“Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.” sözü ne anlama gelir?
Bâyezîd-i Bistamî Hazretlerine isnad edilen bu sözün asıl mânâsı avam-ı nassın anladığı gibi değildir. Zira Sahabe-i Kiram’da tarikat tarzı bir hizmetin görülmemesi, fukaha-i îzam hazretlerinin de büyük çoğunluğunun tarikata girmemeleri bu iddiayı reddeder. Hadd-i zâtında tarikat hiçbir zaman umumun caddesi de olamamıştır. Yani, tarihte Müslümanların bütünüyle tarikata girdikleri bir dönem görülmemiştir. O hâlde bu söz, tasavvuf yoluna rehbersiz girilemeyeceğini ve o yolda mürşidsiz seyr-ü sülûk olamayacağını ifade içindir. Tarikattaki silsile hâricinde, bir mürşide biat etmeksizin, kendi heva ve hevesine göre yeni bir yol açanlar elbette ki şeytana talebe ve maskara olurlar. Bu mânâyı şu hakikat güzel bir şekilde ifade etmektedir: “Bu sözle şeyhsizlikten maksat, tasavvuf ilminin şeyhsiz öğrenilip uygulanamayacağıdır.”[1]
Hiçbir zaman hatırdan çıkarılmaması gereken bir hakikat de şudur ki; İslâm adına söylenen bir sözün veya yapılan bir fiilin hak olup olmadığının ölçüsünü belirleyen yegâne miyâr ve terazi; Edille-i Şeriyye, yani Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şan, Ehadis-i Şerife, İcma-î Ümmet ve Kıyas-ı Fukahadır.
Yukarıdaki sözü veya iddiayı destekleyecek ne bir âyet, ne bir hadis olmadığı gibi, bu hususta ne ulemânın bir icmaı, ne de fukahanın bir hükmü vardır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v): “Size iki şey bırakıyorum. Onlara temessük etseniz necat bulursunuz. Biri Kitabullah, biri Âl-i Beytim”[2] buyurmaktadır. Bu hadis-i şerifte geçen Âl-i Beyt kelimesinin hakikatini Bediüzzaman Hazretleri şöyle değerlendirmektedir: “Âl-i Beyt’ten, vazife-i Risaletçe muradı: Sünnet-i Seniyyesidir. Sünnet-i Seniyyeye ittibaı terk eden, hakikî Âl-i Beyt’ten olmadığı gibi, Âl-i Beyt’e hakikî dost da olamaz.”[3] İşte bu iki emanete ve bu iki mürşide uymayanların şeyhi, rehberi elbette ki şeytandır veya şeytanın aveneleridir.
Bu vesileyle şunu da ifade edeyim ki, Şerh-i Makasıd’ın mukaddemesinde, “Üstadı olmayanın üstadı şeytandır.” şeklinde bir ifade de vardır. Bundan maksat şöyle olması gerektir ki; bir kimse, mezhep imamlarına fukaha-i izama müracaat etmeden kendine göre indî fikirler ortaya atar, âyet ve hadisi kendince yorumlar, hevâ ve hevesine göre fetvalar verirse, elbette ki o insan “heva ve hevesini ilah edinmiş”[4] ve şeytanı üstâd kabul eylemiştir.
[1] Yılmaz, H. Kâmil, İslâm Tasavvufu, (el-Lüma’) Altınoluk Yayınları, İstanbul, 1996, s. 480.
[2] Sahih-i Müslim 4/1874, Müsned-i Ahmed 3/14, 17, 26 ve 59, Müstedrek-ül Hâkim 3/147.
[3] Nursî, Lem’alar, s. 26.
[4] Furkân, 25/43.

Bu konuda geri bildirim bırakın