bu ifadelerden anlaşılıyor ki, cuma namazının kılınması hususunda sultandan izin alınması:
a) Bir şeref vesilesi edinilerek, hatiplikteki ihtilafın önlenmesi ve cuma namazının zamanında kılınabilmesi.
b) Cuma namazı kılmak gibi ulvî bir maksatla toplanmış bulunan cemaatin güvenliğinin sağlanması gibi hikmet ve maslahatlara binaendir.
Elmalılı Hamdi Efendi ise tefsirinde bu mânâyı te’yiden şöyle buyurmaktadır:
“…(Cuma) büyük bir cemiyetle kılınacağından, kimin kıldıracağında münazara ve fitne melhuzdur. Fitne ise cumanın tatiline sebeptir.”[7]
Görüldüğü gibi, İmam A’zam da sultanın iznini aslî şart olarak ileri sürmemiştir. Eğer böyle olsa, farziyyeti kitap, sünnet ve icmâ-ı ümmetle sabit olan bir ibadetin içtihad ile iptal edilmesi gibi bir hataya düşülmüş olur. Sultanın izni cumanın aslî bir şartı olarak kabul edildiği takdirde, farz-ı ayn olan cuma namazını Şâfiî, Hanbelî ve Mâlikîler kılarken, Hanefîlerin kılmaması gibi ters bir durum ortaya çıkar. Hâlbuki farz olan ibâdetler bütün mezhepler için aynıdır, değişmez. Mezhepler arasındaki ihtilâflar, füruat ve teferruattadır.
Dürrü’l-Muhtar ve Şerh-i Bahr-i Râik ve Bedâyi’nin cuma bahislerinde sultanın izninin olmadığı hâllerde cumanın kılınabileceği beyan edilir. Bu hususta şöyle buyrulur:
“Sultan bir şehir halkını, kendilerine zarar vermek için inat üzerine cuma kılmaktan men ederse, halk kendilerine cuma kıldıracak birini tayin edebilir. Vali ölür veya bir fitneden dolayı hazır bulunmaz da cumayı kıldırmaya hakkı olan bir kimse de bulunmazsa, zaruretten dolayı halk kendilerine bir hatip tayin eder.”
İmam Gazâlî Hazretleri de İhyâu Ulûm’un “Cumanın Faziletleri” bahsinde:
“Cuma için ne sultanın hazır olması, ne de izni şart değildir. Fakat izninin olması müstehaptır, daha güzeldir.” buyurur.
Hayret ve teessüfü muciptir ki, bazı kimseler İmam-ı A’zam’ın cumanın terk ve te’hir edilmesi endişesiyle koyduğu bu şartı, Hz. İmam’ın bu husustaki hassasiyetine bütün bütün zıt olarak cumanın tamamen terkine delil ve vesile yapmak istemektedirler.
Şunu da ayrıca belirtelim ki, dört mezhepte de köle ve misafire cuma farz olmadığı hâlde, bunlar cuma namazını kıldıkları takdirde, öğle namazları üzerlerinden kalkar. Cuma namazları kabul olunur.
Mesele bu kadar açık olduğu hâlde, bazı kimseler şer’î ve fıkhî hiçbir delile dayanmadan, cuma kılmamayı birtakım idarecilerin hatalarına bina etmek istiyorlar. Hâlbuki İbni Âbidin’in beyanına göre:
“Devlet reisi fâsık, zâlim dahi olsa, yine cuma namazı terk edilmez. Hatta devlet reisi halkı cumadan men etse bile bu icraat “Allah’a isyanı gerektiren hususlarda mahlûka itaat edilmez” hadîs-i şerifinin hükmüne dâhil olacağından yine cuma terk edilmez.”
Yine İbni Âbidîn “Şayet valiler kâfir olursa, Müslümanların cuma namazı kılmaları caizdir” demekte, aynı bahiste “Cuma namazı kâfirlerin istilâsı altındaki beldelerde yani darü’l harpte de kılmayabilir” buyurmaktadır.
Ömer Nasuhi Bilmen de Büyük İslâm İlmihali’nde “Veliyyü’l-Erar veya onun me’zun edeceği bir zât bulunmayan bir yerde, mesela dar-ı harbte cemaat-ı müslimînin tensibiyle içlerinden biri cuma namazını kıldırabilir.” demektedir.
Türkiye’de Cuma İzni Yok Mudur?
