Râbıta ne demektir?
Râbıta kelimesi lügatte; bağ, münasebet, ilgi, alâka, bağlılık, mensub olmak gibi mânâlara gelir. Tasavvufta ise râbıta, müridin kendi şahsiyetinden sıyrılıp, önce şeyhinin daha sonra da Rasûlullah’ın şahsiyetinde fâni olması; hayata ve hâdiselere onların gözü ve bakışıyla bakmasıdır.
Bir başka tarif ile râbıta; bir müridin vuslata nâil olabilmesi için, mürşidine tevessül etmesi ve O’nun himmetiyle tevhidin hakikatlerine mazhar olmasıdır. Bir müridin, mürşidini hatırlaması onun şahs-ı mânevîsiyle bir râbıtadır. Bu, mürşidin sûretine değil; onda tecelli eden muhabbetullah ve mehafetullah gibi mâneviyatına, yani onun takvâ ve salahat gibi ulvî seciyelerine olmalı, bu mânâda ve bu tarzda değerlendirilmelidir. Böyle bir râbıta, mürşiddeki kâmil vasıfların müride aksetmesine sebebiyet verecektir.
Râbıta; Allahu Teâlâ’ya ve O’nun aziz Peygamberine (s.a.v), sahabeye, evliyaya olan muhabbetten ibarettir. Kalben ve rûhen onlara bağlanmak ve şerîatın hudutları içerisinde iktida ve itaat etmektir.
Cenâb-ı Hakk, Hakîm isminin muktezasınca bu dünyada maddî ve mânevî her şeyi sebeplere bağlamış, bütün lütuf ve nimetlerini o sebepler vasıtasıyla ikram etmiştir. İnsanı da o sebeplere riayet etmeye mükellef kılmıştır. Hayata teveccüh eden bütün nimetlere güneşi, yağmuru ve toprağı vesile kıldığı gibi, insanın mânevî tekâmülüne, feyiz ve irfanına da Peygamberleri (a.s), ulemâyı ve evliyâları birer vesile kılmıştır. Hatta Hazreti Mûsâ gibi ûlü’l azm bir peygamberini, İlâhî esrar ve hikmetleri öğrenmesi için Hazreti Hızır’a tâbi kılmıştır.
Nazenin çiçek ve çimenler, bağ ve bahçeler güneşin ziyâsıyla feyizlenip neşv-ü nemâ buldukları gibi, insanlar da mânevî âlemlerin güneşi hükmünde olan enbiyâ, ulemâ ve evliyânın feyziyle feyizlenip tekâmül ve terakki ederler.
Bir hadis-i şerifte: “Benim sahâbîlerim yıldızlar gibidir. Hangisine iktida etseniz hidâyete erersiniz.”[1] buyurulur. Sahâbîler (r.a), Peygamberimizin (s.a.v) vârisleri olduğu gibi, hakiki mürşidler de O’nun bir nevi mânevî vârisleri ve vekilleridir. Şu hâlde onlara muhabbet ve itaat etmek, Peygambere itaat etmektir. Râbıta ise onlara uymanın ve onlara muhabbet etmenin bir ifadesidir.
Erbâb-ı irfan ve irşad, saâdet-i ebediyeyi temin için şu dört esası ihtiyar etmişlerdir: Râbıta-i Huzur, Râbıta-i Rasûl, Râbıta-i Mürşid, Râbıta-i Mevt.
Râbıta-i Huzur: Kul ile Allah arasında yüksek bir nisbet ve ulvî bir münasebettir.
Râbıta-i Rasûl: Cenâb-ı Hakk:
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ
“(Ey Habib-i Zişan’ım!) De ki, eğer siz Allah’a muhabbet ediyorsanız, bana tâbi olunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”[2] fermanıyla kendi muhabbetini Rasûlullah’a tâbi olmaya bağlamıştır. Zira hakaîk-ı diniyeyi hakkıyla tebliğ eden O Habib-i Hüdâ’dır. Hak yolunda nûr-u Hüdâ O’dur. O’nun nûruyla menzil-i maksuda varılır. O’nun füyuzât-ı mânevîsine mazhariyetle makamdan makama teâlî ederek muhabbet-i İlâhîyeye vâsıl olunur.
