Hayatım Hatıralarım

Mustafa Sabri Efendi’ye İftira

Mustafa Sabri Efendi’ye İftira

İslâm’ın Mustafa Sabri’sine azim iftiralarda bulunanlar! Cemâdat bile hamâkatinize gülüyor.

Münâfıkların ayrı ayrı cinayetleri ve muhtelif sıfatları arasında nifakın en birinci cinayeti olan hilelerini beyan eden usul-ü münazara, fenn-i mantık ve kanun-u edebiyeden uzak, sadece mükâbere ve mugalata ile kaim, safsatadan ibaret bir varakpare elime geçti.

Bu müfteri, nifaka hücum eden münâfıkları tevbih, takbih, tehdit ve ta’yip etmekle techil eden şu meal-i şerifin hücumuna maruz kalmış:

وَاِذَا قٖيلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَـهَٓاءُ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَـهَٓاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ

“Onlara: “İnsanların îman ettiği gibi siz de îman edin” denildiği vakit, “Biz hiç, sefihlerin (akılsız ve ahmak kişilerin) îman ettikleri gibi îman eder miyiz!” derler. Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler (veya bilmezlikten gelirler).”[1]

(Zira fiillerinde menfaat değil, zarar vardır, bu ise cehâletin en ednâ ve en aşağı bir derekesine düştüklerine işarettir.)

Veyl olsun o kimseye ki, Müslümanlar nezdindeki derekesini bildiği için, o dessasane cinayetlerini; nasiyesi pek parlak, hile ve iftiradan müberra, İslâm’ın son asırda medâr-ı iftiharı, son Şeyhülislâm, Tokatlı Mustafa Sabri Efendi’nin gölgesinde çöreklenmiş… Fakat o bedbaht kendisini kaplayan kara cehâlet bulutları altında fark edememiş ki: O müstesna sîmâ, cehâlet gölgesinden müberradır, ârîdir. Bundan dolayı gölgesine çörekleneni, değil aklı olan, zerre kadar hisse sâhibi olanlar dahi derhâl fark eder, görür ve gördüler. Çünkü Peygamberimiz iki cihanın güneşi, Hatemü’l-Enbiyâ mevki-i muallasını ihraz etmiş, kâinatın ilk ve son efendisi, bir hadis-i şeriflerinde:

أتَّقُوا فِرَاسَةَ الْمُؤمِنِ فإنَّهُ يَنْظُرُ بِنُورِ اللّهِ تعَالى

“Mü’minlerin ferasetinden sakınınız. Zira onlar, Allah’ın nûruyla nazar ederler.”[2] diye ferman ediyor.

Gülünç müfteri! Ulûm-u nakliye ve akliyeyi havi azami şecaat ve cesaret sâhibi, etkiya-i ulemâdan İslâm’ın Mustafa Sabri’sini korkaklıkla itham ve cehâletine âlet ediyor. Hâlbuki o zât, hayatta hiçbir haksızlığa tahammül edip göz yummamıştır.

Mesela, Manastırlı İsmail Hakkı Efendi ile “Teşri” meselesi üzerinde uzun ve müselsel, ilmî ve edebî münazaralar yapmış, hakkı izhar ederek İsmail Hakkı’nın hatasını yüzüne karşı, “Beyânü’l-Hak” mecmuasında beyan etmiştir.

Sonra Moskova Müftüsü Musa Carullah Efendi’nin “Bürhanlarımız” nâmındaki eserindeki bazı hatalarına karşı tahammül etmeyip reddiyeler yazmış, daha sonra inandığı bir fikri Cumhuriyetin ilanı zamanında yüzde doksan dokuz ölüm tehlikesine karşı, pervasızca müdâfaa ettiği için Mısır’a sürülmüş, aynı zamanda Moskova’dan Mısır’a sürülen Musa Carullah ile “Ruh” meselesi üzerinde azim münazaralar yapmış ve hepsinde de Mustafa Sabri Efendi haklı çıkmıştır.

Keza, Mısır’da telif ettiği “Mevkifu’l akl ve’l-ilm min Rabb’il Âlemin” adlı dört ciltlik fevkalade ehemmiyetli eserinin üçüncü cildinde, an’anelerini unutup irtidad ederek kendilerini Avrupa’ya bedava satan mürtetlerin başlarına azim tokatlar indirmiştir.

Asr-ı âhir fuzalasından olan böyle bir zât, yazmış olduğu herhangi bir reddiyenin ölümünden sonra neşrini isteyebilir mi? Senin şu iftiran, bu asr-ı medeniyette hiçbir ferdin havsala-i idrakine sığmayan bir hâl-i aciptir.

Evet, eyne’s-sera ve eyne’s-Süreyya? Hâşâ ve kella! O zât nerede, senin gibi böyle sahifeleri iftira, mugalata ve mükabere ile mülevves eden erzel ve eçhelin varakparesi nerede?

Kâzip kaziyelerden terekküp eden mugalata ve kıyaslarınızın küsufu, “Mağlata-i cezrü’l esemi kelamı” gibi sizi tezatlar kâbusu altında koyup, güneşten ışık alamaz olduğunuzdan, kâinata müdhike oldunuz. Cemadat bile hamakatinize gülüyor.

