Yavuz Sultan Selim, İran Seferi İçin Dîvân Üyeleri ile İstişare Ediyor
Fevkalade mâhir ve kâmil bir idareci olan Yavuz Sultan Selim Han, seferlere çıkarken hiçbir zaman kendi başına hareket etmemiş, başta Şeyhülislâm olmak üzere diğer ulemâ ile her zaman istişare edip onların düşüncesini aldıktan sonra hareket etmiştir.
Yavuz Selim, milletin ve memleketin geleceği açısından hayatî önem taşıyan İran seferini, memleketin Şah İsmail’in fitnesinden kurtarılması hususunu etraflıca tahlil etmek için başta Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi olmak üzere, vezirlerden ve defterdarlarından oluşan heyetle müşavere etmeye karar verir. Bunun için de vezirlerine derhâl dîvânın toplanması emreder.
Yavuz Selim o anda yanında bulunan hocası Hilmi Efendi’ye şöyle der: “Muhterem Hocam, ben milletin pâdişahı olmam itibariyle hemen İran üzerine yürümeye karar verdim. Bu konuda ulemânın ve vezirlerimin de fikrini almak istiyorum.” diyerek hocasının bu konudaki düşüncesini sorar. Hilmi Efendi de: “Elbette ki, böyle hayatî meselelerde vüzerânın[1] fikirlerini alman yerinde ve elzemdir.” der ve istişarenin Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimizin de ehemmiyetli bir sünneti olduğunu hatırlatır.
Evet:
شَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِۚ
“İş hususunda onlarla müşâvere et.”[2]
âyetini kendisine rehber edinen O Sultan-ı Levlâk[3] olan Allah Rasûlü (s.a.v) Bedir Savaşında Mekke müşriklerinin savaş için geldiğini haber alınca, bu konuda ne gibi tedbirler alınacağı hususunda ensarla müşavere etmiş, muharebeden sonra da Bedir esirleri konusunda onlarla istişare etmiştir. Yine Uhud ve Hendek Gazvelerinde, Hudeybiye’de, Taif Seferinde, ezan konusunda ve daha birçok meselede ashâbıyla istişare etmiştir. Akıl ve zekâ yönüyle insanların en mükemmeli olan Hz. Peygamber (s.a.v) istişareye bu kadar ehemmiyet verirse, elbette hiçbir insan bundan müstağni kalamaz.
Dîvân üyelerinin toplanmasını bekleyen Sultan Selim, zaman zaman karşısında tefekküre daldığı duvardaki umumi haritanın yine karşısına geçer; bir avuç toprağı için çarpan haris yürekleri, dökülen kanları, parıldayan silahları, at kişnemelerini ve savaş naralarıyla inleyen ovaları tahayyül eder ve şöyle der:
“Eğer hepsi bundan ibaret ise, bu dünya bir pâdişaha çok; iki pâdişaha da azdır.” Yavuz’un bu sözüne tebessüm eden hocası, latifeli bir şekilde şu ibretli dersi verir:
“Dünyaya hükmetmeyi az gören nice pâdişahların, nice Süleymanların (a.s) ve nice İskenderlerin şimdi bir avuç toprağın koynunda ebedî uykusuna yattıklarını da düşünmek lazımdır, Şah’ım.”
Sultan Selim hocasının bu sözünü tasdik eder ve meseleyi müdrik olduğunu şu veciz beyanıyla ifade eder:
“Evet, evet. Bu topraktan yaratıldık, yine bu müşfik toprağın koynuna gireceğiz.”
