Fikir Damlaları

Bediüzzaman ve Risale-i Nur

Bediüzzaman ve Risale-i Nur

Bir güneş doğdu…

Asr-ı hâzırı[1] ve gelecek asırları nûruyla ziyâlandıracak bir güneş…

Aktar-ı âlemi[2] kuşatan zulüm ve küfrün burûdetini[3] eriten bir güneş…

Nurs Köyü’nün yalçın, geçit vermez, sert ve ihtişamlı kayaları arasından doğan bu güneş, insanların şûristana[4] dönmüş fikir ve kalplerini bağistan-ı cinâna[5] çevirdi. İlim ve mârifette, hikmet ve felsefede, tecdid ve mücahedede, irşat ve ikaz sahasında yeni bir çığır açtı. Kur’ân-ı Azîmüşşan’ın bitmez tükenmez hazinesinden istihraç[6] ettiği kudsî hakikatlerden saha-yı istifadeye[7] Risale-i Nur gibi hazine-i irfanı sundu… Bir çağın müessisi[8] oldu.

Dâvâsının ulviyeti,[9] hamiyetinin yüksekliği, fikrinin keskinliği, ilminin derinliği, metin sebatkârlığı, sarsılmaz îmanı, tarife sığmayan cehd[10] ve gayreti ile asra ismini nakşettirdi. Dost ve düşmanlarına kemâlâtını tescil ettirdi. Rûhundaki ulvî vecd,[11] beyanındaki coşkunluk, fikirlerindeki kutsiyet yeni bir devir doğurdu. Rûhunda yanan meş’ale, vicdanında doğan ilâhî cezbe asrı çalkaladı. Zulümatta olanları aydınlattı. Selim kalpleri nurlandırdı. Asrın fikir ve mârifet keşşâfı[12] olarak âlemi tenvir[13] etti. Nefsî, rûhî, vicdanî, ferdî, ailevî, içtimâî, siyâsî hayatımızı her cihetle aydınlatacak yüksek esasları, âlî düsturları hâvi,[14] bir manzume-i hakikati[15] telif etti.

Kur’ân’ın zebercedli,[16] elmaslı, yakutlu sur ve sütunlarından yeni yeni mârifet ufuklarını keşfetti. Açtığı bu hudutsuz ufuk ve emsalsiz burçlardan, yıldız misâl âlî hakikatler, delil ve hüccetler tulû[17] etti. Bunlardan nebean[18] eden lem’alar,[19] şuâlar,[20] katre[21] ve reşhalar[22] ile, Rabbânî esrarlara iştiyak gösteren zâtların vicdanlarını ziyâlandırdı. Sinelerini ısındırdı, sîmâlarını güldürdü.

Barla kürsüsünden, Çam Dağı’nın serir-i tedrisinden,[23] öyle bir nesim-i sabâ[24] esti ki, ruhları şifâlandırdı, gönülleri zevk ve sürûra gark etti. Bu öylesine âheste, öylesine lâtif bir nesim-i seher[25] idi ki, kalplere hidâyet ve sürûr, idraklere ilim ve mârifet, vicdanlara insaf ve basiret getirdi.

Fikirlere ciyadetler,[26] şetâretler,[27] tarâvetler[28] tecellî etmesine vesile oldu. Bu nâzenin mârifetlere müncezib[29] olan gönüllerden, o mütehakkim[30] cehâletin izlerini söküp çıkardı.

Evet, o burç ve ufuklardan musaffâ,[31] hayatla memlû,[32] lâtif bir rüzgâr esti de, fertlere gaye ve dâvâ, cemaatlere hedef ve aksiyon saçtı. Sanki yeni bir kudret ve kuvvet nefhetti.[33] Dağları ve tepeleri harekete, Anadolu’yu ve anavatanı heyecanla vecde, hararetli terennüme sevk etti. Evet, O Zât, dünya sarayının, Anadolu kürsüsünde Rahmânî ve fikrî bir nutuk okudu. O nutkun aslı ve kökü, ne Şark’ta, ne Garb’ta; ne içeride, ne dışarıdadır. Doğrudan doğruya Kur’ân’a bağlıdır. Bu nutkun sesi Avrupa, Amerika ve Asya’da, hâsılı dört kıtayı ihtizâza[34] getirip semâ-yı insâniyede[35] çınladı. Nutkun mahiyeti ve nâtıkın[36] maksadı ise; her zerre ve mürekkebatı[37] bir fonograf[38] misüllü dile getirerek iki cihanın fahri Hz. Muhammed’in (s.a.v) dâvâsını ilân ve ispat idi.

Elhâsıl, Şark’ı ve Garb’ı kendisine hürmetkâr kılan böyle bir dehâ, bizler için Rabbânî bir ihsan ve ihtişamlı bir bârika-yı zaferdir.[39]

Bahirden Katreler

Risale-i Nur, Kur’ân-ı Azîmüşşan’ın bu asırda aziz ve celil bir tefsiridir. Müstesna ikna sistemi, mükemmel üslûbu, mânâlarının câzibedarlığı, üstün mantığı, cerh[40] edilmez hüccet ve delilleri, his ve gönüller üzerinde tesir ve câzibesi, geniş muhtevası, derin mesâili,[41] müstakim görüş ve prensipleriyle memleketimizde ve bütün dünyada, fevkalâde bir teveccüh[42] ve rağbete mazhar olan Risale-i Nur Külliyatı, muhtelif ilim dallarında çalışan, mütehassıs[43] insanlar tarafından ilmî ve mukayeseli bir şekilde incelenmelidir. Bu tefsirler, gerek usûl açısından, gerekse asrın ihtiyaçlarına cevap verme yönü ile, ayrıca pek çok ilim dalını ilgilendirecek derecede, fevkalâde geniş bir muhteva içerisinde mütenevvî[44] mesâilin izahları olduğundan çok yönlü araştırılabilir.

Görebildiğimiz kadarıyla:

Îman hakikatleri, insanın mahiyet ve gayesi, kâinat, ölüm, ebediyet, yaratılış, tasavvuf, hakikat, tarikat, Risale-i Nur’un fikrî muhiti, mevzuu, maksadı, gayesi, fikrî sıhhati, felsefî estetiği, kuvve-i kudsîyesi,[45] aksiyon gücü, fikirlerindeki tenâsüp[46] ve insicam,[47] edebî estetiği, teceddüdü,[48] cemaat tesis etme gücü, İçtimâî, siyâsî ve iktisadî bakış açısı, hukuk ve adalet anlayışı, Risale-i Nur ekolünün küllî karakteri… gibi meselelerin her biri, başlı başına üzerinde araştırma yapılacak konulardır. Bunları istikbâlde gelecek gayyur,[49] müdekkik[50] ve muhakkik Nur talebelerine havale ederek, o bâhirden[51] bir katre, o güneşten bir lem’a, o gülistandan bir güldeste alarak takdim ediyoruz.

1. Fikrî gücü ve tedâî[52] yönü

Risale-i Nur’ların kısa bir zamanda aktar-ı âleme[53] yayılması, fevkalâde rağbet ve teveccüh görmesi ve bâhusus[54] mütefennin[55] ve münevver[56] kitleler tarafından takdir edilmesinin başlıca sebebi, evvelemirde[57] onun fikrî gücünde aranmalıdır. Gerçekten Risale-i Nur, fevkalâde beliğ,[58] nâfiz,[59] selis[60] bir tarz-ı edâ içerisinde iblisi dahi ilzam[61] ve iskat[62] edecek derecede gayet kuvvetli bir fikir gücüne sâhiptir. Muhatabın anlayışını dikkate alarak, fevkalâde yüksek belâgat ve izah üslubu içerisinde, hakikati de incitmemek kaydı ile, îman ve Kur’ân’a ait en yüksek, en ince ve en derin meseleleri misilsiz bir tarzda, cerh[63] edilmeyecek delil ve hüccetlerle ispat etmekte, akla göstermektedir.

