Rûhun Akıl, Kalp ve Vicdanla Münâsebeti
Rûhun Akılla Münasebeti
Akıl; düşünme ve tefekkür âletidir. Akıl, mahiyetinin tam olarak anlaşılması mümkün olmayan ilâhî bir sırdır.
Akıl, hayrı ve şerri birbirinden ayıran, insanı doğru yola sevk eden ilahî bir nurdur. Eserden müessire intikale vesile olan bir idrak âletidir. Zira akıl, insanı göz ile görünen eserden, görünmeyen ve müessir-i hakiki[1] olan Cenâb-ı Hakk’a götürür.
Akıl, rûhun müsteşarıdır. Ruh, kuvve-i şeheviye,[2] kuvve-i gadabiyye,[3] kuvve-i behimiyye[4] gibi duyguları akıl vasıtasıyla kontrol eder; ifrat ve tefritlerini kırar, onlara istikamet kazandırır. Ruh, akıl sayesinde zararları def, menfaatleri celbeder, vücudu dünya âhiret tehlikelerinden korur. Hilekâr ve öldürücü bir zehir olan kuvveleri bu müşâvere neticesinde bir panzehir ve iksir hâline getirir. Nihayetsiz isyan ve şer kabiliyetlerini, nihayetsiz itaat ve hayra çevirir.
Akıl, Cenâb-ı Hakk’ın varlığını ve birliğini idrak ettiğinden, onun değerine paha biçilmez. Bir saadet anahtarı olan akıl, Cenâb-ı Hakk’ın kâinatta tecelli eden sonsuz azamet ve kudretini, rahmet ve inâyetini, lütuf ve keremini müşâhede eder. Zaten aklın en birinci ve en mühim vazifesi de budur.
Akıl; hak ve bâtılı, hayır ve şerri, faydalıyı ve zararlıyı birbirinden ayıran Rabbânî bir mürşittir. Bundan dolayı akıl, Allah’ın insanlara ihsan ettiği nimetlerin en büyüğü ve en hayırlısıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v): “Cenâb-ı Hak akıldan daha büyük bir nimet yaratmamıştır.”[5] buyurmakla, bu nimetin kıymetini ortaya koymuştur. Akıl, öyle bir nimettir ki, din de, dünya da onunla anlaşılır ve onunla kazanılır. Bütün eşyanın mahiyet ve hakikati onunla idrak olunur ve inkişaf eder.
Bu kıymetinden dolayıdır ki, dinimizin korunmasını zaruri kıldığı değerlerden biri de akıldır. İslâm dini Cenâb-ı Hakk’ın insana bahşettiği en büyük nimetlerden birisi olan akla zarar veren şarap ve rakı gibi içkileri; afyon ve esrar gibi uyuşturucu maddeleri haram kılmıştır.
Aklın zararlardan kurtulması için nûr-u ilâhî ile tenvir[6] edilmesi lazımdır. Zira akıl, dünyada her şeydeki hayır ve şerri iyilik ve kötülükleri ancak vahiy sayesinde ayırabilir.
İslâmiyet nazarında akıl dinin temeli, ilim ve hikmetin vesilesidir.
Aklın dinde esas olduğunu anlatan şöyle bir temsil vardır: “Cebrâil (a.s) Hz. Âdem’e taraf-ı İlâhî’den akıl, hayâ ve din olmak üzere üç hediye getirmiş ve ‘Bunlardan birini tercih et!’ demiş. O da aklı tercih etmiş. Cebrâil (a.s) din ve hayâyı geri götürmek istemiş. Ancak onlar: ‘Bizim akılla beraber olmamız yaradılışımızın gereğidir. O neredeyse biz de oradayız.’ demişler. Demek ki akıl; din, iffet, namus ve fazilet gibi güzel meziyetlerin esasıdır.
İlim ve fazilet ile bezenmiş bir aklın en önemli faydalarından biri de akla zıt görünen nakilleri tevil etmesidir. Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:
“Akıl ve nakil teâruz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil te’vil olunur.”[7]
Mesela:
يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْدٖيهِمْۚ
“Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir.”[8] âyeti Allah’ın kudretinin ve gücünün her şeye yettiği anlamındadır. Cenâb-ı Hak, cisimden münezzeh olduğundan âyette O’na el isnad edildiğinde, akıl ile nakil arasında muhalefet görünür. Bu durumda akıl esas alınarak nakil tevil edilir.
İlim ile akıl, ruh ve ceset gibidir. Bazı tefsirlerde, kâmil îman, akl-ı kâmile bina edilmiştir. Şu da bir hakikattir ki, akıl, ancak ilim ve irfan ile tekâmül[9] ederse kemale erer. Zira ilimsiz akıl, her zaman sırat-ı müstakimde yürüyemez, ufku her şeyi kuşatamaz. İlimsiz bir akıl, çoğu zaman hayırdan çok şerre âlet olur. Çünkü akıl mahlûktur ve sınırlıdır. İlim ise Allah’ın sıfatıdır ve sonsuzdur. Akıl, her şeye kâfi gelmediğinden dolayıdır ki, insanları irşat için, kitaplar, peygamberler ve mürşitler gönderilmiştir. İnsan, akıl sayesinde dinî ve dünyevî birçok vazifeler ile mükellef kılınmıştır. Bu vazifelerin güzel bir şekilde yerine getirilmesi, ilim ve mârifet sayesinde olur. O hâlde aklın hâkimiyet ve galebesi için onu mârifet ve faziletle kuvvetlendirmek ve nurlandırmak lazımdır.
