Hikmet Pırıltıları

Mübâşeretsiz Tasarruf

Mübâşeretsiz Tasarruf

Cenâb-ı Hakk’ın tasarrufatında mübâşeret[1] yoktur. Mübâşeret, ancak iki maddî şey arasında söz konusudur. Maddeden uzaklaştıkça, mübâşeretsiz iş yapmaya doğru yaklaşılır. Mesela; insan bir kitabı eliyle tutar. El de kitap da maddî olduğu için, bu fiil için mübâşeret lâzımdır. Hâlbuki göz, aynı kitabı temas etmeden görür. Göz maddî olmakla beraber ışığı kısmen maddeden uzak olduğundan, göz, bu ışık vâsıtasıyla kendisi dokunmadan kitabı görebilmektedir. Akıl ise, o kitaptaki mânâları mübâşeretsiz olarak alabiliyor.

Bir ampul, insanlarla iki tarzda münasebet kurabilir. Birincisi: Maddesi itibariyledir. Bu takdirde mutlaka temas lâzımdır. Yani, insanın o ampulü yapabilmesi için mutlaka dokunması icab eder. İkinci temas ise, ışığı itibariyledir. Bu hâlde ampul kendisi mübâşeret etmeden, odada bulunan bütün insanları ve umum eşyayı aydınlatabilir.

Ampuldeki ışık, elektrik cereyanının bir tezâhürü olduğundan, diğer bir cihetle bizi ve odadaki eşyaları cereyan aydınlatıyor. Fakat cereyanın bizimle mübâşereti yoktur. Olsa, cereyana kapılıp ölmemiz lâzım gelir.

O hâlde, elektrik cereyanı bize temas etmemekle beraber bizden hâriç de değildir.

Güneş, câzibe (çekim) kanunuyla seyyarelerini etrafında döndürmektedir. Güneş bu büyük işi mübâşeretsiz yapmaktadır. Dünya ve diğer gezegenler de bu câzibe kuvvetiyle güneşin etrafında dönmektedirler, fakat bu kuvvet güneşten maddî bir el vâsıtasıyla gelmemektedir. Mübâşeretsiz olarak tecellî eden bu kuvvetle gezegenler, güneş etrafında döndükleri gibi, güneşin kendisi de bir kudret tahtında mübâşeretsiz olarak idare edilmektedir.

Adına ne denilirse denilsin ve hangi kanun olarak adlandırılırsa adlandırılsın, gözün gördüğü bedîhî[2] bir hakikat vardır, o da; gezegenlerin mübâşeretsiz olarak seyeran[3] ettirilmeleri gibi, umum sâbit yıldızların da bir kudretle mübâşeretsiz olarak durdurulduklarıdır.

Bir mıknatıs da karşısında bulunan bir şeyi temas etmeden kendine çekmektedir. Ondaki çekim kuvvetiyle bu iş yapılmakta ve çivi maddî bir şeyle çekilmemektedir.

İnsan, gaflet nazarıyla, kendisini sadece maddesi itibariyle düşünmekte ve maddî olan eliyle mübâşeretsiz olarak hiçbir iş yapamadığından, mübâşeretsiz tasarrufu inkâra sapmaktadır. Hâlbuki insandaki ruh, insan bedenini mübâşeretsiz olarak idare etmektedir. Mesela; elimizi kaldırdığımız zaman bu kaldırmak fiilini ne ile yapıyoruz? Yani taşı elimizle kaldırdığımız hâlde, elimizi ve kolumuzu ne ile kaldırıyoruz? Bu işi ruh yapıyor ve kolla mübâşereti bulunmuyor.

Diğer taraftan insan, Cenâb-ı Hakk’ın ihsan ettiği cüz’î bir ilim sayesinde yerde durup gökteki füzeleri idare edebiliyor ve onları uykudan uyandırabiliyor. Aklı gözüne inmiş bir kimseye göre bu işin yapılabilmesi için, füzeyle maddeten temas kurulması icab edecektir.

Hareket hâlindeki bir taksinin tekerleri bir sürücünün ilim ve iradesiyle dönmektedir. İlimle dönmese, taksi bir kayaya çarpacak veya uçuruma yuvarlanacaktır. Tekerlekler ilimle dönmekle beraber, taksiyi süren zâtın ilmi o tekerleklerde değildir. Yani ilim tekerleklere ne dâhildir ve ne de hâriçtir.

Aynı şekilde, parmağımızdaki hayat ve hareket ruhtan gelmekle beraber, rûhumuz parmağımıza ne dâhildir ve ne de hâriçtir. Ruh parmağa dâhil olsa, parmak da bir cihetle rûhun bir parçası olur.

Beyinle akıl arasında da aynen bu münâsebet vardır. Akıl beyne ne dâhildir; ne de hâriçtir. Beyin, aklın bir parçası olmadığı gibi, akıl da beyinden hâriç değildir.

Mahlûkat arasındaki bu hikmetli ve ibretli tasarrufat temâşâ edildikten sonra, maddeden münezzeh ve müberrâ olan Hâlik-ı Zülcelâl’in tasarrufatında mübâşeret bulunmadığı apaçık anlaşılır. Bununla beraber bu tasarrufun mahiyetini ancak Cenâb-ı Hak bilir…

Rûhun beden içindeki tasarrufunu anlayamayan aklımızla, rûhun da bedenin de hâlikı ve mutasarrıfı olan Sâni-i Zülcelâl’in şuunat ve tasarrufunun mahiyetini elbette anlayamayız.

Dünyamızın câzibe kanunuyla güneşe nasıl takılı olduğunu idrak edemeyen ilmimizle, umum kâinatın hâlikı ve bütün kanunların hâkimi olan Kadîr-i Zülkemâl’in şuunatına vâkıf olabileceğimizi iddia edemeyiz.

Zaten bizim vazifemiz, sadece bu tasarrufatın mübâşeretsiz olduğunu anlamak ve îman etmektir. Bunun, mâhiyet ve keyfiyetini anlamak ise, hiçbir mahlûkun haddi değildir.


[1]       Mübâşeret: Fiziksel temas, doğrudan doğruya yapma.

[2]       Bedîhî: İspat gerektirmeyecek kadar açık, belli, âşikâr.

[3]       Seyeran: Seyahat.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X