Siyasette Ölçü

Parti Değerlendirilmesindeki Kıstaslar

Parti Değerlendirilmesindeki Kıstaslar

Türkiye’de mevcut partileri çok yönlü bir değerlendirmeye tâbi tutmak, memleket şartlarının bir zaruretidir. İndî ve sathî görüşlerle, bir partinin sadece belirli bir yönünün nazara verilmesi, mübalağalı bir şekilde fazla büyütülmesi ve bir sıfatın abartılması parti değerlendirilmesinde yanlış bir kıstastır. Her partiye bir bütün olarak bakılmalı ve bütün vasıfları üzerinden bir değerlendirme yapılmalıdır.

Partilerin genel değerlendirilmesinde şu ölçülerin belirtilmesine ihtiyaç vardır:

Evvela, milletin menfaatlerini şahsî menfaatlerine tercih eden, örf, âdet ve mânevî değerlere saygılı, millet çoğunluğunun teveccühüne mazhar olan bir partiyi tercih etmek aklın gereğidir.

Ayrıca, bir partinin iyi tarafları hatalarına üstün geliyorsa, o parti müspet partiler kategorisinde değerlendirilmelidir. Bununla beraber, hatasız bir parti veya hükûmet muhaldir. Bir tek insan bile hata ve kusurlardan arınmış olmazken, değişik meslek ve meşrep sâhibi insanlardan meydana gelen bir teşkilat ve bir cemiyet, nasıl tamamen hatasız ve kusursuz olabilir? Hiç hata ve kusuru olmayan bir parti ve hükûmet isteğinde bulunmak, olmayacak şeyi istemek, yani, muhali talep etmektir. Kusursuz hükûmet talebinde bulunan bir kimse bin sene de yaşasa, gelecek hiçbir parti ve hükûmet beğenmeyip onun aleyhinde bulunacaktır. Onun için “hatasız hükûmet” yerine “en az kusurlu hükûmet” isteğinde bulunmak, en aklî ve mantıkî olan yoldur. Buna “ehven-i şerri ihtiyar” denir. Bu prensibin lüzum ve zaruretini Münâzârat isimli eserinde Bediüzzaman şu şekilde izah etmektedir:

“Zerrâtı günahkârlardan mürekkeb bir hükûmet tamamiyle masum olamaz. Demek nokta-i nazar, hükûmetin hasenâtı seyyiatına tereccühüdür. Yoksa seyyiesiz hükûmet muhâl-i adidir. Ben öyle adamlara anarşist nazarıyla bakıyorum. Zira onlardan birisi –Allah etmesin– bin sene yaşayacak olsa, âdeta mümkün hükûmetin hangi sûretini görse, hülya ile yine razı olmayacak, şu hülyanın neticesi olan meylüttahrip ile o sûreti bozmaya çalışacaktır.”[1]

Parti değerlendirilmesinde üzerinde duracağımız diğer bir ölçü de, devlet yönetiminde liyakat, meharet, adalet, kul hakkına riayet ve müdebbirlik sıfatıdır. Mesela: Bir gemi sâhibi, seçeceği kaptanda pek çok özellikler aramalı ve kaptan seçmekteki kıstasları çok yönlü olmalıdır. Kaptanın sadece bir sıfatı tercih sebebi olmamalıdır. Kaptanın ehliyeti, gemiyi kullanma mahareti, tecrübesi ve motor aksamını anlamaktaki derinliği, basîret ve feraseti, sıhhatinin mükemmelliği, sabrı ve meşakkatlere dayanma gücü, irade ve ciddiyeti, vazifesindeki samimiyet derecesi dikkate alınmalı ve bu sıfatlar üzerinden genel bir değerlendirmeye gidilmelidir.

Kaptan, esen rüzgârın ve bulutun lisanından anlamalıdır. Kaptan, havanın durumunu ve ne getireceğini idrak eden, işinin ehli, müdebbir bir insan olmalıdır.

Kaptanın elbette ki dindarlığı ve samimiyet derecesi de araştırılmalıdır. Ancak, kaptanın, mukaddesâtı makam ve arzularına âlet edip etmediği de dikkate alınmalıdır. Kaptan, gemiyi Kâbe’ye götüreceğim diye Batum’a da götürebilir yahut geminin komuta dairesini vatan hainlerine ve anarşistlere de kaptırabilir. Bu hususta çok dikkatli olmak gerekir.

Nasıl ki, evlenmek isteyen bir genç, hususi hayatının direği ve çoluk çocuğunun tahassungâhı olan hânesine getireceği müstakbel eşini seçerken araştıracak, soruşturacak ve evleneceği kadın hakkında malumatlarını yoğunlaştırarak bir karar verecektir. Kadının iffet, ciddiyet, salahat, tesettür, ahlâk, anlayış, nezâket, ev işlerine vukufiyet, şefkat, fedâkârlık ve sebatkârlık gibi vasıflarını dikkate alacak, bunlar ışığında tercihini belirleyecektir. Onun sadece bir yönüne bakarak tercihini yapan genç, aldanabilir yahut aldatılabilir.

