Rızık ve Ecel
İlâhî kazâ ve kader, bütün fiillerimize taallûk ettiği gibi, rızık ve ecelimize de taallûk etmiştir. Her şey gibi, rızık ve ecel de o İlâhî takdirden hariç kalamaz. Şimdi bu iki konuyu ana hatlarıyla ayrı ayrı inceleyelim.
1- Rızık
a) Rızık ve Taksimatı:
Cenâb-ı Hakk’ın bir ismi; Rezzâk, yani rızık vericidir. Allah’ın diğer isimleri yanında Rezzâk isminin tecellîsi de O’nun takdiri ile olmaktadır. Hak Teâlâ, Hâlık (yaratıcı) ismini tecellî ettirmekle atomlardan sistemlere, çiçeklerden yıldızlara, mikroplardan arslanlara kadar çeşitli varlıklar yarattığı gibi, Rezzâk ismini tecellî ettirmekle de bütün hayvan nev’ilerine muhtelif rızıklar yaratmıştır. Her gün mesaiye başlayan sayısız kuşların, böceklerin, balıkların ve diğer hayvanların hayatlarının devamlarına vesile olacak rızıklarını arayıp bulmaları, rızık dağıtma hâdisesinin başıboş ve tesadüfî olmadığını, bu dağıtımın ancak bir Rezzâk-ı Zülcemâl’in İlâhî takdiri ile yapıldığını göstermektedir.
“Ve her zîruhun rızkı tâyin ve tahsis edilip kazâ ve kader levhasında yazıldığına hadsiz deliller var.”[1]
Rızık taksimatı asırlar arasında da söz konusudur. Her asırdaki insanlar ve hayvanlar kendilerine takdir edilen nimetlerle rızıklanmışlar ve dünyadan göçüp gitmişlerdir. Asırlar değişmiş, rızıklar ve rızıklananlar değişmiş, lâkin Rabbimiz yeni rızıklar ve rızka muhtaçlar yaratarak Rezzâk ismini daima tecellî ettirmiştir ve ettirmektedir. Rezzak isminin tecellisi Cennette de devam edecektir.
Şu kâinatta lütuf ve ihsanla dağıtılan rızıklardan faydalanan her bir hayat sâhibi kendi çapında küçük bir kâinattır. Onun içinde de rızık bekleyen çeşitli âzâlar ve her âzâda muhtelif hücreler vardır. Arslanın rızkı ile balığın rızkı ayrı ayrı olduğu gibi, insan bedeninde de mesela, bir göz hücresiyle beyin hücresinin rızkı birbirinden farklıdır. İşte, aldığımız gıdaların midemizde taksim edilmesi, her bir âzâya, hücreye lâyık ve münasip rızkın gönderilmesi ne kadar büyük bir rezzâkiyet hakikatidir! Bu hâdisenin her an, her hayat sâhibinde meydana geldiğini düşündüğümüzde, Rezzâk isminin azametli tecellisine bir derece bakabiliriz.
İşte, rızkın asırlar, nev’iler, âzâlar ve hücreler itibariyle bu hârika ve hassas taksimatı Hâfız-ı Zülcelâl’in takdiri iledir. Bu İlâhî takdir, insanlar arasında da hikmetle bir rızık taksimatı yapmıştır. Her insanın ömrü boyunca alacağı rızık, Cenâb-ı Hak tarafından tâyin ve takdir edilmiştir. “Kimse kimsenin rızkını yiyemez” sözü bu mânâyı ifâde etmektedir. Bu sözü, “Rızık takdir edildiğine göre, çalışmanın bir mânâsı yoktur” şeklinde anlamamak gerekir. Bu anlayış, İslâm’ın tevekkül esasına zıttır. Her hayat sâhibi gibi biz de rızkımızın ne şekilde takdir edildiğini bilemediğimize göre, rızkın sebeplerine teşebbüs etmekle görevliyiz. Şu farkla ki, bu teşebbüsü biz irademizle yaptığımız hâlde, bir kuş veya bir arı aynı işi bir nev’i ilham ile yapmakta ve rızkını aramaktadır. Helâl dairede kalmak şartıyla, rızık için her türlü teşebbüsü yaptıktan sonra elde ettiğimiz netice için, Allah’ın takdiri böyle imiş demek durumundayız.
