Bediuzzaman’ı Nasıl Tanıdım

Risale-i Nur Hususî Bir İnayet, Rabbanî Bir İstihdam Mahsûlüdür

Risale-i Nur Hususî Bir İnayet,
Rabbanî Bir İstihdam Mahsûlüdür

Risale-i Nur’un hem muallimlik, hem de mürebbilik yönü vardır. Yani bir taraftan hakikatleri ders verip tâlim ettirirken, diğer taraftan da ruh ve kalbi terbiye ile, istifazeye yönelterek iç âlemi düzeltir, nefsi tezkiye eder, mizacı mutedilleştirir, ahlâkı ulvîleştirir. Müntesiplerini mânevî bir merkeze, hablullaha bağlar, onları mânen murakabe ederek sırat-ı müstakime ulaştırır. Bu hâli ile Risale-i Nur, kopmaz bir mânevî zincirdir. Ona elini atan, yapışan necat bulur.

Risale-i Nur’un müellifi, bid’aların rağbet gördüğü ve dinsizliğin şâhs-ı mânevî hâlinde İslâm’a hücum ettiği bu dehşetli asırda, kendisinin mânen vazifeli olduğunu şöyle ifade buyuruyor:

“Eski Harbi Umumî’den evvel ve evâilinde, bir vâkıa-i sâdıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı’nın altındaydım. Birden o dağ, müthiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim: “Ana korkma! Cenâb-ı Hakk’ın emridir, O Rahîm’dir ve Hakîm’dir.” Birden o hâlette iken baktım ki, mühim bir Zât, bana âmirâne diyor ki: “İ’caz-ı Kur’ân’ı beyan et.” Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılabdân sonra, Kur’ân etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’ân kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur’ân’a hücum edilecek; i’cazı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’cazın bir nev’ini şu zamanda izharına, haddimin fevkinde olarak, benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım.”[1]

“Çok emarelerle anlamışız ki; bu ulûm-u îmaniyedeki fetva vazifesiyle tavzif edilmişiz.”[2]

Üstad’ın tashihleriyle 29. Mektub’un 1. ve 2. kısımları


[1]       Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 183-184.

[2]       Nursî, Mektubat, s. 474.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X