Risale-i Nur’u Niçin Okuyor ve Okutuyoruz?
Risale-i Nur gerçekten bu asrın bütün mânevî hastalıklarına şifâ olacak fevkalade meziyet ve hususiyetlere sâhiptir. Risale-i Nur Külliyatını dikkat, teenni ve tefekkürle okuyanlar, bu hakikati açıkça müşâhede edeceklerdir.
Muhakkik[1] ve müdekkik[2] ulemâdan İmam-ı Gazâlî, İmam-ı Rabbânî, Sa‘deddin et-Teftâzânî ve emsali zâtlar Kur’ân-ı Kerîm’den mülhem[3] birçok eserler yazarak feylesofların ve ehl-i bid’anın[4] savletinden[5] ehl-i sünnet camiasının akaid-i ulviye[6] ve ahlâk-ı âliyesini[7] muhafaza etmişler ve muasır oldukları insanların kalp ve ruhlarına tesir ederek istidatlarını[8] inkişaf[9] ettirmişlerdir. Bu zâtlar zamanlarının rehber ve mürşidi olarak birer müceddit[10] olduklarını bihakkın göstermişlerdir. Lakin o zamanlar telif edilen eserler bu asırdaki insanların zâhir ve bâtın[11] dertlerine tam devâ olamıyor. Malumdur ki, Peygamber (s.a.v) Efendimiz her asırda bir müceddidin geleceğini veciz ve latif bir lisanla beyan buyurmuşlardır. Bediüzzaman Hazretleri de bu mevzuda şu hakikati ifade ediyor:
“Cenâb-ı Hak; kemâl-i rahmetinden, Şeriat-ı İslâmiyenin ebediyetine bir eser-i himayet[12] olarak, her bir fesad-ı ümmet[13] zamanında, bir muslih[14] veya bir müceddit veya bir halife-i zişan[15] veya bir kutb-u âzam[16] veya bir mürşid-i ekmel[17] veyahud bir nevi Mehdî hükmünde mübarek zâtları göndermiş; fesadı izale edip, milleti ıslah etmiş; Din-i Ahmedîyeyi[18] (s.a.v) muhafaza etmiş. Madem âdeti öyle cereyan ediyor; âhir zamanın[19] en büyük fesadı zamanında; elbette en büyük bir müçtehit, hem en büyük bir müceddit, hem hâkim, hem mehdî, hem mürşid,[20] hem kutb-u âzam olarak bir zât-ı nûranîyi gönderecek…”[21]
Malumdur ki her müceddidin nasihat ve irşatlarının muhataba tesirinde zaman ve mekânın ve şeraitin mühim rolü vardır. Zira hastaya göre doktor gönderilir. Eski zamanda dertler az olduğu için, tabipler de ona göre gönderilmişti.
Ruh ve vicdanları titreten, âlem-i İslâm’ı tehdid eden, dolayısıyla bütün mevcudatı sarsan bu inkâr-ı ulûhiyet[22] zamanında bilumum maddî ve mânevî, ferdî ve içtimâî emrazları[23] söküp atacak, kalplerin derinliklerine nüfuz edecek, latif ve nazif[24] hissiyatları heyecana getirecek, süflî[25] ve âdi ahlâkları imha ve izale etmekle ulvî istidatların inkişafına[26] yol açacak, ahlâk-ı âliyeyi tesisle, cevher-i insaniyetten[27] kasavet ve gaflet perdelerini kaldıracak, hülâsâ kalp, fikir, ruh, vicdan ve bütün duygulara tesirini icra edecek bir tiryâk-ı sâfî[28] lazımdı; Rahmet-i ilâhiye bu tiryak, asrımızın tabib-i hâzıkı[29] olan Bediüzzaman Hazretlerinin mübârek eli ile insanlık âlemine ihsan etti.