b) Helâl ve Haram Rızık:
Bu dünya bir imtihan meydanı olduğundan, insan helâl ve haram rızık kazanmakta serbest bırakılmıştır. Tercih insana aittir. Lâkin Cenâb-ı Hak, insanlara helâl rızık kazanmalarını emretmiş, haram rızıktan onları men etmiştir. Bu hakikat, ilm-i kelâm âlimleri tarafından; “Zât-ı Akdes’in helâle rızası var, harama rızası yoktur,” şeklinde ifâde edilmiştir. Bazı kimseler bu ifâdeyi yanlış değerlendirmekte ve Cenâb-ı Hakk’ın haramla rızıklanmamıza rızası olmamasını, O’nun haramı yaratmaya rızası olmadığı şeklinde anlamaktadırlar. Bunun neticesi olarak, Allah’ın rızası olmadan hiçbir şey vücuda gelmeyeceğine göre, yukarıdaki ifâde yanlıştır, demektedirler. Hâlbuki şerrin işlenmesi şer olduğu hâlde, yaratılması şer değildir. Yani, ‘Kesb-i şer, şerdir, halk-ı şer, şer değildir.’ Mesela, Cehennem’in yaratılması şer değil, hayırdır. Fakat oraya gitmeye sebep olan fiillere teşebbüs etmek şerdir. Hak Teâlâ Hazretleri’nin o fiilleri işlememize rızası yoktur. Nitekim onlardan bizi men etmiş ve azab ile tehdit buyurmuştur. Lâkin insanların bu tehditlere rağmen söz konusu fiillere teşebbüs etmeleri hâlinde, Cenâb-ı Hak, o fiillerin yaratılmasını İlâhî iradesiyle takdir etmektedir.
2- Ecel
a) Ecelin Mânâsı:
Ecel, vakit ve müddet mânâsına geldiği gibi, vaktin bitimi ve müddetin sona ermesi mânâsına da gelmektedir. Vakit tâyin edilmiş şeyler için, müeccel ifâdesi kullanılır. Her şey gibi insan ömrünün müddeti ve sonu da Allah tarafından takdir ve tâyin edilmiştir.
Ecelin takdiri, insan ömrüne bir müddet tâyin edilmesi demektir. Bu bakımdan ecel birdir, değişmez. Hastalıklar ve haricî müdahaleler ölüm için ancak birer zâhirî sebeptirler.
Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurur:
“Ehemmiyetli bir hikmet için, zâhir nazarda mübhem[2] ve gayr-ı muayyen[3] tevehhüm[4] edilen eceller ve rızıklar, ibham[5] perdesi altında kazâ ve kader-i ezelînin[6] defterinde mukadderat-ı hayatiye[7] sahifesinde her zîhayatın[8] eceli mukadder[9] ve muayyendir;[10] takaddüm,[11] teahhur[12] etmez.”[13]
Kur’ân-ı Kerîm’inde ecelle ilgili bazı âyetleri takdim edelim:
هُوَ الَّذٖي خَلَقَكُمْ مِنْ طٖينٍ ثُمَّ قَضٰٓى اَجَلاً
“O öyle bir Rab’dır ki, sizi çamurdan yaratmış, sonra (her birinize) bir ecel tayin etmiştir.”[14]
وَلِكُلِّ اُمَّةٍ اَجَلٌۚ فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ
“Her milletin belli bir eceli vardır. Onların eceli geldi mi, ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.”[15]
مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ
“Hiçbir toplum ecelini geçmez ve ondan geri de kalmaz.”[16]
وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللّٰهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَٓابَّةٍ وَلٰكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۚ فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ
“Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı kalmazdı. Fakat onları belli bir süreye kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman ise ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.”[17]
اَللّٰهُ يَتَوَفَّى الْاَنْفُسَ حٖينَ مَوْتِهَا وَالَّتٖي لَمْ تَمُتْ فٖي مَنَامِهَاۚ فَيُمْسِكُ الَّتٖي قَضٰى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْاُخْرٰٓى اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى
“Allah insanların ruhlarını öldüklerinde, ölmeyenlerinkini de uykularında alır. Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini belli bir süreye (ömürlerinin sonuna) kadar bırakır.”[18]
b) Ecel-i Kazâ, Ecel-i Müsemmâ:
Ecel, ilm-i kelâm âlimleri tarafından ecel-i kazâ ve ecel-i müsemmâ olmak üzere iki kısımda incelenmiştir. Ecel-i kazâ, insanın dünyada yaşadığı müddet demektir. Ecel-i müsemmâ ise, insanın ölümüyle başlayıp kıyâmete, haşre kadar uzanan ve hesap gününde muhasebesinin tamamlanmasıyla son bulan müddettir.