Yavuz Selim Han, İran seferini görüşmek için toplanan heyete şöyle hitap eder:
“On beş yıldan beri devam eden ve günden güne de artan Şah İsmail’in önderliğindeki o büyük tehlike devam etmektedir. Eğer tedbir alınmazsa bu durum memleketi yıkıp harap edecektir. Şah İsmail’in yaymak istediği bu fitne ateşi yalnız Osmanlı devleti için değil, Anadolu ve bütün âlem-i İslâm için de büyük bir tehlikedir. Şah İsmail, İslâmiyet’in istikbalini tehlikeye sokmak için durmadan çalışıyor. Aldığımız son haber de Şah İsmail’in nüfuzunun günden güne arttığını ve adamlarının taa Ankara’ya kadar geldiğini bildiriyor. Bu bakımdan memleketimiz büyük bir tehlike ile karşı karşıyadır. Bu tehlikenin bertaraf edilmesi için ne yapmamız gerektiği hususunda sizlerin de fikrini almak için toplandık. Sizler de bu konudaki fikirlerinizi beyan ediniz.”[4]
Bazı vezirlerin konuşmasından sonra söz alan Sinan Paşa:
“Pâdişahım, bu tehlikenin bertaraf edilmesi hususunda sizin azim ve metanetinizi hiçbir kuvvet durduramaz. Osmanlıların karşısında Bizans İmparatorluğu bile dayanamadıktan sonra, o kahraman askerlerin önünde Şah İsmail asla duramaz.” der.
Sultan Selim:
“Şunu iyi bilin ki, ben Müslümanlar arasında bir savaş yapılmasını ve o uğurda kan dökülmesini katiyen arzu etmedim. Eğer böyle bir arzum varsa, Allah’ın gazabı üzerime olsun. Ortada hiçbir sebep yokken kan dökmeye vesile arayan bir devlet reisi, canavar tabiatlı bir insandır. Ancak vatanın bekası ve milletin selameti için kan dökülmesi icap eder de, o devletin başındaki yönetici bundan imtina ederse, o da dünyanın en fena ve korkak bir insanıdır. Vatan ve milletin istikbalini tehdit eden bir tehlikeyi, kandan başka bir şeyle temizlemek mümkün değilse, o milletin hükümdarı elbette bunu kanla temizleyecektir. Öyle değil mi? Hâlbuki benim en büyük gayem ve hedefim; dünyadaki bütün Müslümanların birlik ve beraberliğini sağlamak ve onları bir noktada toplamak, yani ittihad-ı İslâm’dır. Hayatımı bu uğurda vakfetmişim. Gel gör ki, Şah İsmail Müslümanlar arasında fesat ve tefrikayı körüklemeye çalışıyor. Eğer biz onun bu fitnesini ortadan kaldırmazsak, kim bilir memlekette ne gibi dehşetli ve kanlı fırtınalar kopacak.
Şah İsmail, büyük babam Fâtih Sultan Mehmed’in, onun dedesi olan Uzun Hasan’a vurmuş olduğu darbeyi unutmuş olsa gerek. Uzun Hasan da Osmanlı’ya meydan okuma hülyası ile ortaya çıkmış, ama sonunda aklına gelmeyen nice bela ve musibetlere maruz kalmıştı. Kim bilir belki de Şah İsmail büyük babası Uzun Hasan’ın intikamını almak istiyor. Bunun için de önce memleketin içinde din ve mezhep kavgaları çıkarmaya çalışıyor. Hiç düşünmüyor ki, büyük babam Fâtih Sultan Mehmed Han kendisine daima Garp yolunu açmak istediği hâlde, Şark’ta tehlikeli bir düşman görünce hemen onun üzerine yürüdü ve darmadağın etti. Ben de tarihin kıyâmete kadar takdir edeceği o büyük Fâtih’in torunuyum. Şah İsmail hiç düşünmüyor mu ki, ben vatanımın bekası için babamla bile muharebe ettim.
