Hayatım Hatıralarım

Necip Fazıl ile İstanbul Görüşmesi

Necip Fazıl ile İstanbul Görüşmesi

Mehmed Şevket Eygi, Bugün Gazetesi’ni çıkarıyordu. Necip Fazıl Bey de o gazetede yazıyordu.

Kışın ortasında bir gün Zübeyir Ağabey telefon açtı ve: “Hocam, hemen İstanbul’a gel” dedi.

Aynı gün uçakla İstanbul’a gittim. Beni havaalanında Avukat Bekir Berk, Mustafa Polat, Mehmed Birinci, Mehmed Fırıncı karşıladılar. Doğruca Bekir Berk Ağabey’in Çemberlitaş’ta bulunan Kiğılı Pasajı’ndaki yazıhânesine gittik. Zübeyir Ağabey, Sungur Ağabey ve Bayram Ağabey’ler de oradaydı. Zübeyir Ağabey ziyaret için özel olarak hazırlanmış, kravat takmıştı.

“Hocam” dedi, “Necip Fazıl Bey, Bugün Gazetesi’nde Üstad aleyhinde bir iki makale yazdı.” Bu yazılarda Üstad’ımızın: “Elbette şimdi fetret gibi karanlıkta kalan Hazret-i Îsâ’ya mensub Hristiyanların mazlumlarının çektikleri felâket, onlar hakkında bir nevi şehâdettir denilebilir.”[1] sözüne itiraz ediyor. Bunun ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebine muhalif olduğunu söylüyor. Kendisinden randevu aldık. Seni bunun için çağırdık. Kendisi şimdi bizi bekliyor.”

Yanımıza konuyla ilgili kitapları alarak alelacele gittik. Evi âdeta ormanla kaplıydı, içi de çok güzel döşenmişti. Antika eşyaları vardı. Necip Fazıl Bey beni görünce:

“Tamam, Mehmed Bey geldi, şeriatı bilen, Ehl-i Sünnet’i bilen birisi. Şimdi meselemizi çok rahat çözeriz.” dedi.

Çok mükemmel bir hâfızası vardı. Zübeyir Ağabey’e:

“Seni tanıdım.” dedi, “Ben Üstad’ın ziyaretine gittiğimde sen de oradaydın.” Sonra kalktı, Tarihçe-i Hayatı’ı getirdi ve aşağıdaki bölümü okumaya başladı:

“Şiddet-i şefkat ve rikkatten ve bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber mânevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, sefâletler, açlıklar, şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki: Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semâviye, mâsumlar hakkında bir nevi şehâdet hükmüne geçiyor. Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiçbir haberim yokken, Avrupa ve Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O mânevî ihtarın beyan ettiği taksimat, bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:

O musibet-i semâviyeden, zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun, şehid hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı mâneviyeleri, o musibeti hiçe indirir. On beşinden yukarı olanlar, eğer mâsum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu Cehennem’den kurtarır. Çünki, âhirzamanda mâdem fetret derecesinde din ve Dîn-i Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâma bir lâkaydlık perdesi gelmiş ve mâdem âhir zamanda Hazret-i Îsâ’nın (as.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyet’le omuz omuza gelecek. Elbette şimdi fetret gibi karanlıkta kalan Hazret-i Îsâ’ya mensub Hristiyanların mazlumlarının çektikleri felâket, onlar hakkında bir nevi şehâdettir denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zaifler, müstebid büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar; elbette o musibet, onlar hakkında medeniyetin sefâhatinden ve küfrânından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır, diye hakikatten haber aldım. Cenâb-ı Erhamürrâhimîne hadsiz şükrettim ve o elîm elemden ve şefkatten teselli buldum.”[2]

Kitabı masanın üstüne bıraktı ve bana dönerek:

“Hocam” dedi, “Bu fikirler ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebine uygun mu, değil mi? Sen ne dersen ben ona razı olacağım.” dedi.

Bir tevâfuk olarak, birkaç gün önce de ilm-i kelâm dersi alan talebelere İmam Gazâlî’nin “Faysalü’t Tefrika” adlı kitabından o kısmı okutmuştum.