Kur’ân’dan muktebes[64] bir kâmus-u hikmet[65] ve mârifet olan Risale-i Nur, asrımız ve gelecek asırların kalp, dimağ, nefis ve hissiyatlarını tatmin, tenvir[66] ve teshir[67] edecek gayet engin bir umman-ı hüccettir.[68]

Risale-i Nur fikrî yönü ve tedâî[69] gücü noktasında pek çok cihetlerle değerlendirilebilir. Bunlardan sadece birkaçını nazara vereceğiz:

a) Delil ve istidlâl[70] gücü:

Risale-i Nur’lar, fennin tekâmülü[71] hengâmında,[72] asrın anlayışına mutâbık yeni yeni istidlâl ve izah tarzları getiren; çok yönlü, doyurucu ve tatmin edici misâl ve mukayeselere sâhip, iktidarlı ve muknî[73] eserlerdir. Bu sebeplerle, Risale-i Nur delil ve istidlâl açısından harikadır.

Herhangi bir meseleyi izah ederken mücerred[74] bir anlayışla, yani tasvir ve iddia ile iktifa etmez. İddiasını mantığın eline verir, fikirle dimağı bir laboratuvar hâline getirip, muhataba konuyu birçok yönleriyle tahlil ettirir, mukayesesini yaptırır. Mantıkî ve müteselsil[75] bir fikrî yapıyla hakikate tahşidat[76] yaparak hedefe yürür. Delilleri çok cihetle birbirleriyle bağlayarak akla tesir icra eder. Fikirde müşterek noktaları, öylesine bir maharetle bir araya getirerek mânâya kuvvet kazandırır ki, delillerin kuvveti, fikirlerin şiddet-i mukareneti[77] ile, hakikati muhatabının gözlerine gösterecek kadar bedîhîleştirir.[78] Delilin kuvvetiyle hakikatin izahını öylesine tasnif, tahlil ve mukayese ile ele alır ki, fikirlerde manzume-i efkârı[79] tesis ettirir, hayali zenginleştirir, kalbe itminan verir, fikre ufuk ve derinlik getirir. Hakikatin güzelliği ile delillerin mükemmelliğini, üslûbun kıvamı içerisinde maharetle öylesine yoğurur ve beyana öylesine okşayıcı bir selâset[80] verir ki, gönüllerde itminan-ı tam[81] ve huzur-u kâmil[82] sağlar, safâ-yı vicdanı[83] netice verir.

Risale-i Nur’daki ikna tarzı öylesine mükemmel ve fikir gücü öylesine yüksektir ki, hemen tesirini gösterecek derecede, zihinleri istilâ etmek isteyen muzahref[84] ve zulmanî[85] fikirleri, kalplerdeki pasları, şüphe ve vesveseleri eritir, ihrak[86] eder. Beyanındaki sihir ile muhatabına tesir eder, fikrî kıskacına alır, bir bakarsınız ki, Nurları okuyanın rengi, fikri ve âlemi değişmiştir.

Risale-i Nur, metin kalbli ve bükülmeyen bilekli bir mücâhittir. Meydan-ı mübârezede,[87] Rüstempesendane[88] bir celâdetle,[89] şirk ve dalâletin boynunu vurmuş, kafasını uçurmuştur. O, yüzyıllardan beri Kur’ân ve îmana, dinsizlik ve zındıka nâmına yapılmak istenen tecavüzleri, şüphe ve inkâr fikirlerini kökünden kazımış, her türlü hücumları akim[90] bırakmış, küfr-ü mutlakı[91] zîr ü zeber[92] etmiştir.

“Kelâmdan maksad, muhakeme ve muvâzene[93] tarikini göstermektir” kaidesince, Risale-i Nur, sehl-i mümteni[94] tarzında, kâinat kuvvetinde bir delili bazen bir cümle içerisinde gösterir. Bazen de bir cümle ile binlerce muvâzene ölçüsünü nazara verir. Meselâ, “Bir iğne ustasız olmaz.” cümlesiyle, kâinatta yaratılan her mevcudun bir ustaya muhtaç olduğunu, usta olmadan eser olamayacağını idrake çakar, fikre yerleştirir. Böylece dimağa güç kazandırır, düşünceyi kavileştirir,[95] muhakemeyi açar. Her mahlûkun âzâsı ve cevâhiriyle, terkibiyle ve hüceyratıyla,[96] evsâfıyla[97] ve ahvaliyle, hâsılı binlerce dillerle Sâni-i Âlem’in[98] varlık ve birliğine şâhit ve bürhan olduğunu akla gösterir. “Bir köy muhtarsız olmaz.” ifadesiyle, şu muhteşem kâinatın hâkimsiz ve sâhipsiz olamayacağını, ancak nihayetsiz kudret, azamet ve ceberut[99] sâhibi yektâ[100] ve misilsiz bir yaratıcısının olduğunu muhakemeye havale eder ve iki kere iki dört eder derecesinde akla kabul ettirir.

Risale-i Nur, tedâî[101] yönü ile de harikadır. Bir taraftan mütecânis[102] hakikat ve deliller birbirine kuvvet verip biri diğerini takviye ederken, diğer taraftan fikirleri, tasavvur[103] ve taakkul[104] dairelerinde tahlil ettirir. Neticede matlûb[105] olan mükemmel fikir süzülüp ortaya çıkar. Meselâ saadet ve sürûrun yalnız ve yalnız îman ve İslâm dairesinde olduğunu izah ederken, îman ve hidâyetteki güzelliği lâtif ve rakik[106] ifadelerle o kadar net, o kadar selis,[107] o kadar mükemmel izah ve isbat eder ki, ruh ve akılları, gönül ve hissiyatları bu hakikatin câzibesine kaptırır, istidatları[108] ateşlendirir, şevk ve gayretleri coşturur. Îmanın zıddı olan küfrün mahiyetindeki çirkeflik ve muzahrefata[109] karşı da, tedai[110] ve tezat kanunu ile aynı beyan içerisinde ruhlarda şirk ve küfre karşı şiddetli bir mücânebet[111] ve tenfir[112] uyandırır. Risale-i Nur, ifade ve ibrişimleriyle ve ipleri ve binbir delil çiçekleriyle dokunan bir halı gibi maharetle mantık tezgâhında hakikatleri dokurken; bâtıl zihinleri, menfî fikirleri de hallaç pamuğu gibi paramparça eder, dağıtır. Hülâsâ Risale-i Nur, nazirsiz[113] istidlâl[114] gücü, misilsiz hüccet ve bürhanları ve mezkûr[115] kanunlarıyla, Kur’ân’a karşı mübâreze[116] etmek isteyen, muannid[117] ve mütekebbirlerin[118] burnunu, cebbar[119] hodfuruşların[120] da belini kırmıştır. İşte bu sebeplerle –Lillâhilhamd– Risale-i Nur dağlar gibi teessüm[121] etmiş dalâlet ve küfür yığınlarının tepesine inen müthiş bir mânevî yumruktur.

Evet, Risale-i Nur, haydarâne[122] kükreyişi, celâldârâne bakışı, hâkimane tahlili, âlimâne[123] ve edibâne[124] izahı ile hadde gelmeyen delil ve hüccetlerinin tesânüd[125] ve teanukundan[126] perçinleşmiş, hakikatin kırılmayan bir yumruğudur. O üflemekle söndürülemeyen bir Nur’dur. Bu Nur, zulmanî ve huffaş[127] kafaları ihrak[128] etmiştir ve ediyor…

Risale-i Nur’daki bir cümle yahut bir hüccet, tek başıyla bir atom bombası güç ve kuvvetindedir. Meselâ, çoğu zaman birbirleriyle mütedâhil hakikatlerin müşterek yönlerini, çeşitli cihetlerini ve nispetlerini göstererek, matlûb[129] olan fikirleri müteselsilen[130] bir cümlede derc[131] eder. Bir tek cümle ile pek çok hakikate kapı açar, fikre derinlik kazandırır, anlayışa inkişaf,[132] idrake ölçü getirir. Meselâ, “Âlem güzeldir, demek Sânii Hakîm’dir, abes yaratmaz, israf etmez, istidâdâtı[133] mühmel[134] bırakmaz. Demek intizamı daima tekmil[135] edecek. Ciğer-şikâf[136] ve tahammülsüz ve emel öldürücü bütün kemâlâtı zîr ü zeber[137] eden hicran-ı ebedî[138] olan ademi, insana musallat etmez. Demek saadet-i ebediye[139] olacaktır.”[140] İfadesi, kıyas-ı mürekkep[141] ile hakikatin muhtelif şube ve kısımlarını âdeta parmağını üzerine basmak sûretiyle tahşid[142] ederek gösterir. Şöyle ki, âlemin güzelliğinden ustanın hakîm olduğuna, hakîm olan ustanın abes ile iştigal ve israf etmeyeceğine intikal ettirir. Madem abes yaratmaz, israf etmez; öyle ise kâinatın en mükemmel cevheri olan insanı yokluğa, hiçliğe atmaz, toprağa gömerek israf ettirmez. Öyleyse insan ebede namzettir. O hâlde saadet-i ebediye olacaktır. Demek saadet sarayları bizi bekliyor. Madem Allah var, öyle ise âhiret vardır,[143] hakikatiyle asıl garazı[144] beyan eder. Âdeta bir cümle ile matlûb neticeye vardırır. Hakikat-i fenniye[145] ve fikriyeyi mantık silsilesi içerisinde mezc[146] ve isbat ile zıddının muhâliyetini[147] ortaya koyar. Böylece ulûm[148] ve fünûna[149] ait meseleleri meydan-ı cehâletten,[150] saha-yı fikir[151] ve irfana naklettirir. Efkâr-ı kâfirane[152] üzerine müesses[153] olan bâtıl felsefeyi esasından, temelinden çökertir, darmadağın eder.

