Bediuzzaman ve Tasavvuf

Tarikatta seyr-ü sülûk nedir?

Tarikatta seyr-ü sülûk nedir?

Seyr-ü sülûk, tarikat âdabında, kâmil bir mürşidin murâkabesi altında Cenâb-ı Hakk’a kurbiyet için rûhânî ve mânevî bir seferdir. Malumdur ki; Efendimiz, velâyetiyle mi’rac mucizesine mazhar olmuş, kemalatta mertebeler kat ederek kab-ı kavseyn makamına ulaşmıştır. Her seyr-ü sülûkta da bu ulvî seferden bir ziya, bir nur vardır. Her mü’min namazında, her veli sülûkunda derecesi nisbetinde bu nurdan hisse alır. Bütün evliyâullahın seyr-ü sülûkleri, Rasûlullah’ın miracının gölgesinde ilerlemek ve böylece O’nun küllî mânâda mazhar olduğu İlâhî tecellilere, kendi kabiliyetlerine göre ayna olmaya çalışmaktır.

Bir başka ifadeyle, seyr-ü sülûk, bir mürşidin terbiyesine girip onun vesilesiyle hakikate ermek, esrar ve envâra nâil olmaktır. Nitekim Rûhu’l Beyan sâhibi:

يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَابْتَغُٓوا اِلَيْهِ الْوَسٖيلَةَ

“Ey îman edenler! Allah’tan korkun ve O’na yaklaşmaya yol arayın…”[1] âyetinin tefsirinde vesile kelimesini ulemâ-i hakikat ve meşayıh-i tarikat diye tefsir etmiştir. Muhakkikler ise; vesileden murat, mürşid-i kâmil ve ibâdettir, buyurmuşlardır.

Bir müridin, sülûkünde yolunu şaşırmadan yürüyüp maksada vâsıl olabilmesi için, bir mürşidi rehber ittihaz etmesi şarttır. “Evvel refik, sonra tarik.” cümlesi de bu hakikati ifade eder. Nitekim Efendimizin (s.a.v) mi’rac yolculuğunda da Cebrâil (a.s) kendisine rehberlik etmişti.

Seyr-ü sülûka giren bir zâtın maksada ulaşabilmesi için, kalbini kibir ve ucuptan, hased ve riyâdan, hırs ve tamâdan; dilini yalan ve gıybetten temizleyip, ilim, hilm, hayâ, iffet, ihlâs, sadakat, muhabbet gibi meziyetlerle tezyin etmesi lâzımdır. İlm-i Kelam imamlarından Sa’d-ı Teftâzânî Şerhu’l Makasıd’ında bu meseleyi şöyle açıklıyor: “Salikin seyr-u sülûku, vuslat nimetiyle son bulursa, tevhid ve irfan denizinde kendisini gark eder. Allah’tan başka her şey onun gözünde fena bulur. O’ndan başkasını gözü görmez, gönlü duymaz, aklı düşünmez olur. Mevcudatın varlığını değil, yaratanını görür. Bu seviyedeki salikin durumuna fena fi’t tevhid adı verilir.”[2]

Hace-i Azam Bahaeddin Nakşibend Hazretlerine (k.s): “Sülûkten maksad nedir?” diye sorulunca, şu cevabı vermişlerdir: “Bundan maksad, icmal yollu olan mârifeti tafsile dökmektir; istidlâli olanı da keşfe getirmektir.”[3]

Seyr-ü sülûk mevzuunda Bediüzzaman Hazretleri de şöyle buyurmaktadır: “Tarikatta, seyr-i enfüsî ve seyr-i âfâkî tâbirleri altında iki meşreb var: Enfüsî meşrebi nefisten başlar, hariçten gözünü çeker, kalbe bakar, enaniyeti deler geçer, kalbinden yol açar, hakikati bulur, sonra âfâka girer. O vakit âfâkı nûranî görür. Çabuk o seyri bitirir. Enfüsî dairesinde gördüğü hakikati, büyük bir mikyasta onda da görür. Turuk-u hafiyenin çoğu bu yol ile gidiyor. Bunun da en mühim esası; enaniyeti kırmak, hevayı terk etmek, nefsi öldürmektir.

İkinci meşrep; âfâktan başlar, o daire-i kübranın mezahirinde cilve-i esmâ ve sıfatı seyredip, sonra daire-i enfüsiyeye girer. Küçük bir mikyasta, daire-i kalbinde o envârı müşahede edip, onda en yakın yolu açar; kalp âyine-i samed olduğunu görür, aradığı maksada vâsıl olur.

İşte birinci meşrepte sülûk eden insanlar, nefs-i emmareyi öldürmeye muvaffak olamazsa, hevayı terk edip enaniyeti kırmazsa; şükür makamından, fahr makamına düşer, fahirden gurura sukut eder. Eğer muhabbetten gelen bir incizab ve incizabdan gelen bir nevi sekir beraber bulunsa, şatahat nâmıyla haddinden çok fazla dâvâlar ondan sudur eder. Hem kendi zarar eder, hem başkasının zararına sebep olur.”[4]

Bediüzzaman Hazretleri, seyr-ü sülûkun gayesini ve neticesini ise şöyle ifade eder: “Seyr-i sülûk-i kalbî ile ve mücahede-i rûhî ile ve terakkiyat-ı mâneviye ile insan-ı kâmil olmak için çalışmak; yani hakiki mü’min ve tam bir Müslüman olmak; yani, yalnız sûri değil, belki hakikat-ı îmanı ve hakikat-ı İslâm’ı kazanmak; yani, şu kâinat içinde ve bir cihette kâinat mümessili olarak, doğrudan doğruya kâinatın Hâlık-ı Zülcelâline abd olmak ve muhatap olmak ve dost olmak ve halil olmak ve âyine olmak ve ahsen-i takvimde olduğunu göstermekle, benî Âdem’in melâikeye rüçhaniyetini isbat etmek ve şerîatın îmanî ve amelî cenahlarıyla makamat-ı âliyede uçmak ve bu dünyada saadet-i ebediyeye bakmak, belki de o saadete girmektir…”[5]


[1]      Mâide, 5/35.

[2]      Sa’di Teftâzânî, Şerh-i Makasıd, Âlemü’l-Kütüb, Beyrut 1989, c. 4, s. 59.

[3]      İmam Rabbanî, Mektubat, c. I, 84. mektup.

[4]      Nursî, Mektubat, s. 496-497.

[5]      Nursî, Mektubat, s. 509.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X