Mürşid-i kâmil kimdir?
Kendisinde olması gereken şartlar nelerdir?
Suhreverdi, mürşid-i kâmilin vasıflarını sayarken, mürşidin sabır, şükür, sehâ, vefa, kanaat, hilm, tevazu, sıdk, hayâ, vakar ve akl-ı selim gibi hasletler ile müzeyyen olmasının yanında, şu üç şart üzerinde hassasiyetle durur:
Birincisi; sağlam bir silsile ile Hazreti Peygambere dayanan tarikat pirlerine merbut olması.
İkincisi; âlim olması.
Üçüncüsü; dünya sevgisinden tecerrüt etmiş olması.
Yine Suhreverdi aynı mevzûya devamla, hakikî mürşidler hakkında şöyle der: “Onlar, Peygamberimizin envârından birer nur, birer meşâledir ki, ancak bu gibi selahiyetli mürşidlere iktida edilebilir. Şayet, marifet ve muhabbet-i İlâhiye’ye îsal edecek bir mürşid-i kâmil bulabilirsen, her şeyinle ona hizmetkâr ol, ona teslim ol, gösterdiği istikamette daim ol. Velâkin bunlar nâdire-i vücuddur. Allahu Teâlâ da ‘Sâdıklar ile olun.’ diye emretmektedir. Hadis-i Şerifte de vardır ki: ‘Allah’la beraber olunuz. Buna güç yetiremezseniz, Allah’la beraber olan sâlihlerle olunuz ki; onların bereketi sizi Allah’la beraber olmaya ulaştırsın.”[1]
Demek ki, mürşid hadd-i zâtında, irşada ehil, vazifeyi îfâya lâyık, enva-i kemalâtı cami’, her türlü azamet ve kibir libasından âri olmalıdır.
Mürşid-i kâmilin sıfatlarını Halid-i Bağdadi Hazretleri, Risâle-i Halidiye’sinde şöyle anlatır: “Onun zâhiri erbâb-ı zâhirle, bâtını da ehl-i kalp iledir. Halk ile meşgul olması O’nu Hakk’tan berî edemez. O’nun terbiyesini derûhte ve tekeffül ettiği bütün müridler, kalbinde bir hardal tanesi gibidir, hareketleri hikmetten neş’et eder. Şefkati güneş gibi bütün Müslümanları, hatta tüm insanlığı ihata eder. Eskiden sâdık müridler böyle mürşidleri kapı kapı gezerek aralar ve onları canlarından, mallarından, evlatlarından daha ziyâde sever, insan-ı kâmil derecesine gelinceye kadar mürşidlerinin kapısında uzun seneler bekler, her fedakârlığa katlanır, hatta çilehânelerde günlerce riyâzet yaparlardı.”
Evet, mürşid-i kâmil, hak ve hakikati anlayıp almada ziyâdar bir yıldız gibi olmalıdır. İnsanlara şefkatli olmalı, fertler arasında muhabbeti temin etmeli, kötü ahlâklardan içtinâbla beraber, söz ve fiillerinde Kur’ân ve Sünnet üzere hareket ederek, kalbini ve latifelerini muhabbet-i İlâhiyye ile tezyin etmelidir. Rehber olduğu müntesiblerini, mârifet-i İlâhiyyede terakki ettirmenin usûl ve âdabını çok iyi bilmelidir. Yani, Şerîat-ı Muhammediye’den iktibas ettiği nur ile, etbaını makamdan makama yükselterek onları en âli derece olan muhabbet-i İlâhîye’ye îsal eylemelidir.
Ehlullah-ı Îzam Hazretleri buyurmuşlardır ki, mürşid-i kâmiller, makam-ı muhabbettedirler. Huzur-u Hak’tan gaflet etmezler, kalp ve gönülleri Hak ile meşguldür. Onlar için kahır da hoştur, lütuf da hoştur. Onların ahlâkları nezih, seciyeleri lâtif, meşrebleri şeriftir. Gönülleri aşk ve şefkat deryasıdır. Kalpleri ise birer sır hazinesidir.