Mârifetin yolu, vahiy ve felsefe olmak üzere ikidir. Vahiy, enbiyâların ve onların yolundan giden müçtehid, mürşit ve müceddidlerin yoludur. Vahiy, rûhu tatmin ve kalp-i beşerî her türlü buhran ve ızdıraplardan kurtaran bir nûr-u ilahidir. Felsefe ise aklı esas alan hükemanın yoludur.
Mârifetin birinci yolu, akıl ve vahyi beraber götürdüğünden hatadan berîdir. Felsefe, sadece akıl ile hareket ettiğinden, çoğu zaman bataklık ve dalalete sürüklenmişlerdir. Vahiy, Peygamberlerin yoludur. Bu yol, yalnız akla veya yalnız hislere hitap etmez. Bilakis, akıl, kalp ve diğer bütün latifelere hitap eder ve onları tatmin eder. Aklı okşadığı gibi, kalbi ve diğer hisleri de okşar. Kalbin tatmin edilmesi aklın idrakinden daha önemlidir. İnsan, yalnız akıl ile sadece hâdisatı bilir, ancak onun mahiyetine ve künhüne vâkıf olamaz. İnsan kendine yakın olan nefsinin mahiyetini dahi bilemiyor.
Felsefe hep ihtimaller üzerine hareket eder. Bu bakımdan felsefeciler, tarih boyunca bir noktada ittifak edememişlerdir. Onlar hep birbirlerini tekzip ve fikirlerini çürütmekle meşgul olmuşlardır. Çünkü onların membaı akıl ve fikr-i beşerdir.[10] Herkes kendi aklı ile hareket etmiş, kendi ilmini kâfi görmüştür. Sadece akıl ile hareket etmek, hâdiselerin iç yüzünü, necat yolunu, âlem-i âhirette olacak vukuatları bilemez ve bilemedi de. Demek ki akıl, tek başına hâkim olamaz, bir şeyi helal veya haram kılamaz ve sırat-ı müstakimde[11] yürüyemez. İnsanın istikamette yürümesi, dünya ve âhiret saadetine kavuşması için peygamberlere, kitaplara ve mürşitlere ihtiyaç vardır. Kur’ân ve diğer semâvî kitaplar, âlem-i âhirette olacak bütün hâdiseleri bir harita gibi insan aklının önüne koymuştur. Vahy-i ilâhî’de akıl ve mantığın kabul edemeyeceği veya iptal edeceği hiçbir hakikat yoktur.
Evet, “her ne ki meşrudur, o makuldür.” Allah’ın emrettiği ibâdetler, takva, ilim, adalet, ihsan, şükür ve tevazu gibi güzel hasletler ile yasaklamış olduğu zulüm, kul hakkı, gıybet, haset ve yalan gibi kötü hasletler insanın dünya ve âhiret saadetine kavuşması içindir.
Evet, gelen her peygamber aynı dâvâyı anlatmış ve aynı hakikati ders vermiş ve aynı çizgide ittifak etmişlerdir. Onlar arasındaki bu ittifak ve ahenk kıyâmete kadar da devam edecektir. Her gelen peygamber, bir önceki peygamberi kabul ve tasdik edip, daha sonra gelecek peygamberi de tebşir[12] etmiştir.
Akıl; insanı diğer hayvanlardan ayıran mânevî bir nurdur. Eğer bu mürşid-i rabbani olmasa idi, insanın diğer mahlûkata karşı bir meziyet ve üstünlüğü olamazdı. İnsanın üstünlüğü şekil ve sûretinde değil, akıl, kalp ve mâneviyatındadır. Onun şeref ve değeri bu sahadaki terakkisi iledir.
İlim ve medeniyet sahasındaki terakkiler, akılla gerçekleştirildiği gibi, mâneviyat sahasındaki terakkiler de yine akıl sayesinde olmuştur. İlim ve tefekkürle ulvîleşen bir insanın, kalbinde nur, azminde kuvvet, vicdanında feyiz, hareketlerinde ahenk, lisanında halâvet, tavrında izzet, seciyesinde güzellik tahakkuk eder. Böyle bir insan ind-i İlâhî’de[13] meleklere tercih edilir. Bu yönü ile insan, melekleri bile gıpta ettirecek bir unvana layıktır. Demek ki akıl, beşeriyeti en yüksek ve mümtaz derecelere çıkaran ve onlara şan ve şeref kazandıran rabbânî bir nurdur, mevhibe-i uzmadır ve en kıymettar nûranî bir cevherdir. İlim ve fen sahasındaki gözleri kamaştıran harikulade inkişaf ve terakkiler akıl sayesinde olmuştur. Kim bilir kıyâmete kadar da beşer, akıl sayesinde daha nice nice keşifler meydana getirecektir.
Evet akıl; “öyle tılsımlı bir anahtardır ki, şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sâhibini, saadet-i ebediyeye[14] müheyya[15] eden bir mürşid-i Rabbanî derecesine çıkar.”[16]
Her şeyin bir hakikati olduğu gibi, insanlığın hakikati de mârifet ve feyizden ibarettir. Bu meziyetler kimde varsa, gerçek insan odur. İnsan fâni olduğundan mevte mahkûmdur; ölür ve fena bulur. Ancak, akıl sayesinde insanlığa yaptığı hizmetler bâkidir. Böyle bir insan hakikatte ölmüş sayılmaz.
İnsan aklının en mühim ve aslî vazifesi tefekkürdür. Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’de tefekkürle ilgili beş yüze yakın âyet vardır. Kur’ân, insanın kendi mahiyetinde ve kâinatta tecelli eden esmâ-i ilâhiye’yi[17] tefekkür edip ibret almasını ve Allah’ın nimetlerini tezekkür[18] ile fikrini Hakk’a tevcih etmesini emreder. Zira hayatta en temel esas îman, amel ve tefekkürdür. Bu da ancak akılla mümkündür.