Zira, 1954 senesinde vefat eden bir zâtın, 1957’de tab edilen bir esere reddiye yazdığını iddia ediyorsunuz. Reddiye diye uydurduğunuz uydurmaya da yüzlerce ciltlik eser külliyatından bir cümle bile alamıyor, sadece, bu eserin müellifi hakkında yazılan şiirlerden birer cümle alıp ve bu cümleleri de kavaid-i beyandan olan teşbih, mecaz ve kinaye kanunlarından habersiz olarak, memba-ı hakikat ve kamus-u hikmet, maden-i belâgat, bahr-ı hüccet, içi îman, dışı bürhan, sağı evveliyat, solu yakîniyat, her bir kaziyesi birer necm-i naci, her bir kıyası birer seyf-i kati, her satırı birer nüzhetgah, her sahifesi birer bostan-ı cinan, her bahsi fezay-ı îman, her teşbih ve temsili hakikatli bir rasathâne olan Risale-i Nur’a perde çekilmez, çekemezsin, çekemedin.

Ey müfteri! Âlem-i zulümatta yaşayabilirsin. Fakat nur âlemine perde olamazsın. Ey ahmak-ı hümaka! Ahmaklıkta tarihte meşhur Hebenneka’yı geçtin. Dalâlette Sofestailerin laedriye taifesinin Üstad’ı oldun. Kezzaplıkta Müseylimet’ül Kezzab’ı unutturdun. İslâmiyet’in rüknü olan îman hakikatlerini aklî ve naklî bürhanlar ile güneş gibi gösterip hatta kalp ve hislere de hisse vererek bütün duygu ve letaife izani bir şekilde yerleştiren, ulvî hisleri doyurup heyecana getiren on binlerce sahifeyi görmedin de, bir iki cümlelik şiiri bahane ederek o güneşi balçıkla sıvamak istedin.

Risale-i Nur’dan Onuncu Söz, bu âlem-i şehâdet perdesi arkasında bir mahkeme-i kübra ve bir dâr-ı mükâfat ve ihsan ve bir dâr-ı mücazat ve zindan menzilleri olduğunu, cüz külden küçük olduğu kat’iyyetinde ispat eder.

On Birinci Söz, hikmet-i kâinatın ve şecere-i hilkatin sırrını çözüp, şu memleket-i Rabbaniye’de kurulan menziller, açılan sergiler, o şecereye takılan salkımlar, asılan maslahatlar nelerdir? O sahifelerde yazılan âyetler ve basılan mühürler ne vecihle kâinatın mimar ve ustasına dalâlet ettiğini şüphe götürmez bir şekilde ispat eder.

Yirmi İkinci Söz, bu muntazam memleket ve acip âlem şehrinde şu kâinat bostan ve bağında semânın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzünde tanzim, tezyin ve tanzif lisanlarıyla yazılmış Rabbânî âyetleri okutup her şeye şâmil bir ilim ve kudretin sâhibini tanıttırır ve bildirir.

İşarat-ül İ’caz ve Yirmi Beşinci Söz ise, Kur’ân-ı Azimüşşan’ın kırk vecihle i’cazını ispat ederek, kelâm-ı İlâhî olduğunu kör olmayanlara gösterir.

Allâme Zemahşerî ve Kadı Beyzâvî gibi ekâbir-i müfessirinin ulûm-u beyan ve belagatta bahr-i bî-payan olan Abdulkahir-i Cürcanî ve Sekkakî gibi dahi imamların dest-i efkârlarının erişemediği icaz ve i’caz noktalarını beyan eylemesi, ehl-i insaf olan takdir erbabı nezdinde müsellemdir.

Elhâsıl: Dünya sarayının Anadolu kürsüsünde, ekseri enbiya, evliya, urefa yatağı ve İlâhî konferans salonu olan Şark yaylası ve yirminci asrın sahnesinde asr-ı haziriyyunun huzurunda:

وَإنَّ الْعُلَمَاءَ وَرَثَةُ ا‘نْبِيَاءِ

“Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir.”[3] sırrının zirvesine yükselen ve “Bediüzzaman” lakabıyla dünyada şöhret yapan bir zât, Rahmanî ve fikrî bir nutuk okuyor. O nutkun aslı ve kökü, ne içeride ve ne de dışarıdadır. Doğrudan doğruya Kur’ân’a bağlıdır. Bu nutkun sesi Avrupa, Amerika, Asya, hâsılı dört kıt’ayı ihtizaza getirip, insaniyet semâsında çınladı. Nutkun mahiyeti ve nâtıkın maksadı ise, her zerre ve mürekkebatı bir fonograf misüllü dile getirerek, vârisi bulunduğu iki cihanın fahri Muhammedü’l Arabî’nin (s.a.v) dâvâsını ilan ve istima ve ispat idi.

Bizler de; mezkûr nutku gelecek nesillere ulaştırmak için azm-ü sebatın kırılmaz silahları, delil ve bürhan atomları ile bu nöbetin dönmez, yılmaz ve asla geri çekilmez birer nöbetçileriyiz.

Mehmed Kırkıncı


[1]       Bakara, 2/13.

[2]       Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 15; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr , VIII, 102.

[3]       Ebû Dâvud, İlm 1, (3641); Tirmizî, İlm 19, (2683); İbnu Mâce, Mukaddime 17, (223).

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X