Evet, her akıl ve izan sâhibi bilir ki, insan biri cisim, diğeri rûh olmak üzere iki mahiyyetten mürekkeptir. O yalnız maddesi itibariyle düşünülürse, kıymet ve değeri de âdi bir madde derekesine düşer. Bu nokta-i nazardan İslâm dini, asıl ehemmiyeti insanın rûhuna ve mâneviyatına vermiştir. Binaenaleyh insan, sadece cisim ve maddesiyle değil, ruh ve kalbiyle birlikte bir ehemmiyeti haizdir. Şu hâlde mânen zengin, rûhen temiz olan şahsiyetlerin birçok İlâhî esrâr ve envârın tecellilerine mazhar olması, Rahmet ve Rububiyet-i İlâhîyenin müktezasındandır. İlâhî feyz umumî ve nihayetsizdir. Her fert, istidadına göre bu feyzden istifade edebilir. Nefsini günahlardan temiz tutmakla kalp ve rûhunu ihlâs ve ibâdetle tezyin eden herkes bu füyûzâta, Allahu Teâlâ’nın izniyle, istidadı derecesinde mazhar olabilir. Cenâb-ı Hak, bazılarına insaniyete mahsus olan bu makamın en yüksek mertebesine çıkmaya tam ve kâmil bir istidat bahşeder. Onların kalpleri, İlâhî hakikatlerin açık bir sûrette tecelligâhı olur. Yani, âlem-i melekûttaki mâneviyatın bazı esrarı o seçkin zevatta inkişaf eder. Cenâb-ı Hakk’tan kendilerine ihsan olunan hakikatlere, insanları dâvet etme vazifesini deruhte ederler.
Peygamberler, nübüvvete ait vazifelerini vahiyle icra ettikleri gibi, mürşid-i kâmillerde irşada taalluk eden tasarruflarını Cenâb-ı Hakk’ın ilhamıyla îfâ ederler. Kur’ân-ı Kerim, vahiy ve ilhamın mânâsını o kadar tamim ve teşmil ediyor ki, arılarda bile vâki olduğunu:
وَاَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ
“Rabbin bal arısına ilhâm etti.”[2] âyetiyle beyan buyuruyor. Hayvanata ilham vâki olunca mahlûkatın en şereflisi olan insana ilhamın tecellisi nasıl kabul edilmez, nasıl akıldan uzak görülür?
İlhamın keyfiyet ve vukuunu en büyük âlim ve feylosoflar müttefikan kabul ve itiraf ediyorlar. Meselâ; felâsife-i mütekaddiminden olan Sokrates birtakım esrâr-ı subhaniyenin ilham yoluyla insan vicdanında tecelli ettiğine inanmaktadır. Felâsife-i müteahhirinden ilhâmiyyun denilen zümre de bu görüştedir. Ancak Ernest Renan ve Hegel gibi maddeden başka bir şey görmeyen bazı filozoflar ilhamı kabul etmiyorlar. Hâlbuki mâneviyata ait hakikat ve hâdiseleri inkâr eden bu feylesofların iddiaları hiçbir delile istinad etmemektedir.
Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade etmektedir. “Her şeyi maddede arayanların, akılları gözlerindedir, göz ise mâneviyatta kördür.”[3] Mümkinattan olan yani muhal olmayan herhangi bir şeyi inkâr etmek, ya cehâletten ya da inattan kaynaklanır. Hâlbuki ilhamın mânâsı, Allahu Teâlâ Hazretlerinin dilediği kulunun kalbine birtakım esrâr ve mânâları ilka ve ihtar etmesidir. Kerâmet ve ilhamın vukuatı sayılamayacak kadar çoktur. Bu gibi azim harikaların tarihi bir hakikat olduğunu, tasavvuf tarihini inceleyen zâtlar itiraf ediyorlar. Tarihin şehâdetini inkâr etmek ise hikmet ve hakikate zıttır.
Büyük mürşidler, keramete pek ehemmiyet vermezler, onların en büyük maksat ve gayeleri, cehâleti izale ederek insanların dünya ve âhiret saadetlerini temin etmektir. “Tasavvufî eğitimini tamamlayan, tekrar insanlar arasına döner, onları irşad etmeye, kalp ufuklarını açmaya başlar.”[4] Allah’ın kendisine ihsan ettiği feyz ve lütuftan başkalarının da istifade etmeleri için gayret gösterir.