Akıl için müessirden esere intikal yolu da vardır. Bir mimarda bulunan mimarlık sanatı onu bir eser yapmaya sevk edecektir. O sanat, o eserin vücut bulacağına bir delildir. İşte bu delile de bürhan-ı limmî[19] denilir. Cenâb-ı Hakk’ın Rezzak olması rızkın yaratılmasına, keza Muhyî olması hayatı vermesine, Hâlık olması da mahlûkatı yaratmasına bir “bürhan-ı limmî”dir.
Aklın üç mertebesi vardır.
“…Aklın tefrit mertebesi gabâvettir[20] ki, hiçbir şeyden haberi olmaz. İfrat mertebesi cerbezedir ki; hakkı bâtıl, bâtılı hak sûretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya mâlik olur. Vasat mertebesi ise hikmettir ki; hakkı hak bilir imtisal eder, bâtılı bâtıl bilir içtinab eder.”[21]
Vahye istinad eden aklın bir vazifesi de insanı nefs-i emmarenin şerrinden ve her türlü ahlâk-ı seyyieden muhafaza etmesidir. Aklını istikamet ve hikmete muvafık kullanan bir kimse, başkasının malına, canına ve namusuna tecavüz etmediği gibi, onları muhafazaya çalışır. Hukukullah’a[22] ve hukuk-u ibâd’a[23] riayet eder. İnsanların en kâmili, nefs-i emmaresini sırat-ı müstakimde olan bir aklın hükmü altına alanıdır. Bunu yapmak en büyük bir cihattır. Eğer aklın hâkimiyeti nefs-i emmarenin elinde olursa, insan ona karşı koyamaz ve uçuruma doğru yuvarlanır.
İnsan şu dünyada, şiddetli ve dehşetli dalgalara maruz kalan bir sefine gibidir. Onu o müthiş dalgaların tehlikesinden kurtarıp, sahil-i selamete çıkaracak kaptan ise akıldır. Zira insanın insaniyeti akıl iledir. Dünya ve âhiret saadeti onunla kazanılır. Hayatın bedene nisbeti ne ise, aklın rûha nisbeti de odur.
İnsan bir işe teşebbüs etmeden önce onun her cihetini derinlemesine akıl terazisiyle tartar ve faydasına inandığı takdirde yapılmasına karar verir.
Akıl ve hikmetin tezgâhından çıkmayan hiçbir şey, makul ve isabetli olamaz. İnsan, ancak akıl ve mantığın tayin ettiği kanunlara ittiba ile hatalardan emin olur. Akıl insanı zararlı olan şeylerden muhafaza için verilen bir cevher-i nûranî[24] ve bir burhan-ı rabbânî’dir.
Şunu da ifade edelim ki, akıl her meselede kaynak olamaz. Gerçeği bulmak ve Hakk’a kavuşmak için aklın, İlâhî Kitaplara, Rabbânî düsturlara başvurması, Kur’ân ve Sünnet’ten meded istemesi zarurîdir. Bunlara müracaat etmediği müddetçe yanılır ve yanıltır, aldanır ve aldatır.
Rûhun Kalple Münasebeti
Kalp, maddî ve mânevî olmak üzere iki mânâda kullanılır. Birincisine yürek, diğerine de gönül denilir. Maddî kalp, çam kozalağı şeklinde, kılcal damarlara kadar kan pompalayan ve insan hayatını devam ettiren bir organdır. Diğeri ise şuur, vicdan, idrak ve muhabbet gibi mânevî âlemlerin merkezi konumunda ve mekânı olmayan rabbânî bir duygudur. İşte insanın asıl kıymeti ve hakikati bu mânevî kalp sayesinde anlaşılır ve bilinir.
Kalbe, beytullah ve arş-ı Samedâni de denilmiştir. Bir cevher-i mücerret olan kalp, bütün âlemleri içine alacak kadar geniş olmasındandır ki, İslâm âlimleri: “İnsan, âlemleri içine alan bir nüsha-i kübradır.” demişlerdir.
Kalp, îmanın mahalli, mârifet ve muhabbetin, sıfat ve esmâ-i ilâhiyenin tecelligâhı, bütün feyizlerin ma’kesi ve mânevî duyguların merkezidir. Kudsî bir hadiste Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
“Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak mü’min kulumun kalbine sığdım (Yani onunla bilindim).”[25]
Âyine-i Samed[26] olan kalp, beden ikliminde itaat olunan bir melik gibidir. Cenâb-ı Hakk’ın mârifet ve muhabbetine mazhar ve ayna olan bu kalbin değeri, bütün tasavvurların fevkindedir.
Eğer kalp, îman, mârifet, muhabbet ve fazilet gibi ulvî hakikatlere ayna olursa, diğer duygular da onunla kıymet kazanır ve nurlanır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:
أَلاَ وَإِنَّ فِى الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ، وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ، أَلاَ وَهِيَ الْقَلْبُ
“Vücutta bir parça vardır ki, o sağlam olursa bütün vücut sağlam olur. O bozuk olduğu zaman bütün vücut harap olur. Dikkat edin, işte o kalptir.”[27]
Kalbin hayatı îman, mârifetullah ve muhabbetullah; ölümü ise, küfür ve günahlarda ısrar iledir. Bediüzzaman Hazretleri bu tehlikeye şöyle dikkat çekmektedir:
“Evet günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra taa nûr-u îmanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor.”[28]
Bir âyette de mealen şöyle buyurulur:
اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ عَلٰى نُورٍ مِنْ رَبِّهٖ فَوَيْلٌ لِلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ مِنْ ذِكْرِ اللّٰهِ اُو۬لٰٓئِكَ فٖي ضَلَالٍ مُبٖينٍ
“Allah’ın, göğsünü İslâm’a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzere bulunan kimse, kalbi îmana kapalı kimse gibi midir? Allah’ın zikrine karşı kalpleri kaskatı olanların vay hâline! İşte onlar açık bir sapıklık içindedirler.”[29]
Bu âyet, nûr-u îman ile kalbi genişleyen ve nûraniyete eren bir kimse ile gaflet ve cehâlet içinde kalan ve Allah’ı zikirden yüz çeviren ve böylece kalbi katılaşan kimsenin bir olmayacağını açıkça ifade etmektedir.