Evet, cehâlet ve küfür bulutlarının âlem-i İslâm’ı ve bilhassa mukaddes vatanımızı sardığı elim bir zamanda, yani rezaletlerin fazilet, faziletlerin rezalet diye inandırılmaya çalışıldığı, esrarın tâzim,[30] ahyarın[31] tahkir[32] gördüğü dehşetli bir asırda yaşıyoruz. Bu felaket karşısında en büyük ve en ehemmiyetli bir vazife; îman-ı billâh[33] ve mârifetullahı[34] akıl ve kalplere yerleştiren Kur’ân tefsiri Risale-i Nur’u sadakatle okumaktır. Çünkü böyle bir zamanda en âzam ve elzem bir hizmet, bizâtihi tahkikî îman[35] dersi veren, İslâmiyet’in esaslarını yepyeni ve orijinal bir tarzda izah eden ve revnakdar[36] üslubu ile kendisini tekrar tekrar okutturan Nur Risalelerinin tâlim ve tamimine[37] çalışmaktır. Evvela bu tâlim ve tamimin gayesi; tesadüf, şirk ve tabiattan meydana gelen ifsad şebekelerini âlem-i İslâm’dan ve mübârek vatanımızdan nefiy[38] ve ihraç etmektir.
Sâniyen:[39] Müslümanları Risale-i Nur’un ihtiva ettiği cerh[40] edilmez hüccet ve delil merdiveni ile taklit vadisinden hilkatin[41] en yüksek gayesi olan mârifetullah ve muhabbetullah mevki-i muallâsına[42] suud[43] ettirmektir.
Sâlisen:[44] Din, ahlâk, iffet ve millî ananeyi kökünden yıkmak emeli ile îmansızlığın simsar[45] ve çığırtkanlığını yapan güruhu tenvir[46] etmektir.
Râbian:[47] Akıl ve kalpleri küsufa[48] uğramış feylesofların ve onların cehâletlerini ilim kabul eden gâfillerin attığı şüpheler ile îmanları zaafa uğramış biçarelerin îmanlarını Risale-i Nur’un yüksek hakikatleri ile kurtarmaktır. Her şeyden evvel vücud ikliminin sultanı olan kalp ve ruhlarını îman ile tenvir ederek âkıbetlerini sermedî[49] sürûr ve sevince çevirmektir.
Hâmisen:[50] Bu mübârek vatanda emniyet ve âsâyişi, hürmet ve muhabbeti, uhuvvet[51] ve şefkati, ittihad ve tesânüdü,[52] Nur Risalelerini okuyarak tesis etmektir. İslâm camiasında ittifak[53] ve ittihadı, birlik ve dirliği Nur Risalelerinin neşir ve tamimi ile te’min etmektir.
Sâdisen:[54] Risale-i Nur’u her gün mümkün mertebe tefekkür ile okuyarak îman ve ubûdiyette azamî ihlâsa, sebata, fedakârlığa mazhar olmaktır. Her akval[55] ve ahvalde[56] yalnız ve yalnız rıza-i ilâhiyi esas maksat yapmaktır. Maddî ve mânevî menfaatleri, makam ve rütbeleri kat’iyyen hedef almamaktır.
Sâbian:[57] İrşad ve tebliğ vazifesini yaparak maden-i mârifet[58] ve memba-ı feyiz[59] olan Sıddıklara, Ömerlere, Osmanlara, Haydarlara ve bunların izinden giden Seyyidlere, Saidlere, Gavslara, Aktablara, Fatihlere, Selimlere… Hülâsâ risalet güneşinin umum yıldızlarına vâris olmaktır.
Sâminen:[60] Kur’ân hakikatlerine perde olan ve Müslümanların idrakine sed çekip medeniyet-i İslâmiyet’in teâlîsine[61] mâni olan cehâlet, atalet, nemelâzımcılık ve ye’isten kurtulmaktır.
Tâsian:[62] Bünyemizi kemiren cebânet[63] ve korkaklık zilletinden milletimizi, cesaret ve şecaatle halâs[64] etmektir.
Âşiren:[65] Kalp ve gönül âlemlerine cihan kitabının her bir satırından mârifetullaha bakan binlerce pencere açarak, kâinat sarayının esrar ve hikmetlerini okutmaktır.
Risale-i Nur’un faydalarından birisi de, tarihimizin ve irfanımızın lisan-ı hâline gelmiş olan Osmanlıcayı nesl-i cedide öğreterek muhafaza etmesidir. Bununla beraber Risale-i Nur’da bütün himmet ve maharet, mânâya teveccüh[66] edilmiş, mânânın sâfî ve berrak olarak ifadesine ehemmiyet verilmiştir. Keza Risale-i Nur’da hakikatler ifade edilirken, lafız ve ibare üzerinde tasannukârâne[67] bir özentide bulunulmamış, okuyucuların akıl ve kalpleri, bütün hissiyat ve latîfeleri mânâ üzerine temerküz[68] ettirilmeye çalışılmıştır.