b) Risale-i Nur kuvve-i kudsiye[154] itibariyle güçlüdür:

Risale-i Nur, Allah-ı Azîmüşşan’ın, hususan teveccüh[155] ettiği ve mânen vazifelendirdiği kuvve-i kudsiye sâhibi bir Zâtın dehâsına istinad[156] ettiğinden dolayı güçlüdür, kuvvetlidir. Risale-i Nur’un hem muallimlik, hem de mürebbîlik yönü vardır. Yani bir taraftan hakikatleri ders verip tâlim ettirirken; diğer taraftan da ruh ve kalbi terbiye ile istifadeye yönelterek iç âlemi düzeltir, nefsi tezkiye eder, mizacı güzelleştirir, ahlâkı ulvîleştirir. Müntesiplerini[157] mânevî bir merkeze, yani Hablullaha[158] bağlar, mânen murâkabe[159] ederek sırat-ı müstakime îsal[160] eder. Bu hâli ile Risale-i Nur, kopmaz bir mânevî zincirdir. Ona elini atan, yapışan necat[161] bulur.

c) Risale-i Nur memba itibariyle güçlüdür:

Risale-i Nur, Kelâm-ı Ezelî olan Kur’ân-ı Azîmüşşan’a istinad ettiği ve O ilâhî membaya dayandığı için güçlüdür. O nihayetsiz bahirden[162] tereşşuh[163] ve O’ndan telemmu[164] ettiği için feyizlidir, nurludur, bereketlidir. O membadan kaynaklandığından dolayı, beyanında tesir ve güzellik vardır. O kudsî hakikate raptolduğundan[165] dolayı gözü açıktır, fikri parlaktır, lisanı fasihtir.

“Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur’ân’ın bâhir[166] bir bürhanı ve kuvvetli bir tefsiri ve parlak bir lemâ-i îcaz-ı mânevîsi[167] ve O bahrin bir reşhası[168] ve O güneşin bir şuâı[169] ve maden-i ilm-i hakikatten[170] mülhem[171] ve feyzinden gelen bir tercüme-i mânevîyesidir.[172][173]

d) Risale-i Nur, mevzuu, maksadı ve gayesi itibariyle güçlüdür:

Risale-i Nur, Kur’ân’ın hayattar unsurları hükmünde olan îman hakikatlerini ihtiva ettiğinden dolayı, cidden en büyük ehemmiyeti hâizdir.[174] İlmin şerefi mevzusuna göre olduğundan, Risale-i Nur’lar bu cihetle harikadır. Zira mârifetin müteaddid[175] cihetlerinden, hakikatin mütenevvî[176] ve muhtelif yönlerinden, meselâ, Mârifet-i İlâhiye[177] tabakalarından, Zât-ı İlâhiye’den, Esmâ-i İlâhiye’den, Şuunat-ı İlâhiye’den, Ahkâm-ı İlâhiye’den, Mârifetullah’tan,[178] Muhabbetullah’tan, Mehâfetullah’tan, daire-i asliyesinden,[179] kâinatın sırr-ı hilkatinden,[180] yaratılışın ince hikmet ve maslahatlarından,[181] hayat-ı kalbiyeden,[182] hayat-ı semâvîye ve rûhanîyeden, âlem-i âhirete ait geniş ve derin mesâilden,[183] mânâ âleminin derinlik ve hususiyetlerinden bahis açar. O mârifet ikliminin engin ve zengin sahalarına doğru insanı çeker. Nazar ve fikirleri, bu derya-yı latîfenin[184] ceryan-ı şirinine[185] kaptırarak vecd, sürûr ve huzur içerisinde azim ve iştiyakın kulaçlarıyla, o enginlere doğru yüzdürür, daldırır. İnsan sinesine tabaka tabaka dizilmiş en ince duygu ve hisleri ihtizâza,[186] ayrı ayrı latîfeleri cûş-u huruşa[187] getirip, her kalbi, kabiliyeti nisbetinde feyizyâb[188] eder, irfana mazhariyet ile ilâhi esrâra kavuşturur.

Akıl ve fikir dahi, nazarını o umman-ı mârifetin[189] seyr ve temâşâsında gezdirdikçe, insan, o gavvas-misal[190] fikr-i nakkadını,[191] o deryanın derinliklerine daldırdıkça, Şuun-u Rabbâniye’ye ve esrar-ı ilâhiyeye ait nice nice bîbahâ[192] ve bîemsal[193] define ve hazineleri keşfeder.

Evet, böylesine geniş bir sahada, engin ve zengin mânâlarla yüklü hakikatleri; her bir latîfenin hakkını verecek, her hissi doyuracak tarzda, zihne derinlik sağlayacak şekilde, fikir ve mantığın tahlil ve teyidi ile her yönü ile mükemmel bir şekilde izah tarzına, ne selefin,[194] ne halefin,[195] ne işrâkiyyun,[196] ne meşâiyyun,[197] ne Endülüs hükemâsının, ne Mâverâünnehir[198] ulemâsının, ne Belh[199] âriflerinin ve ne de Irak mutasavvıflarının kitaplarında rastlanamaz.

e) Risale-i Nur’un fikrî sıhhati ve felsefî estetiği:

Dinî, içtimâî, ferdî ve umumî fikirlerin membaı, ehil bir rehber ve mürşide, bir kanun-u küllî[200] ve muvâzene-i müstakime[201] dayanmazsa, o fikir ve düşünce, netice ve semere itibarıyla tahripkâr olur. Tarihin yaprakları ders-i ibret ile karıştırılırsa, bir memba-i kudsiyeye[202] istinad etmeyen fikirlerin hüsranla neticelendiği görülecektir.

Risale-i Nur, Rasûl-ü Ekrem (s.a.v) gibi bir rehber, Kur’ân-ı Azîmüşşan gibi bir mürşid-i ekmele istinad ettiği için fikren sıhhatlidir, müstakimdir.

Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebinin fikirlerinin bu asırda en kuvvetli ve en ruhlu bir hülâsâsıdır, sanki ana sütü kuvvetinde bir gıda-yı mânevîdir.

Risale-i Nur’un felsefî estetik gücüne gelince; Risale-i Nur bu yönü ile de fevkalâde mükemmel ve orijinaldir. Bu hususta nâfiz[203] ve basiretkâr[204] bir dershâne-i hikmettir.[205] Meselelerin tahlil ve değerlendirmesini yaparken kışrı[206] çatlatır, lübü[207] gösterir. Her şeyin esasını, özünü izah eder. Temele iner, hâdiseleri membaına bağlar. Kâinattaki tenteneli perdelerin hicaplarını kaldırır. Hakikati, net ve tekellüfsüz[208] gösterir. Kâinattaki güzellik ve tenâsüp,[209] intizam ve nizam, tertip ve tavzif[210] perdelerini açar; yetmiş bin perde arkasındaki Şems-i Ezel ve Ebedi akıl ve kalplere gösterir. Eserden, müessiri[211] nâmına bahis açar. Sanattan, sanatkârını takdir ettirir. Her şeyde Sultan-ı Ezelî’nin saltanatını ilân eder, Vahdaniyet-i İlâhiye’yi[212] isbat eder. Kâinatı nazar-ı mütâlaaya serer, bir kitap gibi okur ve okutturur. Lafzı değil, mânâyı esas alır, taşıdığı cevherden dolayı sadefe[213] kıymet verir. İnsanı mânâsı için sever, cevherinin bîhemtâ[214] olduğunu, ebed için yaratıldığını, ebede namzet olanın büyük olduğunu izah eder.