Evet, Allah zikredilince mü’minin kalbinde havf ve haşyet, O’na karşı tâzim[30] ve tebcil [31]hissi tecelli eder; îmanı artar, kalbi nurlanır, tasdikleri ziyâde kuvvet bulur. Cenâb-ı Hak bu hususu bir âyette şöyle ifade buyurur:
اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذٖينَ اِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَاِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ اٰيَاتُهُ زَادَتْهُمْ اٖيمَاناً وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَۚ
“Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah zikredildiği zaman kalpleri ürperir, Onun âyetleri kendilerine okunduğu vakit (bu) onların îmanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler.”[32]
Evet, kalbin uyanık olması zikir ile meşgul olmak; gaflette olması da ondan uzak kalmaktır. Zira zikir gafleti izale eder.
Demek ki, kalbi haram nazardan, yalandan, gıybet, kin ve haset gibi ahlâk-ı seyyieden muhafaza edip onun ıslahına çalışmak ve onu mârifetullah, muhabbetullah, ubûdiyet ve zikir ile “kalp-i selime” kavuşturmak, insanın en mühim ve hayatî vazifelerinden biridir.
Kalp-i selim sâhibine şeytan yanaşıp vesvese veremez. Nitekim bir âyette mealen şöyle buyurulur:
يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَۙ
اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَلٖيمٍ
“O gün ki, ne mal faide verir, ne de evlatlar. Ancak Allah’a selim bir kalp ile varan kimse müstesna.”[33]
Kalbini şirk ve nifak gibi marazlardan selamete erdiren kimsenin malı ve evladı faydalı olur. Dünyada selâmet-i kalbe ve sağlam bir îmana sâhip olunmalıdır ki, âhirette de saadet ve selamete kavuşulsun.
Evet, kalbin rikkati[34] Allah korkusu; sefası, mü’minler hakkında iyi düşünüp, onları Allah için sevmektir. Kalbin salâbeti[35] de din düşmanlarına karşı şiddetli ve izzetli olmak ve mü’minlere karşı da zillet içinde merhamet ve muhabbet göstermektir. Peygamber Efendimizin (s.a.v) sürekli okuduğu:
اللَّهُمَّ إِنِّى أَسْأَلُكَ حُبَّكَ وَحُبَّ مَنْ يُحِبُّكَ وَالْعَمَلَ الَّذِى يُبَلِّغُنِى حُبَّكَ
“Allah’ım! Senden seni sevmeyi, seni sevenleri sevmeyi, senin rıza ve muhabbetine kavuşturan amel-i sâlihi işlemeyi niyaz ederim.”[36] duasını her mü’min, kâmil îmanı kazanmak için lisanından düşürmemelidir. Zira insanın kalbi, Allah’ın ve Hz. Peygamberin (s.a.v) muhabbeti ile dolmazsa, kemal-i îmanı elde etmiş olamaz.
Evet, kalp, Allah’a dost olmanın, O’nu sevmenin ve O’nu zikretmenin şevk ve heyecanı ile mesrur olur. O cemalin dîdarına[37] velev bir saniyecik olsun nail olmak, o kalp sâhibi için cennetlere değişilmez bir makam-ı âlâdır.
Bir insan, kalp ve rûhunu, akıl ve hissiyatını kelime-i tevhid ile tenvir[38] ederse, derece derece kemal-i îmanı kazanır, Allah’ın feyzine, rızasına ve saadet-i ebediyeye mazhar olur.
Allah için olan muhabbetler hem lezzetli, hem daimi, hem kedersiz ve hem de sevaplı olur. İnsanı dünya ve âhiret saadetine mazhar eder. Eğer dünya zevkleri ve mâşukaları, cazibeleri ile o kalbi kendisine çekmese, o kalp, muhabbet ve aşk-ı ilâhinin neşesiyle huzur bulur. Zira o cemalin sonsuz cazibesi, sürur-u zevki ve O’nun muhabbeti, fani ve geçici olan dünyanın birkaç günlük zevkiyle mukayese edilmez.
Dünya, insanın arzu ve emellerini tatmin için kâfi değildir. Bunun içindir ki, dünyanın güzel manzaralarını kısa bir zamanda temâşâ edip; onun zevk ve sürurlarını tatmak, ancak insanın iştihasını açar, fakat doyurup tatmin etmez.
“Ancak o rûhun arzularını ve meyillerini tatmin ve temin edecek, âlem-i âhirettir.”[39]
İnsan, ebed için yaratıldığından, onun kalbi dünyanın fâni lezzetleri ile asla tatmin olmaz; ancak ebedî âlemde, ebedî nimetlerle tatmin olur. İnsan, ancak zevali mümkün olmayan Kādir-i Zülcelal’e kalbini bağlayıp, O’na intisap etmekle saadete kavuşur. Böyle bir insan her şeye rağmen, ömrünü daima elemsiz ve kedersiz geçirir.