Hem mânâ, hem lafız, hem üslup itibariyle pırıl pırıl parlayan, insanları hakaik-i Kur’âniye[69] ve îmaniyeye cezb eden ve doğrudan doğruya Allah ve Rasûlüne intisab ettiren Nur Risaleleri, işte bu tarzda telif edilmiştir.
Risale-i Nur bundan dolayıdır ki, Nur talebelerinin mânevî bir gıdası hükmüne geçmiş, ruhlarının âb-ı hayatı[70] olmuştur.
Risale-i Nur, evvela ve bizzat kalpleri tenvir[71] ve îmanları takviye ve nefisleri ıslah ve okuyucularını bu dehşetli zamanın tehlikelerinden kurtulmaları için ilmiyle âmil[72] olmaları dersini verir.
Risale-i Nur, talebelerini keskin bir ferâset[73] ve selametli bir muvaffakiyete, isabetli ve emniyetli bir tedbir ve iradeye mâlik[74] kılarak mânevî mücadelelerinde zafere eriştirir. Risale-i Nur’u çok okuyan kimseler azamî bir fedakârlık ve ferâgata,[75] azîmet ve takvâya ve hâlis bir ubûdiyete muvaffak olurlar. Her bir risale bir irfan[76] kitabıdır. Ve baştanbaşa mârifetullah ile memlûdur.[77]
Evet, Risale-i Nur, ezel ve ebed sultanını kemâliyle isbat ve ilan eden bâhir[78] ve nûranî bir levha-i hikmettir.[79]
Kâinattaki her bir mahlûkun Zât-ı Akdes’in esmâsının tecelligâhı[80] olduğunu, hem mütecessim birer âyet, bir levha-i ibret[81] ve birer sahife-i hayret olduğunu göze gösteren bir Kur’ân rasathânesidir.
Risale-i Nur’un meziyetleri hususunda Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri buyuruyorlar ki:
وَمَا مَدَحْتُ الْقُرْاٰنَ بِكَلِمَاتِى وَلٰكِنْ مَدَحْتُ كَلِمَاتِى بِالْقُرْاٰنِ
Yani: Kur’ân’ın hakaik-i îcazını ben güzelleştiremedim, güzel gösteremedim; belki Kur’ân’ın güzel hakikatleri benim tabiratlarımı da güzelleştirdi, ulvîleştirdi.[82]
Risale-i Nur’un bir hususiyetinin izahı ile yazımıza hatime veriyoruz.
Risale-i Nur’da:
“Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak okuyan, bu zamanın hakikatli bir âlimi olabilir. Eğer olmasa da madem Risale-i Nur şakirtlerinin bir şahs-ı mânevîsi var; şüphesiz o şahs-ı mânevî, bu zamanın bir âlimidir.”[83]
denilmekte ve Sikke-i Tasdik-i Gaybî’de:
“Medreselerde beş on seneye mukabil –inşaallah– Nur medreseleri beş on haftada aynı neticeyi temin edecek”[84] diye beyan olunmaktadır. Bu asra kadar gözlerin görmediği, kulakların işitmediği bu beşâret-i ilmiye,[85] ilim ve irfana müştak[86] kimselerde cennet-âsâ[87] bir müjde tesiri husûle[88] getirmektedir.
Risale-i Nur, ihsan-ı ilâhi[89] ile bütün enbiya ve evliyânın kitaplarını câmi[90] ve hâvi[91] olan Kur’ân-ı Kerîm’de öyle bir yol keşfetmiş ki, bu asr-ı acipte[92] insana en ehemmiyetli, en elzem maksat ve gaye olan îman kurtarmak dâvâ ve şuurunu kazandırır; âlet ilimlerinin[93] tahsiline ihtiyaç bırakmadan hakikate ulaştırır. Bu hakikatin canlı şâhitleri milyonlarca Risale-i Nur talebeleri ve Risale-i Nur’la tenevvür[94] eden yüzlerce ilmî şahsiyetlerdir.
Bu Nur talebeleri bir sefine-i Kur’âniye olan Risale-i Nur’a ihlâs ve sadakatle, uhuvvet[95] ve muhabbetle hizmet ederek, ehl-i dalâlet ve küfrün karşısında kuvvetli bir şahs-ı mânevî[96] meydana getirmişlerdir.