Risale-i Nur okuyucusunun rûhuna, neyi sevmesi lazım geldiğini; yani hakiki mahbub,[215] hakiki matlûb,[216] hakiki maksud,[217] hakiki mâbudun kim olduğunu ders verir. Dâvâyı öğretir, sevdayı öğretir, insanın hakiki meşgale ve maksadını tâlim ettirir. İnsandaki kemâlâtın, ancak irfanında, idrâkinde, vicdanında, ibâdetle tecellî edeceğini beyan eder. Nazar-ı iştiyakları[218] hakikate celbedip, ruhları cezbeder. Kalplerin temâyülünü[219] Hakk’a çevirir. Allah’a dost kılar.

2. Risale-i Nur’un estetik gücü:

Risale-i Nur, âli ve çok yüksek hakikatlerin izahı olduğundan, Bediüzzaman Hazretleri mevzuun ulviyetine[220] binaen, ekseriya mukteza-yı makam[221] olarak, eserlerinde şiddet, kuvvet ve heybeti tazammun[222] eden üslub-u âliyeyi[223] ihtiyar eder. Bununla beraber konunun mizacına, makamın muktezâsına mutâbık olarak, yer yer üslub-u müzeyyeneyi[224] ve üslub-u mücerredi[225] de ihmal etmez. Hangi üslubu kullanırsa kullansın, ifadelerinde itidal-i mizacı[226] muhafaza eder. Kaydın istihkakını,[227] makamın rütbesini dikkate alır. Her kaydın istidadına[228] muvâfık taksimat yapar.[229] Üslublarında katiyyen muvâzeneyi[230] kaybetmez. Makamın istidat[231] ve kabiliyeti nisbetinde, teşbih ve temsile yer verir. Hisse cevelân, hayale şâşaa[232] verirken, hakikati merkezinden inhiraf[233] ettirmez. Mânânın tabiatı ve makamın istidadına uygun olarak lafza ziynet verir.

Meselâ, bazen mukteza-yı makam olarak bakarsınız ki, kelâmda israf ve tekellüften şiddetle kaçınarak, sade ve fıtrî bir üslubu ihtiyar eder. Gâh olur, gösteriş ve tasannûdan[234] arınmış bir ziynet ve parlaklığa sâhip, yer yer tergip[235] ve terhibi[236] de tazammun[237] eden üslub-u müzeyyenenin eline mânâyı cilvegâh kılar. Gâh olur, makamın iznine muvâfık olarak, mânâya haşmet, azamet ve vüs’at verir. Bazen kelâma öylesine bir istidat verir ki, kelâm bir taraftan va’z olunduğu mânâyı kuvvetle beyan ederken, diğer taraftan da, pek çok mânâya delâlet edecek şekilde birçok füruatların tohumlarını tazammun eder. Her biri ayrı ayrı semere verecek füruatı birbirleriyle irtibatlandırır. Gâh olur, telmihatın[238] eliyle bir taraftan en ince hayalleri ihtizaza[239] getirirken, diğer taraftan kalbin en derin köşelerindeki hissiyatı intibaha[240] getirir.

Bazen lâtif bir üslup ihtiyar eder, kelâmın selâset[241] ve rakikliği,[242] letafet ve ahengi, bâd-ı sabânın[243] esişinden daha latiftir. Bu üslubun gönüllerde meydana getirdiği tesir ve sürûr; parlak ve şeffaf olarak akan bir nehrin akış ve temâşâsından daha tatlıdır. O üslup, fezâ-yı lâhutiden[244] hareketle, Cennet çiçeklerinin üzerinden esip gelerek, ruhlara taze hayat veren bir nesîmin,[245] nâmahsur[246] sumarları[247] kadar can-fezâdır.[248]

Gâh olur, ifadede öyle sertleşir, elfâz-ı celâdet[249] ile beyanında, öylesine bir heybet ve iclâl[250] tezâhür[251] eder ki, ra’d[252] misâl sadâsıyla bir taraftan münkir[253] ve zulmanî[254] kafaları ihrak[255] ederken, diğer taraftan da müheyyeb[256] ve kuvvetli beyanıyla cemaatine kuvvet kazandırır. Onları takviye eder, teskin eder, şuurlarına şeffafiyet getirir.

Gâh olur, beyanındaki coşkunluk, mânâsındaki derinlik, mesâilindeki[257] ulviyet ve ufuk öylesine genişlenir, muhatabına feyz ve bereket saçar ki, o feyz ve bereket, dimağları kudsî hakikate rapteder.[258]

Mülk ve melekûta ait esrarları, hem hayat-ı şahsiye ve kalbiye,[259] hem hayat-ı mânevîye[260] ve içtimâîye esaslarını müdekkikane,[261] müdebbirâne,[262] münevvirâne,[263] hâkimane,[264] ilmî ve mantıkî bir silsile içerisinde izah ederken, veciz ve sevimli teşbihler,[265] zarif ve nâzenin ibareler, nükteli ifadeler, ihatalı ve mantıkî tahliller ile kelâma öylesine bir ihtişam, azamet ve kudret, derinlik ve vüs’at,[266] selâset[267] ve letâfet katar ki, akıl temâşâsına hayran kalır.

Elhâsıl, O’nun üslubunun en hâkim unsuru son derece ikna kudretine sâhip olmasıdır. Pek çok ediplerin ifadeleri seyyal ve zihinleri seri-ül intikâl[268] olmadığından, yeknesak[269] bir üslubun kıskacında kıvranır dururlar. Hâlbuki Bediüzzaman, üslubunda en hâkim unsur olan mantığı kaybetmemek şartıyla mütenevvî[270] üslup kullanır. Hatta konuya hissî bir akış, rakik[271] bir ruh, kalbî bir bakış hâkim olsa bile, yine hislerin kontrolü müteselsilen[272] akıl ve mantığın elindedir. Bediüzzaman Hazretleri hakikatin, ruh ve kalbin üzerindeki mugaddî[273] tesirlerini göz önüne alarak, eserlerinde kalbî daireden tut, taa hayat-ı içtimâîyenin en geniş dairelerine kadar taalluk[274] eden mesâili[275] muvâzeneli, tenâsübe[276] muvâfık şekilde içten dışa doğru tanzim eden fevkalâde bir üslup içerisinde muhatabın hâlet-i rûhiye ve idrak kabiliyetine mutâbık ve mevzuun muhteva ve estetiğini kaybetmeyecek bir şekilde dile getirir.

Hâsılı, Bediüzzaman’ın üslup ve mantığı kendisi gibi cidden bedîidir,[277] gariptir,[278] aciptir…[279]

3. Akla ölçü ve hayata rehber oluşu:

Risale-i Nur, müntesiplerine[280] tedbir-i tam[281] ile iz ve yol gösteren en muazzam ve müstakim bir kıstastır.[282] Risale-i Nur, her hâdiseye mizan-ı Kur’ân[283] ve ilâhî düsturlar noktasından baktırır. Bunlardan bazılarını nazara verelim: Evvelemirde,[284] gaye ve vasıtayı birbirinden ayırttırır. Bunun neticesi olarak gayenin, rıza-yı İlâhi[285] ve bâkî[286] âlem için istikâmet ve ihlâs dairesinde çalışmak olduğunu bildirir. Sair dünyevî işlerin ise vesile ve vasıtalar hükmünde olduklarını öğretir. Okumaya ölçü getirir, neyin okunacağını öğretir. Boş ve mâlâyânî işlerle meşgul ettirmez. Hayatın tanzimine taalluk eden meselelerde iş bölümü yaptırır. İbâdet ve itaat ile beraber, meşru çizgide, dünyevî işleri de birlikte yürütmeyi öğretir. Bakışa, duyuşa ölçü getirir. Helâl ve haram dairelerini çizer. Nefsin tezkiyesini, kalbin tatminini dikkate alarak, hareket ve amelde itidali[287] sağlar. Şefkat ve sevginin hudutlarını tâyin eder. Evvelemirde Allah sevgisini tâlim ettirir.