Onların bütün hayatları âdeta ılık gölgeli bir yaz hükmündedir. Bunun içindir ki; kendilerine Evliyâullah denilen bu muhterem zâtlar, Allah dostları ve ehlullah olarak sevilirler; bozulmamış gönüllerin sevgilisi olurlar. Bunları sevenler de sevilir ve Allah’ın rızasına ererler. Sevmeyip dil uzatanlar sevilmezler ve bu mübârek zâtların feyizlerinden mahrum kalırlar. Allah dostlarını istismara kalkışanlar, onları gözden düşürmeye çalışanlar, ya da düşmanlık edenler mutlaka cezalarını bulurlar. Allah dostları olan ârifleri, Kur’ân-ı Kerîm bize şöyle tanıtıyor:
اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۚ . اَلَّذٖينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ .لَهُمُ الْبُشْرٰى فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْاٰخِرَةِ لَا تَبْدٖيلَ لِكَلِمَاتِ اللّٰهِ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظٖيمُ
“İyi bilin ki, Allah’ın dostlarında korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. Onlar, Allah’a inanmış ve O’na karşı gelmekten sakınmışlardır. Dünya hayatında da, âhirette de müjde onlaradır. Allah’ın sözlerinde asla değişme yoktur. İşte bu büyük kurtuluşun kendisidir.”[5]
Bu hadis-i kudsîde şöyle bildirilir: “Kulum bana farz kıldığım ibâdetlerden daha sevgili bir şeyle yaklaşamaz. Nâfilelerle de bana yaklaşır. Taa ki onu severim, onu sevdiğim vakit, onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.”[6]
Mürşid-i kâmilin vazifesi, insanın zilletine sebep olabilecek kin, garaz, intikam, adavet, hıyanet gibi fena ve zararlı huyları kalp ve ruhtan temizleyip, onları sabır, şükür, muhabbet, tevazu, hayâ gibi güzel seciyelerle tezyin etmek, insanı hem kendine hem de diğer insanlara faydalı bir hâle getirmektir. Evet, insanın, cismanî âleminden ayrı bir mânevî âlemi vardır ki, o âlemin ulviyeti, îman ve mârifet üzerine bina edilir. Demek ki insan kendi zâtında kendine has bir âlem inşâ edebilir.
Mürşid-i kâmilin üzerinde hassasiyetle durması gereken diğer bir konu ise, mürîdlerinin istidadlarını daima göz önünde bulundurması ve her birisine kabiliyet ve idrakine göre vazife tevdî etmesidir.
Mürşid-i kâmiller ve evliyâ-i izam hazretleri tarikat-ı Muhammediyenin nurlarıyla kalplerini tenvir ettikleri gibi, mürîd ve müntesiblerini dahi o nurlardan istifade ettirerek irşadlarına vesile olurlar.
Bununla beraber kendi kusur ve noksanlarını teftiş etmekten de hiçbir zaman gâfil olmazlar. Zira onlar kendi nefislerini daima muhasebe ve murâkabe altında tutarlar. “İlim öğrenmek her Müslümana farzdır.”[7] hadis-i şerifine imtisalen zamanlarını ilim ve irfanda, mârifet ve fazilette teâlî ve tekâmül ile geçirirler.
Müridlerinin çoğalması hâlinde nefislerinin haz ve zevk duymasından şiddetle korkarlar. Bu hususta, İmam Rabbanî Hazretleri şöyle buyurur: “Bilhassa müridlerin gelişiyle senden bir ferah ve sürûr hâsıl olursa; işte o zaman, bu hususta kendini alçaltarak yalvarma ve sığınma yoluna girmelisin.”
Şu da unutulmamalıdır ki, hakikî mürşidlerin nice insanların hidâyetine ve mânen terakkilerine vesile olmalarının yanında, şeyh kıyâfetine giren bazı bedbahtlar da nice safdil insanları aldatmışlar ve şerîata uymayan bir yola sevk etmişler, hatta dalâlete kadar götürmüşlerdir. Bu gibi sahte insanların peşinden gidenler, Bâyezîd-i Bistamî Hazretlerinin şu tespitinden habersiz olduklarından aldanmışlardır. ‘Bir adam suyun üzerine seccade serse, gökyüzüne bağdaş kurup otursa, şerîatın emir ve nehiy çizgisindeki tavrını görmedikçe ona aldanmayın.’[8] Bu konudaki acı misaller tarihte olduğu gibi maalesef günümüzde de mevcuttur. Bunların hatalarını bahane ederek mürşid-i kâmilleri itham veya inkâr etmek en azından insafsızlıktır.
[1] es-Seyyid Muhammed Hakkı, Hazinet-ül Esrâr, 1315, s.179.
[2] Nahl, 16/68.
[3] Nursî, Mektubat, s. 527.
[4] Kara, Mustafa, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, Dergâh Yayınları, İstanbul 1995, s. 349.
[5] Yûnus, 10/62-64.
[6] Buhârî, Rikâk, 38.
[7] İbn Mâce, Ebû Abdullah Muhammed b. Yezîd, es-Sünen, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, trs. Mukaddime, 17, c. I, s. 81; İbn Abdi’l Berr, Câmiu Beyâni’l-İlm ve Fadlihi, Daru’l-Kütübi’l-Hadise, Kahire, 1975, s. 1-5.
[8] Yılmaz, H. Kâmil, İslâm Tasavvufu (el-Lüma’), s. 316-317.

Bu konuda geri bildirim bırakın