Ölüm rûhun bedenden ayrılmasıdır. Ruh insan bedenine girmeden önce hayat sâhibi olduğu gibi, bedenden çıktıktan sonra da hayatı devam etmektedir. İşte, ruhlar âleminde yaratılan ve âhirette hayatı ebediyen devam edecek olan insan rûhunun, bu dünyada beden içerisinde geçirdiği müddete ecel-i kazâ, ölümle başlayıp mahşerde hesabının tamamlanmasına kadar olan müddete ecel-i müsemmâ denmektedir.
Ecelin, vaktin bitimi mânâsına göre, ecel-i kazâ dünya hayatının, ecel-i müsemmâ ise kabir âleminin sona ermesidir. Diğer bir ifâdeyle, ecel-i kazâ kabir âleminin, ecel-i müsemmâ ise âhiret âleminin başlangıcıdır.
c) Sadakanın Ömrü Uzatması:
Sadaka, zengin Müslümanların servetlerinin bir kısmını, sırf Allah rızası için ihtiyaç sâhiplerine ikramda bulunmaları ve mallarından tasadduk etmeleridir.
Zekât İslam’ın şartlarından biri olup, hicretin ikinci senesinde oruçtan evvel farz kılınmış ve otuzdan fazla âyette zikredilmiştir.
Zekât ve sadaka, Allah’a îman ve muhabbetin derecesini artırır; huzur ve saadetin kaynağı olur. Toplum hayatındaki intizam ve âsâyişi temin eder. Toplum hayatını zehirleyen hased, kin ve nefret gibi kötü hasletleri ortadan kaldırır. Çünkü insanların yükselmesine engel olan ve o toplumu isyan ve ihtilaf gibi felaketlerden muhafaza eden en tesirli ilaç, sadaka ve yardımlaşmadır. Böylece fakirlerden ve yardıma muhtaç olanlardan zenginlere karşı hürmet, itaat ve muhabbet meydana gelir.
Cenâb-ı Hak, hikmetiyle kimi insanları zengin, kimini de muhtaç etmiştir. Zenginleri malla, fakirleri de sabırla imtihana tâbi tutmuştur. Bütün bunlar ilâhî hikmetin birer muktezasıdır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:
“Bir hurmanın yarısı ile de olsa cehennemden korunun! Onu da bulamazsan taltif ve güzel söz ile…”[19]
Evet, sadaka, cehennem ateşine bir perdedir. Sadaka, insanın başına gelebilecek birçok bela ve musibetlerden onu muhafaza eder.
Bir başka hadis-i şerifte ise:
“Kim helâl kazancından bir hurma kadar sadaka verirse, –ki Allah, helalden başkasını kabul etmez– Allah o sadakayı kabul eder. Sonra onu dağ gibi oluncaya kadar, herhangi birinizin tayını büyüttüğü gibi, sâhibi adına ihtimamla büyütür.”[20] buyurmuşlardır.
Evet, toprağa atılan bir çekirdeğe bedel, senelerce meyve veren bir ağacı, bir yumurtadan bir tavus kuşunu ve bir damla sudan büyük bir veliyi yaratan Allah, elbette ki, insanların yaptığı hayır ve hasenatın karşılığını da kat kat verecektir.