Fıtrattan gaye, yaratılıştan matlûbun[288] O olduğunu ve O’na dönüleceğini göz önüne serer. Peygamber sevgisini, bâhusus Sultan-ı Enbiyâ olan Fahr-i Âlem (s.a.v) Efendimizin sevgisini kalplere ilka[289] eder. Vaktin kıymetini ve ömür sermayesinin ehemmiyetini belirtir. Ebeveyne hürmet, talebe ve hoca münâsebetlerinde ciddiyet, ailede saadet ve muhabbetin tesisine çalışır. Vatan ve millet, ordu ve devlet, bayrak ve sancak sevgisini telkin eder. Kuvvelerde mûtedil[290] tasarrufu esas aldırıp, mizaç ve ahlâka itidal kazandırır. Eğitimde din ile tecrübî ilimlerin tedrisatta birlikte telkinini derpiş[291] eder. Siyâsî ölçü kazandırır, mutlak hayrın kābil-i tatbik[292] olmadığı zamanlarda, ehven-i şerri[293] ihtiyar eder. Hâdiselerin mâzîyle[294] mevcut şartlar içerisindeki mukayesesini yaparak istikbâl için ölçü kazandırır.

4. Aksiyon gücü

Bu külliye-i ilmiyedeki[295] manzume-i hakikatin[296] cezbe[297] ve cazibesi; ateşin zekâları, temiz fıtratları, âlicenap ve kahraman ruhları, selim akılları kendine raptediyor.[298] Kalp ve vicdanları Rabbânî ve ilâhî sırların meczubu, âşığı kılıyor. Hissiyattan mânâ iklimine, hakikat âlemine müteveccihen[299] ateşlendiriyor. Bendini aşarak yatağına sığmayan şeffaf ve berrak ırmaklar misillü,[300] bu hakikat-i kudsîye;[301] elfaz,[302] mânâ ve âhengin insicamı[303] içerisinde en yüksek, en ulvî mahallere yayılıyor. Tasvire sığmayan birçok hissiyatların süzgeçlerinden geçerek, saf şuurlara damlıyor, bir iksir-i mânevî[304] hâlinde yüksek hisleri sararak ruhları şâha kaldırıyor.

Zaferden zafere, fetihten fethe koşan kahramanlar gibi, talebelerinin ruhlarını coşturuyor. Akıl ve dimağlarını îman ve Kur’ân hakikatlerinin tebliğcisi kılıyor. Tek kelime ile onları katıksız, hasbî,[305] lillâh için çalışan dâvâ ve aksiyon adamı yapıyor.

Bu şems-i hakikate[306] gönlünü kaptıran, bu ilâhî feyzin mâkes[307] ve mazharı[308] olan bir ferdin artık birinci vazifesi, belki hayatının gayesi ve vazife-i fıtratı;[309] nefsini, hayat ve rûhunu, servet ve devletini, fikir ve vaktini, bu âlî hakikatlerin hizmetine kemâl-i teslimiyetle[310] hasr[311] ve tahsis etmektir, vakfetmektir.

Artık onun tasavvur[312] ve mülâhazası, temâyül[313] ve telakkîsi,[314] dimağ ve vicdanı, şevk ve gayreti, arzu ve iştiyakı, hep bu âlî hakikatler iledir. Şahsî, mevzii ve fâni işler onun fikrini meşgul edemez, ona maksad olamaz. Kemiyetten[315] ziyâde keyfiyeti esas alarak, bu milletin maddî ve mânevî kurtuluşuna yardım edecek, himmeti âlî, gayyur ve fedakâr insanların yetiştirilmesine gayret gösterir. Mâsivâdan[316] tecerrüd[317] ile insanların fâni teveccühlerine[318] bedel, rıza-yı Bârî’yi[319] esas ittihaz[320] ederek hareket ve hizmetlerini bu gayeye hasreder.

Bir ömür boyu dâvâsı için yaşar, gayesi için çalışır. Şartlar ne olursa olsun maksadını gözetir, hedefini takip eder, cesaret ve celâdetle[321] dâvâsını neşreder.[322] Coşkun bir vecd, müstakim bir hayat içerisinde, aşk ve şevk ile dâvâsını bir meş’ale gibi gönülden gönle, ferdden ferde, devletten devlete, kıtadan kıtaya götürür. Bu uğurda ortaya çıkacak her türlü belâ ve musibetlere, engel ve mânialara karşı bağrını siper eder, bir paratoner[323] gibi belâ ve musibetleri üzerine çeker, zirveleriyle bulutları delen yüce dağlar misali yerinde durup, dolu ve fırtınanın kendi başına yağmur ve rahmetin ise körpe ve neşv ü nemâya[324] müsait ova ve bağlara şevkine gayret gösterir. Taa ki güller ve gülistanlar açılsın, âlem devr-i Nur ve devr-i saadete ersin.

Herkesin güç ve iktidarını kaybettiği noktada, o yanardağ misâli bitmeyen ve tükenmeyen, bir cehd ve faaliyet içerisinde, etrafına kemâl-i ümid ve iştiyak neşreder.[325] Herkesin kabuğuna çekildiği ve hizmeti terk ettiği devrelerde, kemâl-i şevk ve gayret içerisinde şule-i hakikati yakar ve yaktırır. Korkusuz tavrıyla, emr-i bi’l-marufu[326] pervasızca telkin ve tebliğ eder.

Âlemde her ehl-i takdir[327] ve tasvire göre; en mühim, en müşkil sayılmaya şâyân bir şey vardır ki, o da cevher-i aslîsinde[328] kâffe-i fezâil-i insaniyeyi[329] cem etmiş bir vicdan-ı kâmilin,[330] mertebe-i kadrini[331] tavazzuh[332] ettirici, izah ve ibareleri bulmaktır. Bu müşkilatın farkında olarak, kāmet-i kıymetimizin[333] fevkindeki şu teşebbüsümüz; bu zor mesâili,[334] muhataplarımızın istedikleri mükemmellikte olmamakla birlikte, düşüncemizin vardığı kadarıyla kaleme aldık.

Risale-i Nur bahçesinin nûranî gülleriyle, onların rûhanî bülbüllerinin âşıkane müdavele-i hissiyatlarından[335] kalplere gelen sürûr ve neşeler mümkün mü ki, şu fakir ve âcizin lisanından rişte-i sutura[336] dökülsün.


[1]           Asr-ı hâzır: Şimdiki asır.

[2]           Aktar-ı âlem: Âlemin dört bir yanı.

[3]           Burûdet: Soğukluk.

[4]           Şûristan: Çorak yer.

[5]           Bağistan-ı cinân: Cennet bahçeleri.

[6]           İstihraç etmek: Meydana çıkarmak.

[7]           Saha-yı istifade: Yararlanma alanı.

[8]           Müessis: Tesis edici, kurucu.

[9]           Ulviyet: Yücelik, yükseklik, büyüklük.

[10]         Cehd: Çalışıp çabalama, büyük gayret sarf etme, uğraşma.

[11]         Vecd: Bir şey karşısında duyulan hayranlık veya sevgiden dolayı kendinden geçme durumu, istiğrak hâli.

[12]         Keşşâf: Keşfeden, bilinmeyen şeyleri meydana çıkaran kimse.

[13]         Tenvir: Işıklandırma, aydınlatma, bilgilendirme.

[14]         Hâvi: İçine alan, içinde bulunduran, içeren.

[15]         Manzume-i hakikat: Hakikat manzumesi; belli bir düzen içinde yerleşmiş hakikatler.

[16]         Zeberced: Cam parlaklağında, açık yeşil renkte tabiî magnezyum ve demir silikat, krizolit, olivin, perido.

[17]         Tulû: Doğma, doğuş.

[18]         Nebean: Çıkıp fışkırmak, kaynaklanmak, çıkmak.

[19]         Lem’a: Parıltı, parlaklık.

[20]         Şuâ: Işın.

[21]         Katre: Damla.

[22]         Reşha: Sızma, sızıntı, damla.

[23]         Serir-i tedris: Ders kürsüsü, eğitim dîvânı.

[24]         Nesîm-i sabâ: Güzel ve hoş olan lâtif bahar rüzgârı.

[25]         Nesim-i seher: Seher rüzgârı.

[26]         Ciyadet: Tazelik, yenilik, iyilik, güzellik.

[27]         Şetâret: Sevinç, neşe, şenlik.