Ceylan gözü, insan gözüyle kıyas edilirse, belki insan gözünden daha güzel görünebilir. Ama bütünüyle bir insan ile bir ceylan kıymet bakımından mukayese edilirse, aradaki fark kendiliğinden ortaya çıkar.

İşte partilerin tercih edilmesinde de çok yönlü araştırma yapılmalıdır. Evet, memleketin maslahatını dikkate alarak bir partiyi iktidar yapmak, bu milletin aslî vazifelerinden biridir. Elbette ki hizmete tâlip partilerin durumlarını geniş bir muhteva içinde incelemek, muhtelif cihetlerini belirlemek, hizmetteki şevk ve arzularını, cesaret ve ciddiyetlerini, vazife anlayışlarını, icraatlarını, millete karşı samimiyet ve tutumlarını araştırmak bir vatandaşlık hakkıdır ve aynı zamanda vatanî bir vazifedir.

Sanatta öncelikle maharet aranmalıdır. Bir insanın bir sanatta ehliyetli olması, diğer sanatlarda da ehil olmasını gerektirmez. Bir vasfı mükemmel olan insanın, bütün vasıfları da mükemmel demek değildir. Mükemmel bir doktordan mâhir bir kimyager olması beklenmemelidir. İnsan, hangi sıfatını ve kabiliyetini geliştirmiş, hangi sahada çalışmışsa o sahada söz sâhibidir. Nitekim dinimiz, vasıflı ve işine ehil insanların, millet hizmetinde tercih edilmelerini nazara vermektedir. Hz. Ebû Bekir (r.a) gibi en seçkin sahâbîlerin de katıldığı “Zatü’s-Selâsil Gazvesinde” Rasûl-i Ekrem Efendimizin, daha yeni Müslüman olmuş, fakat harp sanatını iyi bilen Amr İbnü’l-As’ı kumandan tayin etmesi; aynı şekilde, Efendimiz’in (s.a.v) vefatından kısa zaman önce Suriye üzerine yapılacak bir sefere bütün sahâbîler arasında Üsame Bin Zeyd’i ordusuna kumandan tayin etmesi, vazifelerde salahattan çok, maharete önem verildiğini göstermektedir. Demek ki, emaneti ehline vermek çok mühimdir. Nitekim bir âyette meâlen şöyle buyrulur:

اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَاۙ وَاِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ اَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ

“Gerçekten Allah size, emanetleri ehlinize vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman, adaletle hükmetmenizi emreder.”[2]

Peygamber Efendimiz de (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:

إذَا وُسِّدَ ا‘مْرُ الى غَيْرِ أهْلِهِ فَانْتَظِرِ السَّاعَةَ

“Emanet kaybedildiği zaman –işler ehli olmayanlara verildiği zaman– kıyâmeti bekle.”[3]

Yukarıda bir partide bulunması gereken temel özelliklerden bahsedildi. Bununla beraber bu kıstaslara uymayan bir partiye oy vererek yanlış tercih yapan mü’minleri hatalı görmek, onlara kin ve düşmanlık beslemek, hatta tekfir etmek de insafsızca bir davranıştır. O mü’min kardeşimiz isabetli bir karar vermemiş ise, nihayet bir rey hatası yapmış olur. Bunu büyütmek, bu yüzden ona kin ve adavet beslemek ne İslâmiyet’e, ne insaniyete ve ne de vatanperverliğe yakışır. İslâmiyet’te Allah için muhabbet etmek ve yine Allah için buğzetmek esastır. Maalesef geçmişte olduğu gibi günümüzde de bu büyük esastan sapma gösteren bazı kişiler, düşmanlık ve muhabbetlerinde siyaseti esas almakta ve kendi partilerine rey vermeyen mü’minleri haksız, kendi partilerine oy verenleri haklı görerek mü’minleri tezyif etmektedirler. Bu büyük bir hata ve zulümdür. Bediüzzaman bu tehlikeye şöyle dikkat çekmektedir:

“Sakın, sakın! Dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın. Karşınızda ittihad etmiş dalalet fırkalarına karşı perişan etmesin! اَلْحُبُّ فِى اللهِ، وَالْبُغْضُ فِى اللهِ Elhubbufillâhi velbuğzufillâh[4] düstur-u Rahmanî yerine, (el’iyazü billah) اَلْحُبُّ فِى السِّيَاسَةِ، وَالْبُغْضُ لِلسِّيَاسَةِ elhubbufissiyâseti velbuğzulissiyâseti[5] düstur-u şeytanî hükmedip, melek gibi bir hakikat kardeşine adavet ve el-hannas gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve tarafdarlık ile zulmüne rıza gösterip, cinayetine mânen şerik eylemesin.”[6]