İçinizde, iki Müslüman devletin karşı karşıya gelmesinin doğru olmadığını düşünenler var. Şimdi sorarım size; Hz. Ali ile Hz. Muaviye’nin askerleri Sıffîn’de savaşmadılar mı? Şimdi İran üzerine yürüme noktasında kararınızı söyleyiniz?”[5]
Yavuz Sultan Selim’in bu sözlerini kapının dışından duyan Abdullah ismindeki bir yeniçeri, bu durum karşısında çok heyecanlanır ve kendisini tutamayarak içeri girer ve şöyle der:
“Pâdişahım, daha ne duruyorsun! Allah yolunu açık, kılıcını keskin etsin. Biz senin emrindeyiz, öl desen ölürüz. Mademki dinimizin ve vatanımızın kurtulması için İran’la savaşmak lazımdır, öyle ise hemen savaşı ilan ediniz. Zira bu uğurda hayatlarını feda etmeye hazır, yüz binden fazla insan sizin arkanızdan gelecektir.”
Yeniçerinin bu konuşmasından sonra Yavuz Sultan Selim heyecanla ayağa kalkar ve şöyle der:
“Aferin sana aslan yürekli kahraman yavrum. Var olsun seni dünyaya getiren ana. Yaşasın senin gibi evlatlar yetiştiren bu millet. Seni sancakbeyi yaptım. Elinden geldiği kadar çalış, zerre kadar doğruluktan ayrılma ve o rütbeye layık olduğunu ispat et.”
Âlicenap ve fedakâr Abdullah, Pâdişahın bu teveccühüne teşekkür ettikten sonra şöyle der:
“Hayatım ve tüm varlığım din, vatan ve pâdişah uğruna feda olsun. Hiçbir zaman doğruluktan ayrılmayacağıma yemin ederim.”[6]
Dîvân üyelerinin de İran seferinin yapılmasının münasip ve tam zamanı olduğunu söylemeleri ve ulemânın: “Dinimizde dalâlet ehli ile mücadele edip, onların fitnesini bertaraf etmek, küffarla gazadan önce gelir.” fetvasını vermesi üzerine Yavuz Sultan Selim hemen sefer için hazırlıklara başlar. Artık herkes ordu-yu hümayunun muzafferiyeti ve bu gayenin tahakkuku için dua etmeye başlamıştır. İran Seferinden önce, İstanbul tarihî günlerinden birini yaşıyor, caddelerden akın akın askerler geçiyor, câmilerde zafer için dualar ediliyordu. İlim adamları, din âlimleri ve şairler de ordugâhta bulunmak için hazırlanıyorlardı.
O İran ki; İskender,[7] Hülâgû[8] ve Timurlenk[9] gibi büyük şöhretleri, asırlara sığmayan nice muzaffer kumandanları ve azametli fâtihleri görmüş idi. Ancak bu gelen onlardan kıyas olunmayacak derecede farklı idi. Zira onun yapacağı bu sefer, tarihte çok farklı ve derin izler bırakacaktı. Çünkü o, hükümdarlık arzusu ile değil, ilâhi takdir mucibince vazifeli idi. Bunun içindir ki ilâhi kader İslâm dünyasında Şah İsmail’in bu cüretkâr ve fitneci faaliyetlerini durduracak olan Yavuz Sultan Selim Han’ı göndermişti.
Yavuz Sultan Selim sefere çıkmadan önce, Eyüp Sultan Hazretlerinin türbesini ziyaret eder, muzafferiyet için barigâh-ı izzete el açar ve O’ndan inayet için niyazda bulunur. Daha sonra fakir ve fukaraya bol miktarda sadaka dağıtır, 20 Nisan 1514’de yanında vezirleri, maiyeti, şairler, âlimler olduğu hâlde büyük bir merasimle yüz kırk bin kişilik ordu ile çileli ve meşakkatli bir sefere çıkar.