“Efendim, keşke gazetedeki o yazıları bizimle görüştükten sonra yazsaydınız. Üstad Hazretleri itikaden Eşarî mezhebindendir. Biz ise Mâtürîdî mezhebindeniz. Eşarî mezhebi ile Mâtürîdî mezhebi arasında bu konuda görüş ayrılığı var. Eşarîler:

وَمَا كُنَّا مُعَذِّبٖينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولاً

“Biz Peygamber göndermediğimiz kavme azab etmeyiz.”[3] âyetine dayanarak, kendilerine peygamber gelmemiş, dâvet ulaşmamış insanları necat ehli kabul ederler.” dedim ve kendisine Mektubat’tan şu kısmı okuduk:

“Fakat zaman-ı fetrette وَمَا كُنَّا مُعَذِّب ينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولاً sırrıyla; ehl-i fetret, ehl-i necattırlar. Bil’ittifak, teferruattaki hatîatlarından muahezeleri yoktur. İmam-ı Şafiî ve İmam-ı Eş’arîce; küfre de girse, usûl-i îmanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünki teklif-i İlâhî irsal ile olur ve irsal dahi, ıttıla’ ile teklif takarrur eder. Madem gaflet ve mürur-u zaman, enbiya-i salifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevab görür, etmezse azab görmez. Çünki mahfî kaldığı için hüccet olamaz.”[4]

“İmam Gazalî de Eşarî mezhebindendir ve kitabında aynı fikri savunmaktadır.” diye anlattım. Kendisi çok hakperest bir insandı. Bunları anlatınca kabul etti. Benden İmam Gazâlî’nin kitabındaki o bölümü kendisine mektupla göndermemi rica etti. Sonra ayağa kalktı: “Ben şimdi, o yazıları yazdığıma pişmanım.” dedi.

Ertesi gün gazetede: “Akşam Nurcuların kurmay grubuyla görüştük.” diye başlayan bir yazı yazdı ve daha önce yaptığı tenkit ve itirazları tashih etti.

Erzurum’a döndüğümde İmam Gazâlî’nin Faysalü’t Tefrika adlı kitabının 96. sayfasını kendisine gönderdim. Faydalı olacağı ümidiyle o bölümü aynen buraya derc ediyorum.

“İnancıma göre, inşâallah Allahu Teâlâ, zamanımızdaki Rum, Hıristiyan ve Türklerin pek çoğunu da Rahmet-i İlâhiye şümûlüne alacaktır. Bunlardan maksadım, uzak memleketlerde yaşayan ve kendilerine İslâm’ın dâveti ulaşmayan Rum ve Türklerdir. Bunlar üç kısımdır:

Hazret-i Muhammed’in (s.a.v) ismini hiç duymamış olanlar.

2- Hazret-i Peygamber’in ismini, sıfatlarını ve gösterdiği mu’cizelerini duymuş olanlar. Bunlar İslâm memleketlerine komşu olan yerlerde veya Müslümanlar arasında yaşayan kimselerdir. Bunlar kâfir ve mülhidlerdir.

3- Bu iki derece arasında bulunan gruptur. Hazret-i Peygamber’in ismini duymuşlarsa da vasıf ve hususiyetlerini duymamışlardır. Daha doğrusu bunlar Hazret-i Peygamberi taa küçüklüklerinden beri “İsmi Muhammed olan, peygamberlik iddiasında bulunan birisi” olarak tanımışlardır. Tıpkı bizim çocuklarımızın “El-Mukaffa adında birisinin Allah’ın kendisini peygamber olarak gönderdiğini iddia ettiğini” duymaları gibi. Kanaatime göre bunların durumu birinci grupta olanların durumu gibidir. Çünkü bunlar Hazret-i Peygamber’in ismini, haiz bulunduğu vasıfların zıdlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise hakikati araştırmak için insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez. Bunlar da birinci grup gibi ehl-i necattırlar.”

Ayrıca Alûsî’nin, Rûhü’l-Meâni tefsirinin 15. cildinin 42. sayfasında, İbrahim Lekkani’nin Cevheretü’t-Tevhid adlı kitabının 29. sayfasında aynı görüşe yer verdiğini kendisine yazdım.

Hatta yıllar sonra Üstad’la alâkalı sempozyumlar düzenlendiğinde, Bediüzzaman Hazretleri’nin bu mektubunun Hrıstiyanlar mâbeyninde ne kadar takdir-i şâyân bir hizmet olduğu ve istikbalde ittihadın ve birliğin temel taşlarını oluşturduğunu ve bir nevi kerâmeti olduğunu müşâhede ettik.


[1]       Nursî, Tarihçe-i Hayatı, s. 285.

[2]       Nursî, a.g.e., s. 285.

[3]       Âl-i İmrân, 3/64.

[4]       Nursî, Mektubat, s. 427-428.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X