Hayatım Hatıralarım

Üstad’ı Ziyaret (Bediüzzaman’ı Nasıl Tanıdım?)

Üstad’ı Ziyaret (Bediüzzaman’ı Nasıl Tanıdım?)

Üstad’ın adını, on-on iki yaşlarında duymuştum. Erzurum’a gelişini hocalarımdan dinlemiş, eserleri ile gıyabî olarak tanımıştım. Daha sonra dâvâsını tanıdım. Artık içimdeki hayranlık büyük bir sevgiye dönüşmüş, içimde onu ziyaret etme arzusu zaptedilemez bir ihtiyaç hâlini almıştı. Bu ruh hâli ile askerden geldikten sonra Üstad’ın ziyaretine gitmek istedim. Şercil Ağabey de benim gibi kemali hahişle onu görmek istiyordu. Ancak ikimizden sadece biri gidebilirdi. Şercil Ağabey:

“Hocam, sen git!” dedi. O zamanlar, Erzincan, Sivas yolu yoktu. Erzurum’dan Gümüşhane, Trabzon, Samsun yolu ile Ankara’ya gidiliyordu.

Üstad Bediüzzaman Said Nursî

Yanımda okuyan Molla Zekeriya isimli bir talebeyle bir Haziran sabahı erkenden, Trabzon-Samsun-Ankara güzergâhından Isparta’ya gitmek üzere otobüse bindik. Samsun’da yedek subay olarak askerlik yapan, Üstad’ımızın talebelerinden Mustafa Sungur Ağabey’i de ziyaret edecek ve Ankara yoluyla Isparta’ya gidecektik.

Arabamız Zigana Dağı’na tırmandıkça ufuklar genişliyordu. Yol zirveye yaklaştıkça dağlar bütün ihtişamıyla her tarafta zuhur ediyordu.

Nihayet geç saatlerde Trabzon’a indik ve geceyi orada geçirdik.

Trabzon’da Abdurrahman Efendi’yi Ziyaret

Bir câmide öğle namazını kıldık. Namazdan sonra İmam Efendi’den Trabzon’da Bediüzzaman Hazretleri’ni tanıyan kimse olup olmadığını sordum. Bize:

“Nakşibendî Tarikatı’na mensup, meşâyıh-i kiramdan Abdurrahman Efendi adında bir zât var. Sohbetlerinde ara sıra Bediüzzaman’dan bahsediyor, onu ziyaret ediniz ve ondan sorunuz. Bu zât, çok sevilip sayılan ve itibar edilen büyük bir âlimdir. Hem ziyaret etmiş, hem de duasını almış olursunuz. Çünkü duası makbul bir mâneviyat adamıdır.” dedi. Biz de imamdan adresi alıp ziyaretine gittik.

Kapıyı çaldık ve çıkan hizmetçisine Efendi Hazretleri’ni ziyaret etmek için geldiğimizi söyledik. İçeriye buyur etti.

Abdurrahman Efendi; beyaz bir postun üzerinde oturuyordu. Elini öptük, oldukça zengin bir kütüphânesi vardı. Sîmâsı güzel ve nûranî, muhterem bir zât idi. Kendimizi Bediüzzaman Hazretleri’nin talebesi olarak tanıttık. Çok memnun oldu. Bediüzzaman Hazretleri’ni çok iyi tanıdığını söyledi.

“Cihan harbinden önce Hazret, İstanbul’a giderken buraya uğradı ve bir müddet kalıp ulemâ ile görüşüp sohbet etti, kendilerini o zaman tanıdım. Sohbetlerinde İstanbul’a gidiş gayesinin şarkta bir Dârü’l Fünun açılmasını padişaha teklif etmek olduğunu belirtiyordu. Bediüzzaman Hazretleri bu asrın müceddididir. O zât da çok çileler çekti, zulme maruz kaldı ve çok mağdur oldu. Hâlen hapiste midirler?” diye sordu.

Biz de:

“Şu anda hapiste değiller. Kendilerini ziyaret için Isparta’ya gidiyoruz.” dedik.

“Benim yerime de selam söyler ve elini öperseniz memnun olurum.” dedi.

Abdurrahman Efendi

Sohbetini bazen âyet ve hadislerle; bazen âriflerin güzel menkıbe ve nasihatleriyle süsleyerek sürdürdü ve çaylarımız geldi.

Çay faslından sonra ayrılmak için izin istedik. Fakat “Siz misafirimsiniz, katiyyen bırakmam.” dedi ve öğle yemeği yedikten sonra ikindiye kadar sohbet etti. Kendilerine:

“Efendim, Rusya’daki ulûhiyeti inkâr fikri, bir veba gibi dünyayı hızla sarmaktadır. Bu meyanda gençlerimizi de tesiri altına alıyor. İşte bundan büyük endişe duyuyoruz.” dedik.