Hülâsâ: Risale-i Nur, Kur’ân-ı Hakîm’in bu asra bakan hakaikini[97] keşfeden, asrımız insanlarının îmanî ve İslâmî ihtiyacatına cevap veren bir keşşâf-ı bedidir.[98] Bu itibarla da kelimenin tam mânâ ve şümûlüyle[99] bir şâheserdir ve uzun bir tahsil külfetinden sonra ancak elde edilebilecek neticeleri kazanmak zamanını, senelerden günlere indiren bir sehl-i mümtenidir.[100]
[1] Muhakkik: Gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler.
[2] Müdekkik: Dikkatli, inceden inceye araştıran.
[3] Mülhem: İlhama mazhar olmuş, ilham almış.
[4] Ehl-i bid’a: Asr-ı Saadet’ten sonra ortaya çıkmış, şer‘î bir delile dayanmayan bazı inanç ve davranışları benimseyen gruplar.
[5] Savlet: Bütün gücüyle saldırma, şiddetli hücum, saldırı.
[6] Akaid-i ulviye: Yüce itikat, ulvî inanış.
[7] Ahlâk-ı âliye: Yüksek, üstün ahlâk.
[8] İstidat: Herhangi bir şeye karşı doğuştan gelen yatkınlık, yetenek, kabiliyet.
[9] İnkişaf: Gelişme, meydana çıkma, zâhir ve âşikâr olma.
[10] Müceddit: Dinin temel prensiplerini zedelemeden, zaman içinde yıpranmış bazı hüküm ve kuralları içtihat, kıyas vb. meşrû usûllerle yaşadığı dönemin ihtiyaçlarına cevap verecek tarzda yenileyen, yeni yorumlar ortaya koyan, müçtehit seviyesinde büyük din âlimlerine verilen isim.
[11] Zâhir ve Bâtın: Maddî ve mânevî.
[12] Eser-i himayet: Koruma, himaye etme eseri, belirtisi.
[13] Fesad-ı ümmet: Ümmetin fesada girmesi, bozulup iyi özelliklerini kaybetmesi.
[14] Muslih: Islah eden, iyileştiren, düzelten.
[15] Halife-i zîşan: Şanlı halife.
[16] Kutb-u âzam: En büyük kutup; birçok Müslümanın kendisine bağlandıkları büyük evliyâdan zamanın en büyük yol göstericisi.
[17] Mürşid-i ekmel: En mükemmel doğru yol gösterici.
[18] Din-i Ahmedî: Hz. Muhammed’in (s.a.v) dini, İslâmiyet.
[19] Âhir zaman: Dünya hayatının kıyâmete yakın son devresi.
[20] Mürşid: Doğru yolu gösteren.
[21] Nursî, Mektubat, RNK Neşriyat, İstanbul 2018, s. 488-489.
[22] İnkâr-ı ulûhiyet: Cenâb-ı Allah’ı inkâr fikri.
[23] Emraz: Hastalıklar, illetler, marazlar.
[24] Nazif: Temiz, pak.
[25] Süflî: Aşağılık, âdi, bayağı, değersiz.
[26] İnkişaf etmek: Gelişmek, meydana çıkmak, âşikâr olmak.
[27] Cevher-i insaniyet: İnsanlık cevheri, insanı insan yapan hakikat, öz.
[28] Tiryâk-ı sâfî: Saf, temiz çare.
[29] Tabib-i hâzık: Uzman doktor.
[30] Tâzim: Hürmet etme, saygı gösterme.
[31] Ahyar: Hayırlı, iyi ve olgun kimseler, fazîlet ve kemal sâhipleri.
[32] Tahkir: Küçük görme, aşağılama.
[33] Îman-ı billâh: Allah’a îman.
[34] Mârifetullah: Allah’ı bilme ve tanıma.
[35] Tahkikî îman: Sağlam, sarsılmaz bir îman.
[36] Revnakdar: Göz alıcı güzellikte.
[37] Tamim: Umumileştirme, genelleme; bir hükmü aynı cinsin bütün fertlerine verme.
[38] Nefiy: Bir şeyin yokluğunu iddia etme, varlığını inkâr edip reddetme.
[39] Sâniyen: İkinci olarak.