Râbıta-i Mürşid: Müridin, nûr-u nebeviyeden tefeyyüz eden mürşidine kalben ve rûhen bağlanmasıdır. Âyet-i kerimede meâlen: “Sâdıklarla beraber olunuz.”[3] emredilmektedir. Bu âyetin emrine imtisalen râbıtayı medâr-ı tefeyyüz edenler envâr-ı zikrullah ile münevver olacaklardır.
Râbıta denilince, daha çok râbıta-i mürşid akla gelmektedir. Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî, Camiu’l Usul’unda bu râbıtayı şu şekilde ifade etmiştir: “Bir müridin, bir mürşid-i kâmile muhabbetle bağlanıp, onun sohbet ve hizmetinde bulunup, ona teslim olup itaat etmesidir.” Bu zât yine aynı kitabında intisabın mürşidin huzurunda olduğu gibi, onun gıyabında kitaplarını okuyup istifade etmek sûretiyle de olabileceğini ifade eder.
Râbıta, kurbiyet-i İlâhîyeye vâsıl olmak için, müridin bir mürşid-i kâmile mânevî bir irtibatıdır. O hâlde mürşid, mürîd için bir gaye değil bir vesiledir; Rasûlullah’ın vârisi olan kâmil bir mürşid, İlâhî feyzin mazharıdır ve mürîd için bir lütf-u Rabbanidir. Zaten mürşidin gayesi de kendini nazara vermek değil, terbiye ettiği zâtı, nefs-i emmarenin esaretinden kurtarmakla, onun kalbindeki muhabbet ve aşkı bütün muhabbetlerin memba-ı ezelisi olan Zât-ı Âlâ’ya inhisar ettirmektir. Şeyhin, müridine olan himmeti, teveccühü, mânevî terbiyesi bir duadır, hidâyet eden ancak Allahu Teâlâ’dır. “Evet, üstâd ve mürşid, masdar ve memba telâkki edilmemek gerektir. Belki mazhar ve makes olduklarını bilmek lazımdır. Mesela: Hararet ve ziyâ, sana bir âyine vasıtasıyla gelir. Senden güneşe karşı minnettar olmaya bedel, âyineyi masdar telâkki edip, güneşi unutup ona minnettar olmak, divâneliktir. Evet, âyine muhafaza edilmeli, çünkü mazhardır. İşte mürşidin rûhu ve kalbi bir âyinedir. Cenâb-ı Hakk’tan gelen feyze makes olur. Müridine aksedilmesine de vesile olur. Vesilelikten fazla feyiz noktasında makam verilmemek lazımdır.”[4]
Elbette ki bu hakikatin şuurunda olan bir mürid, şeyhine bu nokta-i nazardan hürmet edecek, ona muhabbetle intisap edecektir. O’nu düşünecek, O’nun ile beraber olmayı cidden arzu edecek ve bundan zevk ve feyz alacaktır. İşte sâdık bir müridin, silsilesi Hazreti Peygamber’e (s.a.v) ulaşan, müşahede makamına erişmiş bir mürşid-i kâmile samimiyetle bağlanması, O’nun ile mânevî bir alâka ve yakınlık içinde bulunması icab eder. Mürşidin sîret ve sûretini veya rûhaniyetini tahayyül etmesi, O’nun nasihatlerini kabul edip hayatına tatbik etmesi, bir tekâmül, bir terakki vesilesidir; kendisi için bir fevz-i azimdir. “Ehl-i tarikat ve hakikatçe müttefekun aleyh bir esas var ki; Tarik-ı Hak’da sülûk eden bir insan, nefs-i emmaresinin enaniyetini ve serkeşliğini kırmak için lâzım gelir ki; nazarını nefsinden kaldırıp şeyhine hasr-ı nazar ede ede taa fenafişşeyh hükmüne gelir. Ben dediği vakit, şeyhinin hissiyatıyla konuşur ve hakeza… taa fenafirrasûl, fenafillaha kadar gider.”[5]
Hakikat noktasında esma-i İlâhîyenin en güzel ve en lâtif aynaları; enbiyâ, evliyâ ve mürşidlerin kalpleridir. Mürşidin kalbinden akseden nurlara müridin mazhar olabilmesi ise su üç esasa bağlıdır: İhlâs, edep ve mürşidine muhabbet. Mürid bu üç esasa riayet ettiği takdirde, onun kalbindeki muhabbet, mânevî bir nehir gibi mürşidinin kalbine akar. Böylece mürşidinin nazar ve şefkatini celb eder ve mürşidin kalbinde tecelli eden feyz-i İlâhî müridin kalbine akseder ve aşk hâline gelerek rûhunda hükmünü icra eder. Aşk rüzgârları gönlünde estikçe iradesi elden gider. Zevk ve sefasından ne yapacağını bilemez hâle gelir. Bu zevk ve sefanın hududuna nihayet yoktur. İnayet-i İlâhiye yaver olunca bir anda semâ tabakalarını temâşâ eder, önünde küre-i arz küçülür, bir top gibi ayağının altında döner durur.