“Sakın hiç endişe etmeyin. Küfür devam eder, zulüm devam etmez. Tecrübelerle sâbittir ki; zulme dayanan iktidarlar yıkılmaya mahkûm olmuş ve oluyorlar. Bir gün gelecek ki; Rusya’daki komünist rejim de yıkılacak.”

O an Üstad’ın Tiflis’te Rus polisiyle konuşmasında Rusya’nın yıkılacağını ve nur hizmetini Rusya’da da müjdeleyen şu sözü hatırıma geldi: “…Şu perde-i müstebidane yırtılacak, takallüs edecek, ben de gelip burada medresemi yapacağım.”[1]

Sonra konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün memleketimizde dine karşı bir durgunluk, bir gaflet olduğu malumdur. Fakat bu durum geçicidir. Ecdadımız asırlarca bu din-i İslâm’a pek büyük hizmet etmişler ve o sayede de çok yükselmişler. Allahu Teâlâ Hazretleri o ecdadımız hatırına bu güneşi inşâallah kıyâmete kadar bu memlekette devam ettirecektir. Bundan dolayı bu aziz milletimizi hissiyat-ı diniyeden tecrit etmek asla mümkün değildir. Çünkü din insanlar için rûhî bir ihtiyaçtır. Bu din-i İslâm Cenâb-ı Hakk’ın himayesindedir. Kur’ân-ı Kerîm’de:

يُرٖيدُونَ لِيُطْفِؤُ۫ا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهٖ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ

“Onlar Allah’ın nûrunu söndürmek isterler. Fakat Allah nûrunu tamamlayacaktır.”[2] buyrulur. Asırlardan beri Şark ve Garb’ı nurlandıran bu din-i mübin elbetteki kıyâmete kadar devam edecektir. Çünkü İslâm dini âlidir. Hiçbir rejim onu mağlup edemez. Üflendikçe o daha da parlak bir sûrette tecellî eder.”

Sohbetin sonunda müsaade istedik ve elini öpüp ayrıldık.

Samsun’da Sungur Ağabey’i Ziyaret

Sabahleyin Samsun’a gitmek üzere tekrar yola çıktık. Güzel bir bahar sabahıydı. Sağımızda Karadeniz, derin bir uykudan sanki yeni uyanıyordu. Solumuzda ise Anadolu bozkırlarının aksine, zümrüt yeşili dağlar, dik yamaçlar yükseliyor ve bin bir çeşit bitki ve ağaç her tarafı örtüyordu.

Yol boyunca, neşe ve sürur içinde kâh münâcattan sayfalar okuyor, kâh denizi, karayı, gökyüzünü temâşâ ediyorduk. Zamanın nasıl geçtiğini bile fark edemedik.

Samsun’a vardığımızda, akşam namazı biraz daralmak üzereydi. En yakın câmiye koştuk ve hızla namaz hazırlıklarına başladık. O sırada, acip bir tevafuk oldu. Ben abdest alırken, gözlerim ayakta duran bir ere takıldı. Erin elinde bir subay paltosu vardı. Kumandanı olduğu anlaşılan subay da şadırvanın öbür ucunda abdest alıyordu. Nedense, bu subay nazar-ı dikkatimi fazlasıyla çekmişti. Abdestimizi aldık. Subay, bize doğru yaklaşarak mütebessim bir çehre ile:

“Namazı, cemaatle kılabiliriz, değil mi?” diye sorunca, ben:

“Olur” dedim ve birden ihtiyarsız olarak sordum:

“Sakın siz, Sungur Ağabey olmayasınız?”

“Evet, ta kendisi” dedi.

Kucaklaştık. Doğrusu bu tevafuk, inayet-i Rabbaniye’den başka bir şey değildi. Onun için, Allah Teâlâ’ya nihayetsiz şükrettim.

Mustafa Sungur

Namazımızı kıldık ve beraberce bir dostun evine gittik. O gece tatlı sohbetler ettik. Erzurum’da yaptığımız plana göre, ertesi sabah yolculuğa devam edecektik. Fakat ayrılmak ne mümkün! Yarın gideriz, öbür gün gideriz, derken tam bir hafta kalmışız. Her sabah birliğine gitmek üzere ayrılan Sungur Ağabey’i akşama kadar sabırsızlıkla bekliyordum. Akşam, tekrar görüştüğümüzde sohbete kaldığımız yerden devam ediyordu. Üstad’a ve Risale-i Nur’a ait olan bu sohbetler beni âdeta bir cezb âlemine doğru çekiyor, bir daha bırakmıyordu. Bu yüzden Sungur Ağabey’den bir türlü ayrılamıyordum.

Nihayet kendisinden bir Ankara adresi alarak, istemeyerek ayrıldık ve yola çıktık.