“Şark ve Garp dünyasında yaşayan insanlar havada bir başkalık sezdiler, gökyüzünün derinlikleri sanki bir sırrı fâş etmeye hazırlanıyordu. Eflâkta,[10] yeryüzünde tezâhür edecek mühim bir hâdise için hazırlık yapılıyor gibi idi. Lâhûtî âlemde bu hazırlığa işaret eden kanat sesleri, önce bu âleme âşina kulaklarda akisler uyandırdı. Sonra bu akisler giderek güçlendi ve hemen hemen herkes bu ihtiyar dünyanın yeni bir tecellîye sahne olacağını hissetmeye başladı. Lakin bu yeni tecellinin ne istikamette olacağı meçhul idi, bu hâl semâvât âlemine ait bir sır olarak beşere kapalı idi…”
“Âlem-i melekûtta İsrâfil (a.s) sûru ile tebliğ eyledi: ‘Ey ihtiyar dünya! Bekle vaktini ki tez bir zaman içinde Hakk’tan nizam-ı âlemi temine bir er gelecektir.’ dedi. Bu sûr-i İsrâfil ile bazıları için kıyâmet kopacak ve ölüm mukadder olacaktı, ancak bazıları için ise bu sur yeni bir başlangıcın, güçlü bir dirilişin müjdecisi idi.”[11]
Erzincan ovasında konaklayan asker, aç, susuz ve yorgun bir vaziyettedir. Vüzerâ, ordunun geri dönmesini söylemesi için Yavuz Sultan Selim’e Hemdem Paşa’yı gönderir. Yavuz Sultan Selim’in çocukluk arkadaşı ve mûtemet[12] adamlarından biri olan Hemdem Paşa, Şehzâde Ahmed vak’asında pâdişaha sâdıkane hizmet etmiş ve şehzâdenin yaptıklarından Sultan Selim’i haberdar etmiş olduğundan, onun teveccühüne mazhar olmuştu. Pâdişahın huzuruna girip askerin geri dönmesini söyleyen Hemdem Paşa’ya hitaben Yavuz Sultan Selim Han şöyle der:
“Şah İsmail’i öldürüp, milleti onun fesat ve fitnesinden muhafaza edeceğiz. Hakiki Osmanlı kalbinin neler yapmaya muktedir olduğunu ona göstereceğiz. Bugünkü Osmanlı askerleri Kosova ve Niğbolu meydan muharebelerini kazanan ve İstanbul hisarları önünde yaralanıp şehit düşen Osmanlı mücâhitlerinin oğullarıdır. Onlar kahraman oğlu kahramanlardır. İhtimaldir ki, siz onların kalbine türlü türlü fitneler soktunuz. Fakat benim ağzımdan işitecekleri bir iki söz, onların kalbindeki fitneyi giderir. Onlar benimle beraber ölüme bile koşarlar. Anlıyor musun Hemdem?”
Hemdem Paşa’nın: “Pâdişahım, evdeki hesap pazara uymaz.” demesi üzerine son derece hiddetlenen Yavuz Selim şöyle der:
“Hemdem, Hemdem! Sende bir yeniçeri askeri kadar akıl ve dirâyet yok. Sen bu ovalarda sürüklenmeye sebep olan maksadı ya anlamıyorsun, ya da anlamak istemiyorsun. Yazık senin şânına. Demek ki bu millet seni bu âna kadar beyhude beslemiş. Sana bu rütbeyi nâhak yere vermiş. Sözlerin gelişinden öyle anlaşılıyor ki, senin kalbinde vatan ve millet muhabbetinden bir eser kalmamış. Fikrin pek fena zehirlenmiş. Keşke fikrin gibi vücudun da zehirlenseydi de kahrolup gitseydin. Millet de senden kurtulsaydı. Hey gidi vezir hey!” der, sonra ayağını yere vurarak: “Ölüm var dönmek yok, defol karşımdan.” diyerek Hemdem Paşa’yı huzurundan kovar.
Dışarı çıkan Hemdem Paşa, az sonra telaşlı bir şekilde tekrar içeri girer ve askerlerin isyan ettiğini, geri dönmekten başka bir çarenin olmadığını, Yavuz’un hayatının da ancak geri dönmekle kurtulabileceğini söyler.