Saadet ve sürurla yaşamak isteyen bir kimse, kalbini asla fâni ve zevale[40] mahkûm olan şeylere bağlamaz. Zira dünyada mükemmel bir saadet yoktur. Uzaktan sesini duysak bile kendisine kavuşmak mümkün değildir. Dünya ancak ızdırap, meşakkat ve musibetlerin mahallidir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle:
“Bir lezzet verse bin elem takar çektirir. Bir üzüm yedirse yüz tokat vurur.”[41]
Mânevî kalbin yedi tabakası vardır. Her bir semâ tabakasında bir nebinin rûhu hâkim olduğu gibi, kalbin her bir tabakasında da bir tavır ve hâl hâkimdir. Birinci tabakanın semâsına “Sadr” yani göğüs denir. Göğüs, îman ve mârifetle genişlenip gelişir ve ferahlanır. İnsandaki sadr, feza âlemine benzer. Nasıl yıldız ve güneşler o feza âleminde seyelân ederse, insandaki muhtelif lâtife ve duygular da göğüs fezasında cevelân ederler. Evet sadr, bütün kudsî, ilâhî mârifetlerin meydanı, mâneviyat yıldızlarının semâsı, feyiz ve kemâlâtın arşıdır. Böyle bir arştan huzur ve sürur yağmur gibi yağar. Böylece, insanın göğsüne inşirah,[42] nefesine genişlik, kalbine ferahlık gelir.
Mevlâna ne güzel buyurur:
“Testide ne vardır ki, nehirde olmasın…
Evde ne vardır ki, şehirde bulunmasın!
Bu âlem, bir testidir, gönül de ırmak suyuna benzer. Bu âlem odadır, gönülse görülmedik ve şaşılacak şeylerle dolu bir şehir!”
Böyle bir ruh, Cenâb-ı Hakk’ın lûtfuyla, hâl ve istikbalde, dünya ve âhirette, her bir müşkülâtı yenip, hayretten hidâyete, gamdan sürura, darlıktan genişliğe çıkar. Nitekim Cenâb-ı Hak, Peygamberimizin kalbini fezâlardan daha geniş bir hâle getirerek O’na huzur, rahat ve inşirahı bütün kemâliyle bahşetmiştir.
İkinci tabakanın semâsına “Kalp” denir. Kalp, îmanın mahallidir. Hidâyet nûru onda parlar. Bu kalp, Allah’ı sever, O’na teveccüh eder. Zevk ve hazzını O’nun mârifetinden alır.
Üçüncü tabakanın semâsına “Şığaf” denir. Muhabbet nûru, aşk ve şevk güneşi bu tabakada doğar. İnsan, îmanın halâvetini, irfanın tadını, muhabbetin zevkini bu tavır ile tadar. Bu zevki tadan insanın kalbi selim, aklı kâmil olur.
Dördüncü tabakanın semâsına “Fuat” denir. Nûr-u müşahede, keşif ve keramet bu tabakada olur. Mânâ ve melekût âlemlerinin perdeleri bu mertebede açılır. Kalbin bu tabakası nazargâh-ı İlâhî’dir.[43]
Beşinci tabakanın semâsına “Hubbü’l-Kulûb” denir. Muhabbetullah, kemâliyle bu mertebede olur ve aşka inkılab eder. Bu mertebede dünya sevgisi hakkıyla terk edilir.
Altıncı tabakanın semâsına “Süveyda” denir. Bu tabaka, esrar-ı İlâhiyye’nin hazinesidir. Bâtınî ilimlerin nûru bunda parlar. Bu semâ âlem-i gayb[44] ve şehâdete teveccüh için yaratılmış iki yüzü parlak bir ayna gibidir, parlaklığı nisbetinde, hakikat âlemine muttali[45] olur. Öyle esrar keşfolunur ki, bunu melekler dahi bilmez. Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
“Benimle Allah arasında öyle bir vakit olur ki, oraya ne melâike-i mukarrabîn, ne de nebiyy-i mürselîn girmiştir.”
Yedinci tabakanın semâsına “Sırru’l-Kalp” denir. Bu tabaka, nurların tecellî yeridir. Cenâb-ı Hak hayır murad ettiği kullarına, kalplerinde birer kapı açar ve onlara acaip ve garip âlemlerini seyrettirir. Ulemâ-i Kiram efendilerimiz, bu yedi tabakanın her birini tek bir âyetten istihraç[46] ve istinbat[47] etmişlerdir.
Mânevî kalp hususunda, yukarıda yaptığımız açıklamalarla ilgili olarak, Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Mûsâ’ya (a.s) vahyettiği ulvî bir hakikati teberrüken beyan etmeyi uygun gördüm:
“Yâ Mûsâ, ben kulumun göğsünde bir saray yarattım. Ona kalp ismini verdim. Sonra onun zeminini mârifet, âsumânını îman, güneşini şevk, kamerini muhabbet, toprağını himmet, gök gürültüsünü havf, yıldırımını reca, bulutunu faziletler, yağmurlarını rahmetler, ağaçlarını vefa, meyvelerini hikmet, gündüzünü feraset, gecesini musibetler kıldım. Onun kapılarını ilim, hilm, yakîn, sadakat kıldım. Onun kilidi fikirdir. Benden başka kimse ona muttali olamaz.”
Bu hakikatin izahında, Abdülkadir-i Geylânî Hazretleri şöyle buyurmaktadır:
“Mü’minin kalbinde ilk önce hilm yıldızı, sonra ilim kameri ve mârifet güneşi tulû eder. Böyle bir mü’min, hilmin ziyâsıyla dünyasını tedvir, ilim kameriyle âhiretini tenvir eder; mârifet güneşiyle de Mevlâsına nâzır olur.