Son olarak şu hakikati de ifade edelim ki, Türkiye için İmam A’zam’ın zikrettiği “Sultanın izni” şartı zaten câridir. Cuma namazını kıldıran bütün imamlarımız Diyanet İşleri Başkanlığı’na, Diyanet İşleri Başkanlığı Başbakanlığa, Başbakanlık da Cumhurbaşkanına bağlıdır. Bütün din görevlilerinin maaşlarının devletçe karşılandığı şu memleketimizde, “Cuma için Sultanın izni olmadığı” nasıl iddia edilebilir! Acaba cuma namazını kılan Müslümanları bu şeâirden men etmek isteyenler, neye hizmet etmek istemektedirler? Niyetleri İslâmiyet’e hizmet etmek ise, İslâm’a hizmet şeâiri terk etmekle mi olur? Yok, eğer niyetleri Müslümanları mesuliyetten kurtarmak ise, o zaman kendilerine şu suali soralım:
Cumayı Terk Etmek, Kime Ne Kazandırır?
Müslümanlar, cuma namazı kılmak gibi büyük bir ibâdeti yaparlarsa ne olur? Faraza cuma kılınmaz diyenler bu suale cevap olarak, Cumanın farziyeti bâtıl olur derlerse, o zaman, bu namaz nâfile olur deriz. Eğer, namazın bizzat aslı bâtıl olur, nâfile de olmaz, diye iddia ederlerse, zaten Zuhr-u Âhir kılındığı için kılana bir zararı olmaz. Yok eğer, cuma namazını kılmak, –hâşâ– günah olur ve bu günahı işleyenler de mesul olurlar denilirse, acaba, şeâiri ihyâ etmekle Müslümanlar nasıl bir günaha girmiş olur? Bu günahın derecesi nedir? Segairden midir, kebairden midir? Cuma namazına gelmekle, haftada bir kere dahi olsa Rabbinin huzurunda durup O’na tazarru ve niyaz eden, O’na yalvaran ve O’ndan rahmet dileyen insanları böyle azim bir ibâdetten mahrum etmek Müslümanlığa hizmet midir?
Şimdi insafla düşünelim: Milletin birlik ve beraberliğe, samimiyet ve muhabbete en ziyâde muhtaç olduğu bir zamanda, binlerce insanın beş vakit namazı terk ettikleri bir devirde, nice günah-ı kebâirlerin alenen işlendiği ve sefahatin terviç edildiği bir hengâmda ve menfî ideolojilerin genç kuşakları kasıp kavurduğu bir asırda, Müslümanları dine bağlayan en kuvvetli vesilelerden biri olan cuma namazına ilişmeyi akıl ve insaf ile bağdaştırmak mümkün müdür?
Sözü Halil Gönenç Hoca’nın şu güzel tespitleri ile bağlayalım:
“Asr-ı Saâdet’ten bu yana Müslümanlar hâkim de oldular, mahkûm da oldular. Ama hiçbir zaman Şeâir-i İslâmiyye’nin başında gelen cuma ve cemaati büsbütün terk etmediler. Zaten bu toplum cuma ile cemaati büsbütün terk etseler, İslâmiyet’le olan bağları kopar. Cuma ve cemaatle uğraşanların, Müslümanları ve özellikle gençlerimizi camiye, cemaate ısındırmaya çalışmalarını tavsiye ediyorum. İslâm âlemi perişan hâldeyken, bin bir zulümle karşı karşıya bırakılmışken cuma ve cami etrafında birleşmek, birbirimize İslâm’ı anlatmak ve öğretmek daha faydalıdır.
(…) Dindar ve samimi gençlerin istikametini değiştirip cami ve cemaatten uzaklaştırmak cihad olmadığı gibi, fazilet de değildir.”[8]
[1] Cum’a, 62/9.
[2] Müslim, 865. İmam-ı Şaranî, Uhudü’l-Kübrâ’sında bu hadîsin şerhinde cumayı kasten terk edenlerin Allah’a âsi olduklarını, bu gibi kimseleri ikaz etmek gerektiğini, aksi hâlde ikaz vazifesini yapmayan Müslümanların da günaha girmiş olacaklarını beyan eder.
[3] Müslim, 651.
[4] Ebû Dâvud, Salât: 210, (1052); Tirmizî, Salât: 359, (500); Nesâî, Cuma: 2, (3, 88).
[5] İbni Mâce.
[6] İbni Mâce.
[7] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, c. VII, s. 4984.
[8] Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, c. 2, s. 45.

Bu konuda geri bildirim bırakın