Yahyâ Bin Muaz:
“Sadakadan başka ağırlıkta dünya dağlarına denk gelecek hiçbir “dane” düşünemem.” demiştir.
Ancak, böyle mühim sevaplara nail olmanın şartı, verdiği sadakadan dolayı minnet ve ezâ etmemek ve gururlanmamaktır. Yoksa taş üstüne atılan ve zâyi olan bir tohum gibi, o sadaka ve yapılan iyilik de zâyi olur. Bu husus Kur’ân-ı Kerim’de şöyle ifade edilmektedir:
قَوْلٌ مَعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ خَيْرٌ مِنْ صَدَقَةٍ يَتْبَعُهَٓا اَذًى وَاللّٰهُ غَنِيٌّ حَلٖيمٌ
“Bir tatlı dil, bir bağışlama, arkasından incitmenin geldiği sadakadan daha hayırlıdır. Allah, Ganîdir, Halîmdir.”[21]
يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْاَذٰىۙ كَالَّذٖي يُنْفِقُ مَالَهُ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَاَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْداً لَا يَقْدِرُونَ عَلٰى شَيْءٍ مِمَّا كَسَبُوا وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرٖينَ
“Ey îman edenler, sadakalarınızı, başa kakmak ve gönül kırmak sûretiyle boşa çıkarmayın. Tıpkı malını insanlara gösteriş için dağıtan; Allah’a ve âhiret gününe inanmayan herif gibi. Artık onun durumu, üstünde biraz toprak bulunan ve üzerine bir sağanağın inip kendisini bütün yalçınlığı ile ortada bıraktığı bir kaya gibidir. Böyle kimseler, yaptıklarının hiçbir yararını görmezler. Allah, inkârcılar topluluğunu doğru yola çıkarmaz.”[22]
Cenâb-ı Hak, sadaka veren mü’minleri şöyle meth-ü senâ etmektedir:
اَلَّذٖينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ سِراًّ وَعَلَانِيَةً فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
“Mallarını gece gündüz; gizli ve açık Allah yolunda harcayanlar var ya, onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.”[23]
اِنَّ الْمُصَّدِّقٖينَ وَالْمُصَّدِّقَاتِ وَاَقْرَضُوا اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً يُضَاعَفُ لَهُمْ وَلَهُمْ اَجْرٌ كَرٖيمٌ
“Şüphesiz sadaka veren erkek ve kadınlara ve Allah’a güzel ödünç verenlere, verdikleri kat kat artırılır; bir de onlara pek hoş bir mükâfat vardır!”[24]
اَلَّذٖينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ ثُمَّ لَا يُتْبِعُونَ مَٓا اَنْفَقُوا مَناًّ وَلَٓا اَذًۙى لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
“Mallarını Allah yolunda harcayan, verdiklerinin arkasından başa kakmayan ve gönül incitmeyen kimselerin, Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”[25]
Başkalarını teşvik etmek için sadakanın açıktan verilmesi uygun olsa da, en güzeli ve en efdali onu gizli vermektir. Hatta bazı büyük zâtlar, sadakalarını başkalarının aracılığıyla vermişlerdir ki, sadakayı alan kimse kendilerine karşı mahcup olmasın. Bir âyette bu husus şöyle ifade edilmektedir:
اِنْ تُبْدُوا الصَّدَقَاتِ فَنِعِمَّا هِيَۚ وَاِنْ تُخْفُوهَا وَتُؤْتُوهَا الْفُقَـرَٓاءَ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ
“Sadakaları açık verirseniz, o ne iyi ve eğer onları gizler de fakirlere öyle verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.”[26]
Sadaka ile ilgili bu kısa bilgilerden sonra, sadakanın ömrü uzatması meselesine değinelim: Bazı kimseler Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in: “Sadaka belâyı def eder ve ömrü uzatır.”[27] hadîs-i şerifini ileri sürerek, ömrün uzayabileceğini ve dolayısıyla da ecelin değişebileceğini iddia ederler. Önce şunu belirtelim ki, sadakanın ömrü uzatmasının hakikati ne olursa olsun, neticede insanın ölümü söz konusudur ve bu ise Allah’ın malûmudur. Bu noktadan, onun ölüm vakti ve dolayısıyla da ömür müddeti Allah tarafından takdir edilmiş olup, bunun değişmesi mümkün değildir. Mesela, bir kimsenin verdiği bir sadaka ile ömrünün iki yıl uzadığını farz edelim. Bu şahsın sadakayı verirse ömrü elli sene, vermezse kırk sekiz sene şeklinde olsun. Cenâb-ı Hak o şahsın söz konusu sadakayı vereceğini bildiği için ömrünü elli sene olarak takdir etmiştir. İşte bu ecel değişmez.