[28]         Tarâvet: Tazelik, körpelik.

[29]         Müncezib: Tutulmuş.

[30]         Mütehakkim: Zorla, baskıyla hüküm süren, hükmü altına alan, zorbalık eden, zorba.

[31]         Musaffâ: Arınmış, sâfileşmiş.

[32]         Memlû: Dolu, doldurulmuş.

[33]         Nefhetmek: Üflemek.

[34]         İhtizaz: Hafif hafif titreme.

[35]         Semâ-yı insâniye: İnsanlık semâsı.

[36]         Nâtık: Konuşan, söz söyleyen.

[37]         Mürekkebat: Mürekkep maddeler, birleşikler.

[38]         Fonograf: Önceden kaydedilen sesleri istendiği zaman tekrarlayan âlet, gramofonun ilk şekli.

[39]         Bârika-yı zafer: Zafer pırıltısı.

[40]         Cerh edilmez: Çürütülmez.

[41]         Mesâil: Meseleler.

[42]         Teveccüh: Bir tarafa doğru yönelme, doğrulma. Yakınlık duyma.

[43]         Mütehassıs: Uzman.

[44]         Mütenevvî: Çeşitli, çeşit çeşit, türlü türlü, değişik.

[45]         Kuvve-i Kudsîye: Evliyâ kuvveti. Cenâb-ı Hakk’ın yardımına mazhar olan kuvvet. Hakaik-ı îmaniye ve Kur’âniye’yi gayet ince ve derin bir firâset ve dirâyetle anlayabilme kuvveti.

[46]         Tenâsüp: Aralarında uygunluk bulunma, birbirine uyma, yakışma, uygun ve güzel oranda olma.

[47]         İnsicam: Bir bütünlük ve düzgünlük içinde devam etme, birbirine bağlı ve uygun olma, uygunluk, düzgünlük.

[48]         Teceddüd: Yenilenme.

[49]         Gayyur: Gayretli, çalışkan.

[50]         Müdekkik: Dikkatle inceleyen, araştıran, tetkik eden.

[51]         Bâhir: Deniz, deryâ.

[52]         Tedâî: Bir şeyin başka bir şeyi hatıra getirmesi, çağrışım.

[53]         Aktar-ı âlem: Âlemin dört bir tarafı.

[54]         Bâhusus: Özellikle.

[55]         Mütefennin: Bilim adamı.

[56]         Münevver: Tahsil, bilgi ve görgü sâhibi olan, fikrî meselelerle uğraşan kültürlü kimse, aydın, entelektüel.

[57]         Evvelemir: İlk iş olarak, her şeyden evvel, ilk önce, en evvel.

[58]         Beliğ: Maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen.

[59]         Nâfiz: İçe işleyen, çok tesir eden, etkili.

[60]         Selis: Düzgün ve açık ifâdeli, âhenkli ve akıcı.

[61]         İlzam: Bir tartışmada kuvvetli delil ve fikirlerle karşısındakini cevap veremez duruma getirme, susturma, susmaya mecbur etme.

[62]         İskat: Susturma.

[63]         Cerh edilmez: Çürütülmez.

[64]         Muktebes: İktibas edilmiş, alıntı yapılmış, aktarılmış, faydalanılan.

[65]         Kâmus-u hikmet: Hikmet lügati.

[66]         Tenvir: Işıklandırma, aydınlatma, bilgilendirme.

[67]         Teshir: Boyun eğdirme.

[68]         Umman-ı hüccet: Kanıt denizi.

[69]         Tedâî: Bir şeyin başka bir şeyi hatıra getirmesi, çağrışım.

[70]         İstidlâl: Bir delile dayanarak bir husus hakkında hükme varma, bir sonuç çıkarma, dolayısıyla anlama.

[71]         Tekâmül: Olgunlaşma, olgunluk.

[72]         Hengâmında: Sırasında, zamanında.

[73]         Muknî: İkna edici, doyurucu.

[74]         Mücerred: Soyutlanmış.

[75]         Müteselsil: Zincirleme, peşi peşine gelen, arka arkaya olan.

[76]         Tahşidat: Öneminden dolayı bir şeyin üzerinde fazla durma.

[77]         Şiddet-i mukarenet: Fikirlerin yakınlığının şiddeti.

[78]         Bedîhî: Apaçık.

[79]         Manzume-i efkâr: Fikir manzumesi, fikir sistemi.

[80]         Selâset: İfadedeki açıklık ve akıcılık.

[81]         İtminan-ı tam: Tam kanaat.

[82]         Huzur-u kâmil: Kemâle ermiş, tamam olmuş huzur.

[83]         Safâ-yı vicdan: Vicdan rahatlığı.

[84]         Muzahref: Sahtelik.

[85]         Zulmanî: Karanlığa ait, karanlıkla ilgili, karanlık.

[86]         İhrak: Yakmak.

[87]         Meydan-ı mübâreze: Düello meydanı.

[88]         Rüstem: İran’ın efsanevî ünlü kahramanı, Şark edebiyatında kuvvet ve cesaret timsali olarak şöhret bulan Zaloğlu Rüstem.

[89]         Celâdet: Boyun eğilmemesi gereken yerde gösterilen şuurlu cesâret, yüreklilik, yiğitlik.

[90]         Akim bırakmak: Sonuçlandırmamak, yarım bırakmak.

[91]         Küfr-ü mutlak: Tam anlamıyla inkâr.

[92]         Zîr ü zeber: Darmadağınık, alt üst.

[93]         Muvâzene: Denge.

[94]         Sehl-i mümteni: Edebiyatta “hem zor, hem kolay” mânâsına gelen bu tâbir, yazılışı ve söylenişi kolay göründüğü hâlde, yapmaya kalkıldığında taklidi imkânsız olan eserler için kullanılır.

[95]         Kavi: Güçlü, kuvvetli.

[96]         Hüceyrat: Hücreler.

[97]         Evsâf: Vasıflar, özellikler.

[98]         Sâni-i Âlem: Bütün varlık âlemini sanatlı bir şekilde yaratan Allah.

[99]         Ceberut: Büyüklük ve haşmet.

[100]       Yektâ: Tek, benzersiz.

[101]       Tedâî: Bir şeyin başka bir şeyi hatıra getirmesi, çağrışım.

[102]       Mütecânis: Bir cinsten, bir türden olan, türdeş, hemcins. Birbiriyle bağdaşan.

[103]       Tasavvur: Zihinde canlandırma, tahayyül etme.

[104]       Taakkul: Akıl erdirme, zihin yorarak anlama.

[105]       Matlûb: İstenilen, aranılan, istek ve arzu duyulan, talep edilen şey.

[106]       Rakik: İnce, nâzik.

[107]       Selis: Düzgün ve açık ifâdeli, âhenkli ve akıcı.

[108]       İstidat: Herhangi bir şeye karşı doğuştan gelen yatkınlık, yetenek, kabiliyet.

[109]       Muzahref: Sahtelik.

[110]       Tedâî: Bir şeyin başka bir şeyi hatıra getirmesi, çağrışım.

[111]       Mücânebet: Uzaklaşma, uzak durma, çekinme, sakınma, kaçınma.

[112]       Tenfir: İğrendirme, tiksindirme, nefret ettirme.

[113]       Nazirsiz: Benzersiz, eşsiz.

[114]       İstidlâl: Bir delile dayanarak bir husus hakkında hükme varma, bir sonuç çıkarma, dolayısıyla anlama.

[115]       Mezkûr: Zikredilen, adı geçen.

[116]       Mübâreze: Düello, teke tek çarpışma.

[117]       Muannid: İnat eden, inatçı.

[118]       Mütekebbir: Büyüklük taslayan, kibirli.

[119]       Cebbar: Zorbalık eden, zorba.

[120]       Hodfuruş: Kendini beğenerek satmaya çalışmak.

[121]       Teessüm: Günahtan sakınma.

[122]       Haydarâne: Hz. Ali’ye yakışacak tarzda, yiğitçe, cesurâne.

[123]       Âlimâne: Âlim olana yakışacak şekilde, âlimce.

[124]       Edibâne: Bir yazara, bir edebiyatçıya yakışır tarzda.

[125]       Tesânüd: Dayanışma.

[126]       Teanuk: Birbirine sarılma.

[127]       Huffaş: Yarasa.

[128]       İhrak: Yakmak.