[40] Cerh edilmez: Çürütülmez.
[41] Hilkat: Yaratma, yaratılma, yaratılış.
[42] Mevki-i muallâ: Çok yüce mevki ve makam.
[43] Suud: Yükseğe, yukarıya çıkma, yükselme, yücelme.
[44] Sâlisen: Üçüncü olarak.
[45] Simsar: Komisyoncu.
[46] Tenvir: Işıklandırma, aydınlatma, bilgilendirme.
[47] Râbian: Dördüncü olarak.
[48] Küsuf: Kararma, tutulma, perdelenme.
[49] Sermedî: Sonsuz, ölümsüz, ebedî, bâkî.
[50] Hâmisen: Beşinci olarak.
[51] Uhuvvet: Kardeşlik, dostluk, bağlılık.
[52] Tesânüd: Dayanışma.
[53] İttifak: Anlaşma, birlik.
[54] Sâdisen: Altıncı olarak.
[55] Akval: Sözler, lâkırdılar.
[56] Ahval: Hâller. Hâdiseler, olup bitenler, vak’alar.
[57] Sâbian: Yedinci olarak.
[58] Maden-i mârifet: Bilgi kaynağı.
[59] Memba-ı feyiz: Feyiz kaynağı.
[60] Sâminen: Sekizinci olarak.
[61] Teâlî: Yüceltmek.
[62] Tâsian: Dokuzuncu olarak.
[63] Cebânet: Korkaklık, aşırı ürkeklik.
[64] Halâs: Kurtulma, kurtuluş.
[65] Âşiren: Onuncu olarak.
[66] Teveccüh: Bir tarafa doğru yönelme, doğrulma. Yakınlık duyma.
[67] Tasannukârâne: Yapmacık bir şekilde davranma.
[68] Temerküz: Bir merkezde toplanma.
[69] Hakaik-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hakikatleri.
[70] Âb-ı hayat: Hayat suyu.
[71] Tenvir: Işıklandırma, aydınlatma, bilgilendirme.
[72] Âmil: Amel eden, iş gören, davranan.
[73] Ferâset: Anlayışlılık, çabuk seziş.
[74] Mâlik: Sâhip.
[75] Ferâgat: Hakkından isteyerek vazgeçme, fedakârlık.
[76] İrfan: Mârifet, bilgi, anlayış.
[77] Memlû: Dolu, doldurulmuş.
[78] Bâhir: Parlak, açık.
[79] Levha-i hikmet: Faydalı bilgi tablosu.
[80] Tecelligâh: Tecellî yeri, görünme yeri.
[81] Levha-i ibret: İbret tablosu.
[82] Nursî, Tarihçe-i Hayat, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 185.
[83] Nursî, Lem’alar, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 195.
[84] Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 8.
[85] Beşâret-i ilmiye: Müjdelenmiş sınıf.
[86] Müştak: Şiddetle arzu eden, özleyen, hasretini çeken, gönülden isteyen.
[87] Cennet-âsâ: Cennet gibi.
[88] Husûle getirmek: Olmak, meydana getirmek.
[89] İhsan-ı ilâhi: Allah’ın ihsanı, ikramı.
[90] Câmi: Toplayan, kendisinde bulunduran, içine alan, ihtivâ eden, ihâta eden.
[91] Hâvi: İçine alan.
[92] Asr-ı acip: Şaşırtıcı, tuhaf asır.
[93] Âlet ilimleri: Tefsir, usûl-ü kelâm, kelâm, usûl-ü hadîs, ilm-i hadîs, usûl-ü fıkıh, fıkıh, ilm-i tasavvuf.
[94] Tenevvür: Nurlanma, parlama, ışıldama, aydınlanma.
[95] Uhuvvet: Kardeşlik, dostluk, bağlılık.
[96] Şahs-ı mânevî: Tüzel kişilik; belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik.
[97] Hakaik: Hakikatler.
[98] Keşşâf-ı bedi: Eşsiz kâşif.
[99] Şümûl: Kapsamlılık, kuşatıcılık.
[100] Sehl-i mümteni: Edebiyatta “hem zor, hem kolay” mânâsına gelen bu tâbir, yazılışı ve söylenişi kolay göründüğü hâlde, yapmaya kalkıldığında taklidi imkânsız olan eserler için kullanılır.

Bu konuda geri bildirim bırakın