Hiddetinden âdeta çılgına dönen Sultan Selim Han, Hemdem Paşa’ya:
“Hain herif! Sen beni de kendin gibi korkak mı zannediyorsun? Beni de iki günlük hayatımın ifnâsıyla[13] korkutacağını mı sanıyorsun? Ben ancak vicdanımın huzursuz olmasından korkarım. Senin gibi düşünen bazı hain yeniçeriler belki beni öldürebilirler, lakin vicdanımı asla öldüremezler. Ben ölümü cana minnet bilmeseydim, İstanbul’dan kalkıp taa buralara kadar gelir miydim? Sen yeniçerileri isyandan men edecek yerde âdeta onlarla beraber hareket ediyor, hatta onları isyana teşvik ediyorsun. Adalet-i beşeriyeden korkmuyorsan, bari irtikâp ettiğin bu suçtan mahşer gününde Allah’ın huzurunda sual olunacağını düşün ve ondan kork. Belli ki, senin gibi fesat ve fitne birinin vücudu ortadan kalkmadan, bu millet bu büyük fitne ve beladan kurtulamayacak.” der ve hemen kapının dışında duran kapıkulu askerini çağırır ve: “Götürün bunu ve hemen cezasını verin.” diye emreder. Sonra tekrar Hemdem Paşa’ya dönerek şöyle der: “Sen de git kendi elinle boynunu cellada teslim et. Belki bu sûretle Allah’ın huzurunda bir parça mesul olmaktan kurtulursun.”
Aradan biraz zaman geçer ve Sinan Paşa içeri girer. Yavuz Selim ona: “Hemdem’in vücudu ortadan kalktı mı?” diye sorar. Sinan Paşa’nın: “Evet, ortadan kalktı Pâdişahım. İrade-i şâhâneniz[14] yerini buldu.” demesi üzerine Yavuz şöyle der:
“Şu biçare millet ne kadar tâlihsizdir ki, vüzerâsı içinde hain insanlar var. Millete sadakatten emin olarak taa vezirliğe kadar yükseliyorlar. İşte Hemdem’in yaptıklarını gördünüz. Bazı isyankâr yeniçerilerle bir olmuş, beni tehdit ediyordu.”
Sinan Paşa: “Maalesef pâdişahım, bu milletin nimeti ile beslenenler içerisinde hainler çıkıyor. Fakat bu millet necip bir millettir. Onların içinde vatanperver ve milletine sâdık nice kahraman vezirler az değildir.”
Yine bir gün başka bir vezirin; askerin açlık, susuzluk ve yorgunluğundan şikâyetçi olup geri dönmek istediğini söylemesi üzerine Yavuz Sultan Selim şöyle der:
“Bu seferden geri dönmek isteyenler, vatan ve milletin düşmanı olan hain ve alçaklardır. Sizin köylerinizde bıraktığınız ana, baba ve kadınlarınızın namusu düşman karşısında parıldayacak kılıçların sayesinde yaşayacaktır. İnsaf ediniz! Ben de sizin gibi evlad ü iyâlimi[15] bırakarak buraya geldim. Siz topraktan yapılmış evlerinizi bırakıp geldiniz, ben ise sarayımı bırakıp geldim. Ben de babam gibi ömrümü sarayda geçirmesini bilirdim. Ancak ben milletin selametini temin ve bu vatanın bekası için hayatım pahasına rahatımı feda ettim. Görüyorsunuz, sizinle beraber dağlarda ve çadırlarda yaşıyorum. Düşmanımız Şah İsmail karşımıza çıkmıyor ve gönderdiğimiz mektuplara da cevap vermiyor. Açıktan açığa milletimize ve inancımıza hakaret ediyor. Başta devletimizin kurucusu fedakâr ve âlicenap dedemiz olan Osman Bey olmak üzere bütün ecdadımızın ruhlarından şöyle bir sedanın yükseldiğini duyar gibiyim:”
“Osmanlının haysiyetine, namusuna ve vatanına leke sürmek isteyenlerle cihat ediniz. Ve o cihat yolunda seve seve ölünüz!”
