Hikmet Pırıltıları

Vâhidiyet İçinde Ehadiyet Cilvesi

Vâhidiyet İçinde Ehadiyet Cilvesi

Vâhidiyet, Cenâb-ı Hakk’ın mukaddes sıfatlarının birliği; ehadiyet ise, Zât-ı Akdes’inin birliğidir.

Evet, bütün mevcûdat O Zât-ı Akdes’in sıfatlarından tulû[1] etmiştir ve O’nun kudreti, ilmi, iradesi ve sair sıfatları bütün mahlûkatı muhittir.

Vâhidiyet, bütün mevcûdatın, yıldızlardan zerrelere kadar aynı kudretle, aynı iradeyle ve aynı ilimle vücûd bulması ve her an o sıfatların tasarrufunda bulunmasıdır. Vâhidiyetin tecellîsini kavrayabilmek için, Üstâdımızın ifadesiyle, “Küre-i Arz vüs’atinde bir kalp bulunması lâzımdır.”[2] Bu ise, herkese müyesser[3] olamayacağından, Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’inde müteaddit âyetlerde, önce zâtını tanıttırıyor, sonra sıfatlarını ve onların tecellîlerini nazara veriyor, yani “vâhidiyet içinde ehadiyet cilvesini”[4] gösteriyor.

Nitekim nâzil olan ilk âyet-i kerîmede:

اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ

“Rabbinin adıyla oku!”[5] buyurmakla, önce zâtını nazara veriyor, devamında Rububiyetini, Hâlikıyetini, Keremini beyan buyuruyor. Hâlbuki Kur’ân’ın nüzûlünden önce Rububiyet, Hallâkiyet, Kerem gibi hakikatler bütün kâinatta ve zîhayatta hükümfermâ[6] idi. Fakat insanlar, bu hakikatlere mazhar oldukları ve onların tasarrufunda bulundukları hâlde Rabb-ı Rahîmlerini ve Hâlik-ı Kerîmlerini bilememişlerdi.

Keza, besmele-i şerîfede Cenâb-ı Hak, Allah ism-i Âzamıyla önce Zâtını bildiriyor, sonra vâhidiyetini gösteren Rahmâniyet ve Rahîmiyetini beyan buyuruyor. Kur’ân-ı Azîmüşşân nâzil olmadan önce de insanlar Rahmâniyyet ve Rezzâkiyet hakikatleriyle hayatlarını devam ettiriyorlardı. Fakat tabiatta ve sebeplerde boğulmaktaydılar.

Vâhidiyetle ehadiyetin farkına şu misâlle bakılabilir:

Mesela: Seher vakti, daha güneşin kendisi görünmeden etrafı aydınlatması vâhidiyete misâl olduğu gibi, güneş yükseldikten sonra âyinelerde hem Zâtının, hem de bir nev’i sıfatları olan yedi renginin görünmesi ehadiyete misâldir.

Şimdi, hiç güneş görmemiş birisi, seher vakti, Küre-i Arz’ın aydınlandığını görünce hayretler içinde kalır ve bu ziyânın nereden geldiğini merak eder. Acaba, bu etrafı dolduran ziyâ dağlardan mı, denizlerden mi, yerden mi, yoksa gökten mi geliyor diye tereddüte düşer. Bu adam, ancak çevresinde gördüğü hiçbir mevcudun ışık kaynağı olamayacağını kavramakla, bütün bu ziyânın, ayrı bir kaynaktan geldiğini anlayabilir. Bu ise herkese müyesser olamaz.

Fakat güneş ufuktan görünür görünmez bütün bu dağları, taşları, ovaları, denizleri kuşatan ziyânın ve ondaki yedi rengin membaı görünür, bilinir ve anlaşılır.

Evet, Kur’ân’ın nüzûlünden önce insanlar, bu kâinatta tecellî eden sıfatlar ile Allah’ı bilememişlerdi. Kur’ân-ı Kerîm vâhidiyet içinde ehadiyet göstermekle Allah’ı bihakkın bildirdi, tanıttırdı.


[1]       Tulû: Meydana çıkma, doğma.

[2]       Nursî, Gençlik Rehberi, RNK Neşriyat, İstanbul, s. 161.

[3]       Müyesser: Nasip olan.

[4]       Nursî, Sözler, s. 9.

[5]       Alak, 96/1.

[6]       Hükümfermâ: Hüküm süren.

    Bu konuda geri bildirim bırakın

    • Değerlendirme
    X