[129]       Matlûb: İstenilen, aranılan, istek ve arzu duyulan, talep edilen şey.

[130]       Müteselsil: Zincirleme, peşi peşine gelen, arka arkaya olan.

[131]       Derc: Yerleştirmek.

[132]       İnkişaf: Gelişme, meydana çıkma, zâhir ve âşikâr olma.

[133]       İstidâdât: Kabiliyetler, yetenekler.

[134]       Mühmel bırakmak: İhmal etmek.

[135]       Tekmil: Tamamlama, mükemmelleştirme.

[136]       Ciğer-şikâf: Ciğer yaralayan.

[137]       Zîr ü zeber: Altüst, karmakarışık, darmadağın

[138]       Hicran-ı ebedî: Sonsuz ayrılık acısı.

[139]       Saadet-i ebediye: Ebedî saadet; sonsuz mutluluk.

[140]       Nursî, Muhakemat, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 85.

[141]       Kıyas-ı mürekkep: Bileşik Kıyas. İkiden fazla mukaddeme ve önermeden oluşan kıyas.

[142]       Tahşid: Bir noktaya veya bir merkeze toplama.

[143]       Bkz. Nursî, Sözler, Onuncu Söz, Zeylin Birinci Parçası, İkinci Nokta.

[144]       Garaz: Gaye, maksat, arzu.

[145]       Hakikat-i fenniye: İlim ve teknolojinin esasları.

[146]       Mezc: İki veya daha fazla şeyi birbirine katıp karıştırma.

[147]       Muhâliyet: İhtimal dışı olma, imkânsızlık.

[148]       Ulûm: İlimler.

[149]       Fünûn: Fenler, ilimler.

[150]       Meydan-ı cehâlet: Cehâlet meydanı.

[151]       Saha-yı fikir: Fikir sahası.

[152]       Efkâr-ı kâfirane: Kâfirce fikirler.

[153]       Müesses: Kurulu, kurulmuş, tesis edilmiş.

[154]       Kuvve-i kudsiye: Mukaddes güç, mânevî kuvvet.

[155]       Teveccüh: Bir tarafa doğru yönelme, doğrulma. Yakınlık duyma.

[156]       İstinad: Bir şeye dayanma. Bir şeyi delil sayıp bir meseleyi onun üzerine dayandırma.

[157]       Müntesip: İlgisi olan, alâka ve ünsiyet peydâ eden.

[158]       Hablullah: Allah’ın sağlam ipi; Kur’ân.

[159]       Murâkabe: Bakıp gözetme, gözaltında bulundurma, denetleme, denetim, kontrol.

[160]       Îsal: Ulaştırma, ulaştırılma, eriştirme, eriştirilme.

[161]       Necat: Kurtuluş.

[162]       Bahir: Deniz, deryâ.

[163]       Tereşşuh: Sızma, sızıntı yapma, ufak damlalar hâlinde çıkma, dışarı vurup varlığını belli etme.

[164]       Telemmu etme: Parıldama, ışıldama.

[165]       Raptolmak: Bağlanmak.

[166]       Bâhir: Açık, âşikâr.

[167]       Lemâ-i îcaz-ı mânevî: Mânevî mucizelik parıltısı, ışığı.

[168]       Reşha: Sızıntı.

[169]       Şuâ: Işın.

[170]       Mâden-i ilm-i hakikat: Hakikat ilminin kaynağı.

[171]       Mülhem: İlham olunmuş.

[172]       Tercüme-i mâneviye: Mânevî tercüme.

[173]       Nursî, Şuâlar, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 577.

[174]       Hâiz: Sahip, elde etmiş.

[175]       Müteaddid: Birçok, çeşitli.

[176]       Mütenevvî: Çeşitli, çeşit çeşit, türlü türlü, değişik.

[177]       Mârifet-i İlâhiye: Allah’ı bilme ve tanıma.

[178]       Mârifetullah: Allah’ı bilme ve tanıma.

[179]       Daire-i asliye: Esas daire.

[180]       Sırr-ı hilkat: Yaratılış sırrı.

[181]       Maslahat: Fayda, yarar.

[182]       Hayat-ı kalbiye: Kalbî, manevî hayat.

[183]       Mesâil: Meseleler.

[184]       Derya-yı latîfe: Hoş, sevimli derya.

[185]       Ceryan-ı şirin: Tatlı rüzgâr.

[186]       İhtizaz: Hafif hafif titreme.

[187]       Cûş-u huruş: Neşe ve âhenk.

[188]       Feyizyâb: Feyiz bulan, gelişen, çoğalan.

[189]       Umman-ı mârifet: Mârifet denizi.

[190]       Gavvas-misal: Dalgıç gibi.

[191]       Fikr-i nakkad: Tenkitçi fikir.

[192]       Bîbahâ: Değer biçilmez.

[193]       Bîemsal: Emsalsiz.

[194]       Selef: Bir mevkide daha önce bulunan ve yerine geçilen kimse.

[195]       Halef: Sonradan gelen ve birinin yerine geçen kimse.

[196]       İşrâkiyye: Şehâbeddin es-Sühreverdî’nin (ö. 587/1191) kurduğu mistik ve teosofik felsefe.

[197]       Meşâiyyun: Sadece akla güvenen Aristo geleneğini izleyen felsefeciler.

[198]       Mâverâünnehir: Ceyhun nehrinin kuzey ve doğusunda kalan bölgeye İslâm tarihçi ve coğrafyacıları tarafından verilen isim.

[199]       Belh: Afganistan’ın kuzeyinde yer alan eski bir yerleşim yeridir.

[200]       Kanun-u küllî: Genel ve kapsamlı kanun.

[201]       Muvâzene-i müstakim: Doğru, gerçek denge.

[202]       Memba-i kudsiye: Kutsal kaynak.

[203]       Nâfiz: İçe işleyen, çok tesir eden, etkili.

[204]       Basiretkâr: Basiret sâhibi, basiretli.

[205]       Dershâne-i hikmet: Hikmet dershânesi.

[206]       Kışr: Kabuk.

[207]       Lüb: Öz, iç.

[208]       Tekellüfsüz: Zahmetsiz.

[209]       Tenâsüp: Aralarında uygunluk bulunma, birbirine uyma, yakışma, uygun ve güzel oranda olma.

[210]       Tavzif: Vazîfelendirme, bir görev verme.

[211]       Müessir: Tesir eden, tesirli, etkili, etkileyici.

[212]       Vahdaniyet-i İlâhiye: Allah’ın birliği, ortağının ve benzerinin olmayışı.

[213]       Sadef: Midye, istiridye vb. deniz hayvanlarının kabuklarının iç tarafında teşekkül eden ve süslemelerde, süs eşyalarında kullanılan beyaz menevişli, çok sert, parlak madde.

[214]       Bîhemtâ: Eşi bulunmaz, eşsiz, benzersiz.

[215]       Mahbub: Sevilen kimse, sevgili.

[216]       Matlûb: İstenilen, aranılan, istek ve arzu duyulan, talep edilen şey.

[217]       Maksud: Söylenilmek, belirtilmek istenilen; istenilen şey, amaç, gaye, maksat.

[218]       Nazar-ı iştiyak: Arzulu bakış.

[219]       Temâyül: Yönelmek, meyletmek.

[220]       Ulviyet: Yücelik, yükseklik, büyüklük.

[221]       Mukteza-yı makam: Makamın gerekleri.

[222]       Tazammun: İçine alma, kapsama, hâvî ve şâmil olma.

[223]       Üslub-u âliye: Yüksek ifade tarzı.

[224]       Üslub-u müzeyyen: Süslü, parlak üslûp (Bu üslûp teşvik etme ve sakındırma gibi özellikleri ihtiva eder).

[225]       Üslub-u mücerred: Sade, basit üslûp.

[226]       İtidal-i mizac: Karakterinin, tabiatının ölçülülü ve aşırılıklardan uzak olması.

[227]       İstihkak: Hak edilen pay.

[228]       İstidad: Kabiliyet, yetenek.

[229]       Bkz. Nursî, Muhakemat, İkinci Makale, Unsuru’l-Belâgat, On İkinci Mesele.

[230]       Muvâzene: Denge.

[231]       İstidat: Herhangi bir şeye karşı doğuştan gelen yatkınlık, yetenek, kabiliyet.

[232]       Şâşaa: Parıltı, parlaklık.