Yukarıda takdim ettiğimiz hâdîs-i şerîf ile Peygamber Efendimiz (s.a.v.) mü’minleri hayra teşvik etmekte ve aralarındaki sevgi bağlarını sadaka ile perçinlemektedir. Sadakanın belâyı def etmesi, Allah-u Zülcelâl’in lütfu ve ihsanıdır. Verdiğimiz sadakaların ne gibi belâların def’ine vesile olduğu ise bizim meçhûlümüzdür. Verdiğimiz sadakalarla ve yaptığımız hayırlı hizmetlerle başımıza gelecek birçok belâların def’ine sebep olmaktayız. Vücuda gelmediği için bilemediğimiz bu belâların def’i, bizim için ayrı bir nimettir. Sadakanın ömrü uzatmasını kelâm ilminin büyük âlimlerinden Teftazânî Hazretleri, Şerh-i Akāid adlı eserinde çeşitli yönleriyle izah etmiştir:
Ömrün uzamasından maksat, ömrün bereketlenmesidir. Âhirete hayır ve hasenat için verilmiş bir sermaye olan insan ömrünün uzaması, bu sermaye ile daha çok kâr elde etmek mânâsınadır. Buna göre ömrün müddetinde bir değişme olmasa da, sadaka yoluyla mahsulünde bir artma olması ömrün uzaması demektir. Bunu bir misal ile açıklamaya çalışalım. Bir ağacın her baharda dört bin meyve verdiğini ve ömrünün on sene olduğunu farz ediniz. Cenâb-ı Hakk’ın ağaca lütuf ve ihsanıyla baharlardan birinde dört bin yerine sekiz bin meyve verdirmesi hâlinde, ağacın ömrü mânen bir yıl uzamış demektir. İşte sadaka da insan ömrünün verimini artıran güzel bir vasıtasıdır. Ve bu mânâda ömrü uzatmaktadır.
Yukarıdaki hakikati Teftazânî Hazretleri şu şekilde ifâde etmiştir:
Sadaka, ömürden maksûd-u ehem (en önemli gaye) olan şeyi ziyâde ediyor (artırıyor). O da amel-i sâliha ile kemâle ermektir. Çünkü insanlar nefislerini kemâle ve iki dünya saadetine sâlih ameller ile getirebilirler.
Sadakanın ömrü uzatmasının diğer bir mânâsı, rızıkta berekete ve ömrün huzur ve sürûr ile geçmesine vesile olmasıdır.
Başka bir mânâ da; ömrün uzaması, ölümden sonra hayır ve hasenat defterinin kapanmamasıdır. Bilindiği gibi, sadaka mal yanında ilim ve irfan ile de olmaktadır. Mü’minlere faydalı bir eser neşreden bir âlimin sevap defteri ölümüyle kapanmaz. Bu ise onun ömrünün uzaması demektir. Zira ömrü uzadıkça hayır ve hasenatına devam edecek olan o zât, aynı işi ölümden sonra da yapabildiğine göre mânen hayattadır demektir.