“Eğer o aziz ecdadımızın bize miras bıraktığı o pak vatanımızın şeref ve haysiyetine leke sürecek olursak, istikbalde gelecek olan torunlarımız bize lanet etmezler mi? Osmanlıların Rumeli’de bir karış toprağı ve bir tane dostu yok iken, o şanlı ecdadımız kısa bir zamanda balkanlara hâkim olmadı mı? Biz de o ecdadımız gibi hiçbir şeyden yılmaz ve ölümden asla korkmayız. Bu vatanın selameti için gerekirse dünyanın öbür ucuna kadar yürürüz. Bu uğurda aç ve susuz kalır, gerekirse ölürüz. O şanlı ecdadın torunları olarak hiçbir zaman onların gittiği yoldan ayrılmayız.”
Yavuz daha sonra askerlere şöyle hitap eder:
“Haydi evlatlarım! Âlicenap ve vatanperver askerlerim! Gidiniz çadırlarınızda rahat ediniz. Elbette ben sizi sizden daha ziyâde düşünürüm. Bir pâdişah kendi milletinin babası hükmündedir. Bir baba kendi evlatlarını düşünmez mi? Haydi kahraman yavrularım, haydi gidiniz. Maiyetinizdeki askerlere söyleyiniz onlar da rahat olsunlar. Ben onları kendi evlatlarımdan daha ziyâde düşünüyorum.”
Sonra Sinan Paşa’ya dönerek şöyle der:
“Hemdem Paşa’nın vücudunu ortadan kaldırdığımız hâlde, anlaşılan o ki, yine de askerleri isyana sürükleyen bazı vezirler var. Askerlerin fikrine geri dönmeyi sokmuşlar. İhtimaldir ki, birkaç gün sonra yine bir karışıklık çıkar. Onun için bir an evvel buradan (Erzincan’dan) yola çıkalım. Sizin gibi sadakatinden emin olduğum vezir ve paşaların varlığı Hemdem gibi hamiyetsizlerin yokluğunu bana hissettirmiyor.”[16]
[1] Vüzerâ: Vezirler, bakanlar.
[2] Âl-i İmrân, 3/159.
[3] Sultan-ı Levlâk: Bütün her şeyin onun sevgisi ve getirdiği nur sebebiyle yaratılan Sultan; Peygamber Efendimiz (s.a.v).
[4] Kenan Yusuf, Yavuz Sultan Selim ve İttihad-ı İslam Siyaseti, Mithat Paşa Sanayi Mektebi (Selanik).
[5] Kenan Yusuf, a.g.e.
[6] Kenan Yusuf, a.g.e.
[7] İskender (d. MÖ 356 – ö. MÖ 323), İslâm tarihinde daha çok efsanevî şahsiyetiyle tanınan Makedonya kralı.
[8] Hülâgû (ö. 663/1265), İlhanlı Devleti’nin kurucusu ve ilk hükümdarı (1256-1265).
[9] Timur (ö. 807/1405), Timurlu hânedanının kurucusu ve ilk hükümdarı (1370-1405).
[10] Eflâk: Felekler, gökler.
[11] Sadettin Ökten, Yahya Kemal’in Rüzgârıyla Düşünceler ve Duyuşlar, Ötüken Neşriyat, s. 89.
[12] Mûtemet: İnanılır, güvenilir, emin.
[13] İfnâ: Yok etme.
[14] İrade-i şâhâne: Pâdişahın emri, fermanı, buyruğu.
[15] Evlad ü iyâl: Çoluk çocuk.
[16] Kenan Yusuf, a.g.e.

Bu konuda geri bildirim bırakın