[233]       İnhiraf: Bulunduğu yönden başka bir tarafa doğru meyletme, sapma, dönme.

[234]       Tasannû: Bir şeyi olduğundan daha kıymetli göstermek uğruna sunîliğe kaçma, yapmacık.

[235]       Tergip: İsteklendirme, arzu ettirme, istek verme.

[236]       Terhip: Çok fazla korkutma, yıldırma.

[237]       Tazammun: İçine alma, kapsama, hâvî ve şâmil olma.

[238]       Telmihat: Söz arasında; bir kıssa, fıkra, atasözü veya tarihî bir hâdiseye işarette bulunmalar.

[239]       İhtizaz: Hafif hafif titreme.

[240]       İntibah: Uyanma, uyanış.

[241]       Selâset: İfadedeki açıklık ve akıcılık.

[242]       Rakik: İnce, nâzik.

[243]       Bâd-ı sabâ: Serin ve tatlı esen bahar rüzgârı.

[244]       Fezâ-yı lâhuti: İlâhi alan.

[245]       Nesîm: Hafif hafif esen, hoş ve latif rüzgâr.

[246]       Nâmahsur: Sınırsız.

[247]       Sumar: Taze meyve.

[248]       Can-fezâ: Cana can katacak denli ferahlatıcı.

[249]       Elfâz-ı celâdet: Celâlli, sert lafızlar.

[250]       İclâl: Büyüklük, ululuk, azamet, kudret.

[251]       Tezâhür: Ortaya çıkma, görünme, belirti.

[252]       Ra’d: Gök gürlemesi, gök gürültüsü.

[253]       Münkir: Reddeden, kabul ve itiraf etmeyen.

[254]       Zulmanî: Karanlık.

[255]       İhrak: Yakmak.

[256]       Müheyyeb: Heybetli.

[257]       Mesâil: Meseleler.

[258]       Rapt eden: Bağlayan.

[259]       Hayat-ı şahsiye ve kalbiye: Kişisel ve mânevî hayat.

[260]       Hayat-ı mânevîye: Mânevî hayat.

[261]       Müdekkikane: Dikkatlice araştırıp inceleyerek.

[262]       Müdebbirâne: Tedbirli bir şekilde, her şeyi önceden düşünerek.

[263]       Münevvirâne: Nurlandıran, aydınlatan.

[264]       Hâkimane: Hükmeder bir şekilde.

[265]       Teşbih: Benzetme, benzetilme.

[266]       Vüs’at: Genişlik, bolluk.

[267]       Selâset: Sözün akıcı olma hâli; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık.

[268]       Seri-ül intikâl: Çabuk anlayan, çok zeki.

[269]       Yeknesak: Hep aynı şekilde, değişmeden devam eden, tek düze, biteviye, monoton.

[270]       Mütenevvî: Çeşitli, çeşit çeşit, türlü türlü, değişik.

[271]       Rakik: İnce, nâzik.

[272]       Müteselsil: Zincirleme, peşi peşine gelen, arka arkaya olan.

[273]       Mugaddî: Besin maddesi fazla olan, besleyici.

[274]       Taalluk etme: İlgili olma, bağlanma, alâkalı olma.

[275]       Mesâil: Meseleler.

[276]       Tenâsüp: Aralarında uygunluk bulunma, birbirine uyma, yakışma, uygun ve güzel oranda olma.

[277]       Bedîi: Eşi görülmemiş, çok güzel.

[278]       Garip: Kolay anlaşılamayan, gizli tarafları bulunan, anlaşılmaz.

[279]       Acip: Hayret verici, şaşırtıcı.

[280]       Müntesip: İlgisi olan, alâka ve ünsiyet peydâ eden.

[281]       Tedbir-i tam: Tam bir tedbir.

[282]       Kıstas: Ölçü.

[283]       Mizan-ı Kur’ân: Kur’ân terazisi.

[284]       Evvelemir: İlk iş olarak, her şeyden evvel, ilk önce, en evvel.

[285]       Rıza-yı İlâhi: Allah rızası.

[286]       Bâkî: Ebedî, ölümsüz, kalımlı.

[287]       İtidal: Aşırı olmama, ne çok fazla ne çok az, tam gerektiği kadar olma, orta hâlde bulunma, ölçülülük.

[288]       Matlûb: İstenilen, aranılan, istek ve arzu duyulan, talep edilen şey.

[289]       İlka: İlham etme, kalbe yerleştirme.

[290]       Mûtedil: Düşünce ve davranışlarında aşırılık bulunmayan, ölçülü, ılımlı, itidalli.

[291]       Derpiş etmek: Göz önünde bulundurmak, dikkate almak, öngörmek.

[292]       Kābil-i tatbik: Tatbiki mümkün, uygulanabilir.

[293]       Ehven-i şer: İki şerden daha az zararlı olanı.

[294]       Mâzî: Geçmiş, geride kalmış, yaşanıp bitmiş.

[295]       Külliye-i ilmiye: İlim külliyesi.

[296]       Manzume-i hakikat: Hakikat manzumesi; belli bir düzen içinde yerleşmiş hakikatler.

[297]       Cezbe: Kendinden geçme hâli.

[298]       Rapt eden: Bağlayan.

[299]       Müteveccihen: Yönelerek.

[300]       Misillü: Gibi, benzer, kabîlinden.

[301]       Hakikat-i kudsîye: Kutsal gerçek.

[302]       Elfaz: Lafızlar, sözler.

[303]       İnsicam: Bir bütünlük ve düzgünlük içinde devam etme, birbirine bağlı ve uygun olma, uygunluk, düzgünlük.

[304]       İksir-i mânevî: Mânevî ilaç.

[305]       Hasbî: Karşılıksız; sırf Allah rızası için.

[306]       Şems-i hakikat: Hakikat güneşi.

[307]       Mâkes: Bir şeyin yansıdığı, aksettiği yer, akis yeri.

[308]       Mazhar: Sâhip olma, erişme.

[309]       Vazife-i fıtrat: Yaratılış görevi.

[310]       Kemâl-i teslimiyet: Tam bir teslimiyet.

[311]       Hasr: Yalnız bir şeye mahsus kılma, bir şey için ayırma ve sarf etme.

[312]       Tasavvur: Zihinde canlandırma, tahayyül etme.

[313]       Temâyül: Yönelmek, meyletmek.

[314]       Telakkî: Kabul etme, alma.

[315]       Kemiyet: Bir şeyin azalıp çoğalabilen ve sayı ile ifâde edilebilen durumu, nicelik, miktar, adet.

[316]       Mâsivâ: Allah’ın zâtı dışındaki bütün varlıklar.

[317]       Tecerrüd: Soyutlanma, sıyrılma.

[318]       Teveccüh: Bir tarafa doğru yönelme, doğrulma. Yakınlık duyma.

[319]       Rıza-yı Bârî: Varlıkları mükemmel bir sûrette yaratan Allah’ın rızası.

[320]       İttihaz: Kabul etme, öyle sayma.

[321]       Celâdet: Boyun eğilmemesi gereken yerde gösterilen şuurlu cesâret, yüreklilik, yiğitlik.

[322]       Neşir: Yayma.

[323]       Paratoner: Yıldırımı kendi üzerine çekerek bulutların taşıdığı elektrik yükünü kalın bir tel vasıtasıyla toprağa ileten, böylece tehlikesini ve zararını önleyen düzenek, yıldırımsavar, siperisâika.

[324]       Neşv ü nemâ: Gelişip büyümek.

[325]       Neşir: Yayma.

[326]       Emr-i bi’l-maruf: İyiliği emretmek.

[327]       Ehl-i takdir: Takdir ehli.

[328]       Cevher-i aslî: Asıl cevher.

[329]       Kâffe-i fezâil-i insaniye: İnsanlığın faziletlerinin tamamı.

[330]       Vicdan-ı kâmil: Tam ve mükemmel vicdan.

[331]       Mertebe-i kadr: Kıymet derecesi.

[332]       Tavazzuh: Açıklığa kavuşma, açık duruma gelme, vuzuh peydâ etme.

[333]       Kāmet-i kıymet: Kıymetin endamı; kıymetin boyu bosu, derecesi.

[334]       Mesâil: Meseleler.

[335]       Müdavele-i hissiyat: Duyguların karşılıklı alışverişi.

[336]       Rişte-i sutur: Satırların telleri.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X