Ayrıca, Müslümanların vücuda getirmiş oldukları kütüphâneler, kervansaraylar, medreseler, vakıflar, çeşmeler ve medreseler de hayır defterinin kapanmamasına sebeptir. Bütün bunlar İslamiyet’in emretmiş olduğu tasaddukun, lütuf ve ihsanın birer neticesidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:
“İnsan ölünce amel defteri kapanır. Ancak üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i cariye, kendisinden faydalanılan ilim veya kendisine hayır dua eden sâlih evlat.”[28]
Sadakanın belayı def ettiğine dair meşhur bir hadis kitabı olan Câmiussağir’de şöyle ibretli bir hâdise anlatılmaktadır:
Hz. Îsâ (a.s.) zamanında yaşayan ve geçimini çamaşır yıkayarak temin eden bir adam varmış. Ancak bu adam insanlardan aldığı elbiseleri vermez veya gününde teslim etmezmiş. Bu adamdan epey sıkıntı çeken insanlar, Hz. Îsâ’ya gelerek o adamdan şikâyetçi olmuşlar ve: “Yâ Îsâ! Allah’a dua et de bu insanın canını alsın da biz bu adamdan kurtulalım” demişler. Hz. Îsâ da bu kişinin ölmesi için Allah’a dua etmiş. Herkes o gün adamın ölümünü beklerken, adam akşam çıkıp gelmiş. Hz. Îsâ, bu duruma hayret etmiş ve adama: “Bugün senin başından neler geçti bize anlat” demiş. Adam da: “Ben suyun kenarında çamaşırları yıkarken yanıma bir âbid geldi ve çoktan beri bir şey yemediğini, çok aç olduğunu ve varsa bir parça ekmek vermemi söyledi. Benim de azığımda üç tane çörek vardı. Birini kendisine verdim, âbid onu yiyip bitirince bana şöyle dua etti: “Allah senin günahlarını affetsin, kalbini de temiz etsin ve nurlandırsın.” Bu durum benim hoşuma gitti ve diğer çöreğimi de kendisine verdim. Onu da yiyen âbid bu kez şöyle dua etti: “Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetsin.” Ben de kalan diğer çöreğimi de kendisine verdim. Onu da yiyip bitiren âbid: “Allah sana cennette bir kasır bina etsin” diye dua etti.
Bundan anlaşılıyor ki, adamın o âbide ikramı onun ömrünün uzatılmasına sebep olmuştur.
[1] Nursî, Şuâlar, s. 542.
[2] Mübhem: Belirsiz.
[3] Gayr-ı muayyen: Belirlenmemiş, belirsiz.
[4] Tevehhüm: Olmayan şeyi varmış gibi düşünme, sanma, zannetme.
[5] İbham: Gizli, belirsiz olma.
[6] Kazâ ve kader-i ezelî: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak her şeyi bilip takdir etmesi ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması.
[7] Mukadderat-ı hayatiye: Kader kalemiyle yazılmış hayat programı.
[8] Zîhayat: Canlı, hayat sâhibi.
[9] Mukadder: Takdir olunmuş.
[10] Muayyen: Belirlenmiş.
[11] Takaddüm: Öne geçmek.
[12] Teahhur: Sonraya kalmak, gecikmek.
[13] Nursî, Şuâlar, s. 542.
[14] En’âm, 6/2.
[15] A’râf, 7/34.
[16] Hicr, 15/5.
[17] Nahl, 16/61.
[18] Zümer, 39/42.
[19] Buhari, Zekât 10, Müslim, Zekât 97.
[20] Buhârî, Zekât 8; Tevhîd 23; Müslim, Zekât 63, 64. Ayrıca bk. Tirmizî, Zekât 28, Nesâî, Zekât 48; İbni Mâce, Zekât 28.
[21] Bakara, 2/263.
[22] Bakara, 2/264.
[23] Bakara, 2/274.
[24] Hadid, 57/18.
[25] Bakara, 2/262.
[26] Bakara, 2/271.
[27] Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, III/63.
[28] Müslim, Vasiyyet 14. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vasâya 14; Tirmizi, Ahkâm 36; Nesâî, Vasâyâ 8.

Bu konuda geri bildirim bırakın