Eğer mürşidi hayatta ise, onunla bir mekânda olmanın imkânı varsa, O’nun meclisinde yüz yüze, göz göze ve diz dize oturur. O’ndan istifaze ve istifade eder. Eğer böyle bir fırsat yoksa, o takdirde rûhen ve kalben O’nun sûret ve sîretini tahayyül eder; onun ile meşgul olur. Artık bu alâka ve râbıta, mürîd ve mürşid arasında rûhî ve mânevî bir dostluğa inkılâb eder. Müridin bu muhabbeti tezauf ederek aşk derecesine ulaşır. Mürşidinin hâli ile hâllenir, kendi arzularını ve hissiyatını unutur, âdeta şeyhinin hissiyat ve iradesiyle yaşar. O’nun meziyetlerini ve faziletlerini kendinde tasavvur edip zevk alır. Tasavvufta bu mertebeye Fena-fişşeyh denilir. Bütün bu hâllerin ve tavırların neticesi, huzur makamına ulaşmaktır. Esasen mürşide yapılan râbıta da bu noktaya ulaşmak içindir. Mürîd, feyz-i İlâhîyeye nâil olabilmesi için mürşidini sadece bir vasıta ve vesile olarak telâkki edip, her hayır gibi, feyz ve hidâyetin de ancak Cenâb-ı Hakk’tan olduğuna itikad etmelidir.
Râbıta-i mevt: İnsanı, tûl-i emelden ve riyâdan kurtarıp, ihlâsı kazandıran râbıta-i mevttir. “Yani, ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu mülahaza edip, nefsin desiselerinden kurtulmaktır. Evet, ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat. Kur’ân-ı Hakîm’in:
كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ اِنَّكَ مَيِّتٌ وَاِنَّهُمْ مَيِّتُونَۘ
gibi âyetlerinden aldığı dersle, râbıta-i mevti sülûklarında esas tutmuşlar, tûl-i emelin menşei olan tevehhümü ebediyeti o râbıtayla izale etmişler.”[6]
Bu mevzuya son verirken yanlış değerlendirilen bir hususu izah etmeyi faydalı buluyorum.
Râbıtanın hakiki mânâsını anlamayan bir kısım zâtlar, bu râbıta kelimesinin zâhiri mânâsına itirazda bulunmuşlar ve mutasavvıf-ı kiram ve meşayih-i izamın kabul ettikleri râbıtaya şirk nazarıyla, bir hiss-i nefret ve husumetle bakmışlardır. Râbıtanın mahiyetini kemâl-i dikkat ve hüsn-ü niyetle tahkik etseler zannederim ki, bu itirazlarından vazgeçerler. Râbıtanın hakikati mevzuunda, ilim ve irfan erbâbı aklî ve naklî delilleri ihtiva eden birçok risâle yazmışlar ve bu meseleyi vuzuha kavuşturmuşlardır.
Ezcümle, Mollâ Câmî’nin, Mevlânâ Halid’in, Abdulgani Nablusi’nin, Hâdimi Hazretlerinin ve daha birçok ulemânın râbıta mevzuunda risâleleri vardır. Bu risâlelerde serdedilen deliller mevzuumuzu te’kid eder mahiyettedir. Tafsilatıyla görmek isteyenler bu risâlelere müracaat edebilirler.
Kalpleri envâr-ı hakaikla dolu olan bu zâtlar, evliyâullahı lâyık olmayan isnatlardan vikâye etmişler ve İslâm kardeşliğini zedeleyen, mü’minleri vesvese ve evhama düşüren nifak ve tefrikaya vesile olan ve ümmet-i Muhammed’in efkârını bulandıran bu gibi su-i zanların zararlarını hakkıyla bertaraf etmişlerdir.