Ankara’da Sözler Basılıyordu

Ankara’ya indiğimizde Samsun’dan aldığımız adrese gittik. Burası, Üstad’ın birkaç talebesinin kalmakta oldukları iki odalı, küçük bir ahşap evdi. Bu evi, dizgi atölyesi olarak kullanıyorlardı. O günlerde, Sözler Mecmuası yeni harflerle ilk defa basılıyordu. Onu müteakiben diğer eserler de basılacaktı. Gece gündüz nöbetleşe durmadan çalışıyorlardı. Yorgun düşenler evin çatı katında yatıp dinleniyordu. Bizi de bu atölyede birkaç gün misafir ettiler. Bu müddet zarfında, Risalelerde geçen Kur’ân hattı metinlerin, bilhassa hadislerin tashihinde bizi de istihdam ettiler.

Üstad’ın bu fedakâr talebeleri mesailerini büyük bir mahrumiyet ve zaruret içinde sürdürüyorlardı. Sabahları herkesin istihkakı, ancak üç-beş tane zeytinle, üçer bardak çaydı. Öğle ve akşam yemekleri de ekseriya şehriye çorbasıydı.

Said Özdemir Ağabey

Üstad’ın bu ihlâslı, sâdık ve çelikten iradeli kahraman talebeleri: Ankara’nın genç bir vaizi olan Said Özdemir ile hukuk fakültesi son sınıfta okuyan Atıf Ural ve Mustafa Türkmenoğlu idi.

Onları hep hayranlıkla seyrettim. Hâlleri bana büyük bir fedakârlık ve sadakat dersi verdi. İçlerindeki nuraniyet yüzlerinde parlıyordu. Kalpleri temiz, idealleri yüceydi. Dudaklarında her an taze bir tebessüm vardı. Ahlâk ve faziletin zirvesinde olan bu gayyur gençlerin her biri birer hayâ ve edep timsaliydi.

Onlar gece matbaaya gidiyorlar, sabah namazında gelip bizi uyandırıyorlardı. Namazdan sonra biraz daha yatıyorduk. Ama onlar yine bizden erken kalkıyorlardı. Namazları Atıf Ağabey kıldırıyordu. Çok babayiğit bir adamdı. Öyle güzel namaz kıldırıyordu ki, başına bir kavuk takıp imamlığa geçtiğinde dünyalar benim oluyordu. Kahvaltıda üçer veya beşer zeytin, biraz peynir yiyor ve yanında üçer bardak çay içiyorduk. Zekeriya Efendi bazen sıkılıyor, bir an önce gitmemizi istiyordu. Ben de:

“Onlar nasıl tahammül ediyorsa, biz de öyle tahammül etmeliyiz.” diyordum.

“Elbette Hocam,” diyordu, ama yine de sıkıldığı belliydi. Ben onların hâline hayret ediyordum. Kendi kendime, “Bunlar nasıl yaşıyorlar burada?” diye soruyordum.

Said Özdemir bir gün beni evine davet etti. Evine gittiğimizde bize yemek yedirdi. Ankara’ya geldiğimizden beri ilk defa orada karnımız doydu. Artık ara sıra onun evine gitmeye başladım. İlimden konuşuyorduk. Bu konuşmanın ardından yemek getiriyordu. Bu sayede kendimize bir yer bulmuş olduk.

Isparta’ya müteveccihen ayrılmak istediğimiz zaman, Atıf Ural bize şöyle dedi:

“Sözler’in yeni çıkan şu formasını Üstad’ımıza verin. Zira her yeni forma Üstad’ın tashihinden geçiyor. Ayrıca bunu götürmekle hem bir hizmet etmiş olursunuz, hem de Üstad sizi memnuniyetle kabul eder.”

Atıf Ural

Bize forma ile birlikte, Isparta’dan Rüştü Çakın Ağabey’in adresini de verdi. Vedalaşarak Konya’ya müteveccihen yola çıktık.

Kaptanlar Uyumaz

Ankara-Konya arası yolculuğumuz zahmetli ve meşakkatli geçti. Fakat bu meşakkat içinde paha biçilmez bir zevk de vardı. Çünkü yolun öbür ucu Bediüzzaman’ın menziline çıkıyordu.

Nihayet akşam saatlerinde Konya’ya vardık. Bir süre kaldık ve Hz. Mevlana’yı da ziyaret ettikten sonra yeniden yola koyulduk.

Bir ara hafifçe dalmışım. Arabanın bir kasise girmesiyle sarsıldım ve uyandım. Şoföre baktım, esniyordu. Belli ki uyku sıkıştırmıştı. Biraz sonra ani bir direksiyon kırarak arabayı şarampole yuvarlanmaktan kıl payı kurtarınca, işin ciddiyetini hemen kavradım. Onu tatlı bir şekilde ikaz niyetiyle:

“Herhâlde kaptanımızın uykusu geldi… Oysa kaptanlar uyumaz.” dedim.

Şoför, “Doğru” diye tasdik etti ve: “Allah muhafaza buyursun, kazâ belâ göstermesin. İnsan âciz işte. Uykuya karşı koyulmuyor.” dedi.


[1]       Nursî, Tarihçe-i Hayatı, s. 75.

[2]       Saff, 61/8.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X