Rûhun Vicdanla Münasebeti
Vicdan, insanın kendi fiil ve hareketlerini tetkik ve muhakeme ederek, lehinde veya aleyhinde hüküm veren sâdık bir hâkim ve gizli bir histir. Bediüzzaman Hazretleri de vicdanı şöyle tarif eder:
“Vicdan denilen fıtrat-ı zîşuurdur.”[48]
Vicdan, aklın temyiz kuvvetidir. Ruh, aklın, akıl da vicdanın tanzim ve tedbiriyle hareket eder. Şu hâlde akla dayanan hâllerin ıslâhı vicdan ile olur. Vicdan temyiz mahkemesine benzer. Akim fiil ve hareketlerinde, isabet edip etmediğine o karar verir.
Akıl, düşünce ve tasarruflarında vicdana karşı sorumludur. Vicdana müracaat etmeyen mes’uliyetsiz bir akıl, nefsanî arzulara daima mağlûb olur. Rûhun kemâlât arşına çıkması için, akıl ve vicdanın imtizacı şarttır.
Vicdan dahi hakikati görmekte bir ziyâya muhtaçtır. Bu ziya ise Kur’ân-ı Kerîm’dir. Vicdan Kur’ân’la aydınlanırsa, ruh için şaşırtmaz bir rehber olur.
Vicdan insanın iç âleminde bir nâzır, bir müfettiş ve emr-i mânevîdir. Bu lâtife, maddeden mücerred olan adalet, istikamet, gazab ve zulüm gibi mânevî mefhumlarla meşguldür. Hem bilen, hem de bildiğini bilen bir kuvvedir. Evet, bilmek başka, bildiğini bilmek başkadır.
Eğer dikkat edersek, ezelde rûhumuzun derinliklerinde bize tevcih edilen Hitab-ı Sübhâniyye’yi dinleyebiliriz. O ezelî hitap, rûhumuzun kulağına, her an “Hâlikınızı ve Rabbinizi unutmayınız” diye nida etmektedir.
Cenâb-ı Hakk’ın ihsan ettiği bir mârifet nûru olan vicdan, hayrı kabul ve şerri reddeden, haksızlığı kabul etmeyen emin bir mürşittir. Saadet, istikamet, nefis muhasebesi, tedbir, insaf, merhamet ve adalet gibi ulvî hasletler vicdanın mümeyyiz vasıflarındandır.
Vicdanın en önemli ve en birinci özelliği, insana sonsuz âciz ve fakir olarak yaratıldığını her zaman hatırlatmasıdır. Böylece insanı, Hâlık’ını aramaya sevk eder. “Evet fıtrat ve vicdan akla bir penceredir. Tevhidin şuâını neşrederler.”[49] İnsan, bütün düşmanlarına karşı onu koruyacak bir Kadîr-i Mutlak’a dayanır ve Ondan medet ister. Bütün ihtiyaçlarını yerine getirecek bir Ganiyy-i Rahim’in dergâhına iltica eder. Her vicdan sâhibi bütün bu kâinatı ve içindeki eşyayı ona hizmet ettiren bir zâtın varlığını kabul eder. Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:
“Akıl ta’til-i eşgal etse de, nazarını ihmal etse, vicdan Sânii unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de; onu görür, onu düşünür, ona müteveccihtir.”[50]
“Vicdan, cezbesiyle Allah’ı tanır.”[51]
Ayrıca insanın uzun yaşama arzusu, ölmek istememesi de onun vicdanındaki beka arzusundan kaynaklanmaktadır. Zira insanın vicdanında bekaya arzu ve ebediyete meyil ve iştiyak vardır. Bediüzzaman bu hakikati şöyle ifade eder:
“İnsanın fıtrat-ı zîşuuru olan vicdanı, saadet-i ebediyeye bakar, gösterir. Evet, kim kendi uyanık vicdanını dinlerse “Ebed! Ebed!” sesini işitecektir. Bütün kâinat o vicdana verilse, ebede karşı olan ihtiyacının yerini dolduramaz. Demek o vicdan, o ebed için mahlûktur.”[52]
Bundan dolayıdır ki, hiçbir insanın, vicdanından gelen “Necisin? Nereden geliyorsun ve nereye gidiyorsun?” gibi müthiş suallerin cevabını düşünmemesi ve onların cevabını bulmadan huzur ve rahata kavuşması mümkün değildir. Bazı kimseler zaman zaman vicdanlarını rahatsız eden bu gibi suallerin cevabını düşünmeden işi halletmeye çalışırlar. Hâlbuki inanma hissi insanın fıtratında ve vicdanında dercedilmiştir. Bazıları da bu fıtrî hissi teslis inancı gibi bâtıl inanışlara saparak bulmaya çalışmışlardır. Bir kısmı da insana ulûhiyet[53] isnat etmiş, kimisi de kendileri gibi mahlûk olan güneşe, ateşe, nehire, yıldızlara ve sığıra taparak dalalete sapmışlardır.
Bediüzzaman Hazretleri insanın ancak Allah’a ve âhirete îman etmesiyle vicdanının tatmin olacağını şöyle ifade eder:
“Ey insan! Senin nokta-i istinadın ancak ve ancak Allah’a olan îmandır. Rûhuna, vicdanına nokta-i istimdad[54] ise ancak âhirete olan îmandır. Binaenaleyh bu her iki noktadan haberi olmayan bir insanın kalbi, rûhu tevahhuş[55] eder; vicdanı daima muazzep[56] olur. Lâkin birinci noktaya istinad ve ikincisinden de istimdad eden adam kalben ve rûhen pek çok zevk ve lezzetleri, ünsiyetleri hisseder ki; hem müteselli, hem vicdanı mutmain olur.”[57]
Hakkı kabul, haksızlıktan nefret etmek vicdanın şânındandır. Vicdan o kadar doğrudur ki, sâhibini her zaman mahkûm etmekten çekinmez. Bunun içindir ki, “Vicdan yalan söylemeyen bir muhbir-i sâdıktır.” sözü darb-ı mesel[58] olmuştur.