Mürşide itaat ve muhabbet mânâ-yı ismiyle değil, mânâ-yı harfiyledir. Yani muhabbet onun zâtına değil, vesile olduğu hakikatleredir. Her şeyde olduğu gibi, râbıta noktasında da niyet ve nazar tarzı önemlidir. Şeyhine muhabbet ve itaat eden bir müridin niyet ve nazarını dikkate almak icab eder.
Eğer mürîd, mürşidini mânâ-yı ismiyle severse, yani Allah’tan kat-ı nazar, sırf onun şahsına muhabbetini hasreder ve ona bağlanırsa, Hıristiyanların Hazreti Îsâ’ya (a.s), Şîa’nın bazı müfritlerinin Hazreti Ali’ye (r.a) muhabbetleri gibi, bu muhabbet de elbette faydasız ve tehlikelidir. Ancak, en âmî bir mü’mine dahi Allah’a olan itikadı sorulduğunda alınacak cevap şudur: Cenâb-ı Hak, mahlûkatına benzemekten münezzehtir, her yerde hazır ve nazırdır, kalplerde yegâne tesir ve tasarruf sâhibidir. Böyle bir insanın, hüsn-ü zan ile bağlandığı mürşidini rehber olarak kabul etmesi, Allah’ın rızasına ermek için ondan himmet ve dua talebinde bulunması Kitabullah’a ve sünnet-i Rasûlullah’a aykırı değildir.
Şu da bir vakıadır ki, selef-i sâlihinden beri Allah yoluna basiretle dâvet eden mürşidler, bu râbıtayı tarikatlarının bir âdâbı olarak uygulamışlardır. Bunların arasında; İmam Rabbanî, Abdulkadir-i Geylanî, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Seyyid Ahmed-i Rifâî, Şâh-ı Nakşibend, İmam Gazâlî İmam Suyûtî Hazretleri gibi müçtehid derecesine yükselmiş mürşidler vardır. Bu zâtlar, Batılı ilim adamlarının bile takdirini kazanmışlar ve faziletleri karşısında onları mütehayyir kılmışlardır. Onların, bilhassa Abdulkadir-i Geylanî hakkında “İslâmiyet’i kabul edemiyoruz, fakat Abdulkadir-i Geylanî’yi de inkâr edemiyoruz.” sözleri meşhurdur.
Râbıtaya şirk nazarıyla bakanlar bu meşayıh-ı izam ve evliyâ-i kiram hazretlerini dalâletle ittiham etmiş olmazlar mı? Bu ise hakikatten –az da olsa– haberdar olan bir kimsenin bile cesaret edemeyeceği azîm bir hatadır.
Râbıta mevzuunu bir hatıramla noktalamak isterim. Kısa bir zaman önce bir kısım dostlarımızın da hazır olduğu bir ilim meclisinde medrese tahsili görmüş bir grup dostla ilmî ve fikrî sohbetlerde bulunduk. Söz bir ara tarikat, tasavvuf ve râbıta üzerinde temerküz etti. “Bir mürşidin sûret ve sîretini tahayyül ve tasavvur etmek, itikadımızla nasıl bağdaşır?” diye kibarca bir itirazda bulundular. Ben de onlara dedim ki: “Sizler ilmiyeye mensup irfan sâhibi kimselersiniz. Malumunuzdur ki, aklın birçok garip hâlleri vardır. Herhangi bir hususta mükemmel bir malumat sâhibi olmayan insan, o hususta fâhiş hatalara düşebilir; hislerine mağlup olabilir. İsabetli hareket edebilmek için evvela o mevzuda yeterli bilgiye sâhip olmak gerekir. Meşayıh-ı izam tarafından tarikat ve âdâbına dair yazılmış eserler mevcuttur. Şayet bu eserleri okumuş olsaydınız, bu gibi zâtlara böyle bir itirazda bulunmazdınız. Kaldı ki, meşayıh-ı izamın çoğu ilim noktasında zirve-i âladırlar. Ahmed İbni Hanbel, İmam Şâfiî, İmam Gazâlî, Teftâzânî, Seyyid Şerif el-Cürcânî, Fahreddin-i Râzî gibi bütün Müslümanlarca hüccet kabul edilen büyük imamlar, bu meşayıh-ı izama karşı itiraz etmeleri şöyle dursun, bilakis onları tahsin ve takdir ederek, kendilerine ihtiramda bulunmuşlardır.