Üstad, başka bir eserinde de tüyler ürperten bir gerçeği şöyle ifade eder:

“Cây-ı dikkat bir hâdise: Bir zaman, bu garazkârane tarafgirlik neticesi olarak gördüm ki: Mütedeyyin bir ehl-i ilim, fikr-i siyasîsine muhalif bir âlim-i sâlihi, tekfir derecesinde tezyif etti. Ve kendi fikrinde olan bir münâfığı, hürmetkârane medhetti. İşte siyasetin bu fena neticelerinden ürktüm,

اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ

“Eûzü billahi mineşşeytani vessiyase”[7] dedim, o zamandan beri hayat-ı siyasiyeden çekildim.”[8]

Hâlbuki siyasî tercihleri farklı olsa bile insanların birbirini sevmeleri için birçok sebep vardır. Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade etmektedir:

“Her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mabudunuz bir, Râzıkınız bir… bir bir, bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir… bir bir, yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir… ona kadar bir bir. Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler bulundukları hâlde; şikak ve nifaka, kin ve adavete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü’mine karşı hakikî adavet etmek ve kin bağlamak; ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebat-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i’tisaf olduğunu; kalbin ölmemiş ise, aklın sönmemiş ise anlarsın!”[9]

Peygamber Efendimiz (s.a.v) adavet ve kinin kötülüğünü ifade için şöyle buyurmuştur:

اَ تَبَاغَضُوا، وَلاَ تَحَاسَدُوا، وَلاَ تَدَابَرُوا، وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إِخْوَانًا

“Birbirinizle kinleşmeyiniz, hasetleşmeyiniz, birbirinizden yüz çevirmeyiniz. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz…”[10]

حَسْبُ امْرِئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ

“Müslüman kardeşine hakaret etmesi kişiye kötülük olarak yeter.”[11]

İmam Gazâlî Hazretleri de şöyle buyurmaktadır: “Aklın kemali, îmandan sonra insanları sevmektir.” Zira insan, umum âleme sultan ve halife olarak yaratılmıştır.

Elhâsıl, sebep ne olursa olsun mü’minlerin birbirine kin beslemeleri dinen, aklen ve vicdanen çirkin ve merduttur.

Evet, birlik ve ittifakı sağlamanın yegâne çaresi; Müslümanlar arasında muhabbeti tesis etmek, maddî ve mânevî terakki için azami gayret göstermektir. Bu hususta takip edilecek yolu Bediüzzaman Hazretleri şöyle ortaya koyar:

“Bizim düşmanımız cehâlet, zaruret, ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı sanat, mârifet, ittifak silahıyla cihad edeceğiz.”[12]

Böylece, milletimizi mahv ve perişan edip zillete düşüren bu büyük düşmanlarımıza karşı üç elmas kılıçla mücadele edip, milletçe zilletten izzete, tedenniden terakkiye, cehaletten, irfan ve mârifete, ittifak ile de ittihada yükseleceğiz. Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi:

“İttifakta kuvvet, ittihadda hayat, kardeşlikte saadet (…)vardır.”[13]

İttihad ve uhuvvet, fertler arasındaki muhabbet ile olur. Ancak o muhabbetle umumi muhabbet ve cazibe meydana gelir. Şanlı ecdadımız, yukarıda zikredilen üç büyük düşman ile mücadelesinde muvaffak olarak asırlarca tevhid bayrağını dünyanın birçok yerinde dalgalandırmışlardır. Bizler de şanlı ecdadımızı örnek alarak, birlik ve beraberliğimizi muhafaza edip, memleketimizi parçalamak isteyen dâhili ve haricî düşmanlara karşı çok dikkatli ve uyanık olmalıyız. Bediüzzaman Hazretlerinin: “Milliyetimiz bir vücuttur. Rûhu İslâmiyet, aklı Kur’ân ve îmandır.”[14] sözüne kulak vermeliyiz.


[1]           Nursi, Münazarat, s. 18.

[2]           Nisâ, 4/58.

[3]           Buhârî, İlim 2, Rikāk 35.

[4]           “Allah için sevmek, Allah için buğz etmek.” Buharî, Îmân: 1.

[5]           Siyaset için sevmek, siyaset için buğz etmek.

[6]           Nursi, Kastamonu Lâhikası, s. 108.

[7]           Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım.

[8]           Nursi, Âsâr-ı Bedîiyye, s. 384.

[9]           Nursi, Mektubat, s. 290.

[10]         Buhârî, Edeb, 57; Feraiz 2; Müslim, Birr, 23; Tirmizi, Birr, 24.

[11]         Müslim, I, 32; Ebû Dâvûd, Edeb, 35.

[12]         Nursi, Divan-ı Harb-i Örfî, s. 16.

[13]         Nursi, Âsâr-ı Bedîiyye, s. 483.

[14]         Nursi, Münazarat, s. 57.

    Bu konuda geri bildirim bırakın

    • Değerlendirme
    X