Vicdan, verdiği hükümlerde yanılmaz ve aldanmaz. Zira vicdanın müsteşarı akıl ve ilimdir. O, daima adalet ve insafı, ittifak ve ülfeti sever. Hasenattan hoşlanır, seyyiattan nefret eder. O, insanın akıl ve hakikate muhalif işlerinde, onu ölünceye kadar tâzip[59] eder. Hayır ve hasenat yaptığı zaman ise, onu huzur ve saadete gark eder. Bu dünyada vicdanen rahat olmak kadar tatlı bir şey yoktur.
Haksızlık ve zulüm yapan bir insanın vicdan azabı çekmemesi mümkün değildir. İnsanın taşıdığı vicdanı, yaptığı zulüm ve kötülüklerden dolayı daima sâhibini tâzip eder. Öyle ise bir insan, bir fiili işlemeden önce çok iyi düşünmeli, eğer yapacağı iş, dünya ve âhiretine zararlı ise terk etmelidir. Hatta müftü o işin yapılmasına fetva verse bile o kendi vicdanına danışmalı, eğer vicdanen rahat ediyorsa o işi yapmalıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v):
“Müftü (senin lehine) fetva verse de, sen yine kalbine danış (üç defa tekrar ederek).”[60] buyurmaktadır. O hâlde tutum ve davranışlarımızda vicdanımıza soralım. Bakalım o ne hüküm veriyor. Hâlimizi ve efâlimizi beğeniyorsa ne büyük şeref, ne büyük nimet! Beğenmiyor ise, kusurumuzu anlayıp ıslahına çalışalım. Onun hâlisane nasihatlerini can kulağıyla dinleyelim ki, saadet ve selamet ondadır.
Bir ârif-i billâh[61] da vicdana şöyle sesleniyor:
Ey Vicdan! Ey nûr-u irfan! Seni hakkıyla kim tarif edebilir. Sen melekût âlemine mensup mücerret[62] bir mânâ-yı muallasın. Letafet ve nezahette ancak ruh sana şerik olabilir. Ruh nasıl göze görünmezse, nasıl idraki mümkün değilse, nasıl latif ve şerif bir cevher-i nûranîyse sen de öylesin. Evet, her ikinizin mahiyeti de biz insanlara göre birer muammadır. Fakat mevcudiyetiniz faaliyetiniz ile bilinir.
Ey Vicdan! Ey Feyz-i Yezdân! Âlem senin ulvî şânına hayrandır. Hayır ve şerri, hak ve bâtılı gayet kat’i bir isabet, bir vukuf ve irfan ile tefrik ve temyiz ederek doğru yolu bize gösteren sensin. Hasenatımızı takdir, seyyiatımızdan dolayı bizi tevbih ve tazip eden, iyiliğimizi isteyen sensin. Kalbimizin serir-i saltanatında senin gibi bir hükümdar-ı âdilin bulunması bizim için ne büyük bir saadettir!
Ey Vicdan! Ey Mürebbi-i insan! Beşeriyet her zaman senin irşadına muhtaçtır. Biz eminiz ki, dünyada beşeriyet bulundukça sen bu lütf-u irşadı esirgemeyeceksin. Şâyân-ı teessürdür ki, her vakit emir ve irşadına muhalif hareketlerde bulunanlar da oluyor. Keşke onlar seni dinleselerdi de ebedî bir azap ile mahkûm ve muazzep olmasalardı.”
Cenâb-ı Hakk’ın insana lütfu, keremi ve inâyeti aşikârdır. Her hayır ve nimetin, saadet ve huzurun tükenmez membaı yine O’nun ihsanıdır. Faraza Cenâb-ı Hak, kullarından şükür istemese bile insanın vicdanı, böyle rahmet ve kerem sâhibi bir Zât’a karşı sonsuz hamd ve şükretmeyi emreder. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.” sözü darb-ı mesel olmuştur. İnsana verilen kalp, ruh ve akıl gibi enfüsî nimetler ile göz, kulak ve dil gibi âfâkî nimetlerin hatırı ve şükrü nasıl ödenir? Her insan vicdanen bilir ki, başta vücudu olmak üzere bütün bu nimetler hep Allah’tandır.
Bediüzzaman bu hakikati şöyle ifade eder:
“Hem insanın vücudu ve cesedi bile onun değildir. Çünkü kendisinin eser-i san’atı değildir. O vücudu yolda bulmuş, lakîta[63] olarak temellük[64] de etmiş değildir. Kıymeti olmayan şeylerden olduğu için yere atılmış da insan almış değildir. Ancak o vücud hâvi[65] olduğu garib san’at, acib nakışların şehâdetiyle, bir Sâni’-i Hakîm’in dest-i kudretinden[66] çıkmış kıymettar bir hâne olup, insan o hânede emaneten oturur. O vücudda yapılan binlerce tasarrufattan ancak bir tane insana aittir. Ve keza esbab içerisinde en eşref, en kuvvetli bir ihtiyar sâhibi insan iken, ef’âl-i ihtiyariye[67] nâmıyla kendisine mal zannettiği ef’alin ekl,[68] şürb[69] gibi en âdi bir fiilin husulünde, yüz cüz’ünden ancak bir cüz’ü insana aittir.”[70]
[1] Müessir-i hakiki: Eseri var eden gerçek özne, Allah.
[2] Kuvve-i şeheviye: Şehvet gücü.
[3] Kuvve-i gadabiyye: Öfke gücü.
[4] Kuvve-i behimiyye: Hayvanî güç.
[5] İmam Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Bedir Yayınevi, İstanbul 1975, I/217.
[6] Tenvir: Işıklandırma, aydınlatma.
[7] Muhâkemat
[8] Fetih, 48/10.
[9] Tekâmül: Olgunlaşma, olgunluk.
[10] Fikr-i beşer: İnsanın fikri.
[11] Sırat-ı müstakim: Doğru yol, İslâmiyet.
[12] Tebşir: Müjde verme.
[13] İnd-i İlâhî: Allah’ın yüce katı.
[14] Saadet-i ebediye: Sonu olmayan sonsuz mutluluk.
[15] Müheyya: Hazırlamak.
[16] Nursî, Sözler, s. 29.
[17] Esmâ-i ilâhiye: Allah’ın isimleri.
[18] Tezekkür: Hatıra getirme, hatırlama.
[19] Bürhan-ı limmî: Kanunlardan hâdiselere, sebeplerden neticelere, eser sâhibinden esere giden delil; ateşin dumana delil olması gibi.
[20] Gabâvet: Kalın kafalılık, bönlük, anlayışsızlık, gabîlik.
[21] Nursî, İşârâtü’l İ’caz, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 27.
[22] Hukukullah: Allah’ın hakları; zekât, şer’î cezâlar, keffaretler, farz ibâdetler gibi genel menfaati ilgilendiren haklar; namaz, oruç, zekât, içki, zina, kumar gibi emir ve yasaklara uyma.
[23] Hukuk-u ibâd: Kul hakları; diyet, tanzimat, borç hakkı gibi özel menfaati ilgilendiren haklar (mülkiyet, sağlık, alışveriş, borç gibi).
[24] Cevher-i nurânî: Nurlu cevher, öz.
[25] bk. Aclunî, 2/195.
[26] Âyine-i Samed: Hiçbir şeye muhtaç olmayan ve her şey kendisine muhtaç olan Allah’ın eserlerini gösteren ayna.
[27] Buhârî, Îmân, 39.
[28] Nursî, Lem’alar, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 10.
[29] Zümer, 39/22.
[30] Tâzim: Hürmet etme, saygı gösterme, büyük sayıldığını belli edecek şekilde güzel muamelede bulunma.
[31] Tebcil: Ululama, ağırlama, saygı gösterip ikram etme.
[32] Enfâl, 8/2.
[33] Şuarâ, 26/88-89.
[34] Rikkat: İncelik.
[35] Salâbet: İnanç ve ahlâk üstünlüğünden doğan kuvvet, sebat, sağlamlık, metânet.
[36] Tirmizî, Deavât, 72.
[37] Dîdar: Yüz, güzel yüz, çehre, görünüş, tecellî.
[38] Tenvir: Işıklandırma, aydınlatma.
[39] Nursî, İşârâtü’l İ’caz, s. 180.
[40] Zeval: Yok olma, yok edilme, ortadan kalkma. Bozulma, iyi bir durumdan kötü duruma dönme, düşme, alçalma.
[41] Nursî, Lem’alar, s. 150.
[42] İnşirah: İç açılması, gönülde duyulan ferahlık.
[43] Nazargâh-ı İlâhî: Allah adamlarının kalpleri, Hakk’ın nazargâhıdır. O kalplere girmiş olanlara da, o nazardan nasip erişir.
[44] Âlem-i gayb: Zâhir duygularımızla bilinemeyen ve ervah ve meleklere, cinlere mahsus olan âlem. Mâzi ve müstakbeldeki mahlûkatın mânevî hayatlarının âlemi.
[45] Muttali: Bir işi haber almış olan, bilen, öğrenen, vâkıf ve haberdar olan.
[46] İstihraç: Sonuç çıkarma, anlam çıkarma.
[47] İstinbat: Bir sözden, bir işten bir anlam çıkarma, dolayısıyla anlama.
[48] Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 246.
[49] Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 246.
[50] Nursî, a.g.e, s. 255.
[51] Nursî, Âsâr-ı Bedîiyye, RNK Neşriyat, İstanbul, s. 557.
[52] Nursî, Sözler, s. 574.
[53] Ulûhiyet: İlahlık.
[54] Nokta-i istimdad: Yardım alınan yer.
[55] Tevahhuş: Vahşete düşme, ürkme, korkma.
[56] Muazzep: Eziyet çeken, sıkıntı gören.
[57] Nursî, Ramazan İktisat Şükür, RNK Neşriyat, İstanbul, s. 80.
[58] Darb-ı mesel: Atasözü.
[59] Tâzip: Eziyet verme, azaba sokma, üzme.
[60] Ahmed, IV/194.
[61] Ârif-i billâh: Mürşid, ermiş, evliyâ. Hakkın nûru ile Cenâb-ı Hakk’ı bilen. Âlemi, hâdiseleri İlahî feyz ve ilimle gören veli.
[62] Mücerret: Madde ve cisim hâlinde olmayan. Düşüncede var olan, zihinde soyutlama, tecrit yoluyla elde edilen, soyut.
[63] Lakîta: Buluntu.
[64] Temellük: Sâhiplenme, kendine mal etme.
[65] Hâvi olma: İçinde bulundurma.
[66] Dest-i kudret: Allah’ın kudret eli.
[67] Ef’âl-i ihtiyariye: İradeyle yapılan davranışlar, fiiller.
[68] Ekl: Yeme.
[69] Şürb: İçme.
[70] Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 63-64.

Bu konuda geri bildirim bırakın