Sizler medrese tahsili görmüş âlim insanlarsınız. Sizi yetiştiren hocalarınıza karşı hürmet duyarsınız. Elbette ki, onları sever ve sûretlerini ve sîretlerini tahayyül edersiniz. Bu sevgi ve hürmetiniz rıza-ı İlâhî içindir, sizin Allah’a yaklaşmanıza vesile oldukları içindir. Binaenaleyh kurb-u İlâhîye vesile olan her şey sevilir. Bundan dolayı enbiyâ ve evliyayı, sıddıkları, mürşidleri sevmek fevkalâde güzel ve semeredardır. Onların eser ve fikirlerinden istifade etmek, ruhlarını hayır ile yâd edip şâd etmek ve onlar için Allah’a dua etmek ve bu dua ile kesb-i feyz eylemek, onları Allah’ı sever gibi değil, Allah için sevmek pek güzeldir.
Hem meselâ; namazda Kâbe’yi tahayyül etmek veya yanında kılarken ona bakmak namazın sıhhatine ve tevhid itikadına halel vermediği, bilakis sevaba vesile olduğu fıkıh kitaplarında beyan edilmektedir. Demek ki, neticeler güzel olduğu gibi vesileler de güzeldir.
Evet, güneş güzeldir, onu aksettiren aynalar da güzeldir. Semânın vüsât ve cesametini ihtiva eden bir su damlası da güzeldir. Azamet-i Rabbaniyeyi sinesinde gösteren menekşeler de güzeldir.
Hülasa, Cenâb-ı Hakk’ın azamet ve kibriyâsını gösteren her şey güzeldir. İlâhî feyzin tecelligâhı olan ve müridi, Rıza-yı Bâri’ye yaklaştıran bir mürşidin kalbi de güzeldir. İşte müridin mürşidine karşı aşk ve muhabbeti, o aynada tecelli eden İlâhî nurlaradır. Hıristiyan âlemi taassuplu rûhbaniyetin zincir ve tahakkümleri altında ezilirken, İslâmiyet’in bu zincirleri kırıp attığı en âmî mü’minin bile bildiği bir gerçektir.” dedim. Daha sonra Bediüzzaman’ın râbıtaya itiraz edenlere karşı yazmış olduğu şu veciz ifadelerini onlara okudum: “Şimdiki Hıristiyanlık, esbab ve vesaiti müessir bilir, mânâ-i ismi nazarıyla bakar. Akide-i velediyet ve fikr-i rûhbaniyet öyle ister, öyle sevk eder. Onlar azizlerine mânâ-i ismiyle birer memba-i feyz ve güneşin ziyâsından bir fikre göre istihâle etmiş lambanın nûru gibi birer ma’den-i nur nazarıyla bakıyorlar. Biz ise evliyâya mânâ-i harfiyle, yani âyine güneşin ziyâsını neşrettiği gibi birer ma’kes-i tecelli nazarıyla bakıyoruz. Bu sırdandır ki, bizde sülûk tevazudan başlar, mahviyetten geçer fenafillah makamını görür. Gayr-i mütenahi makamatta sülûka başlar.”[7] Bediüzzaman’ın bu veciz beyânı karşısında dostlarım, şükran duygularını dile getirerek kalplerinde tam bir itminan hâsıl olduğunu ifade ettiler.
[1] Aclûnî, İsmail b. Muhammed, Keşfu’l-Hafa, Daru İhyai’t-Türâsi’l-Arabî, II. Baskı, Beyrut 1351, c. I, s. 132.
[2] Âl-i İmrân, 3/31.
[3] Tevbe, 9/119.
[4] Nursî, Lem’alar, s. 157.
[5] Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Envar Neşriyat, İstanbul 1993, s. 149.
[6] Nursî, Lem’alar, s. 190.
[7] Nursî, Hutbe-i Şâmiye, RNK Neşriyat, İstanbul, s. 141-142.

Bu konuda geri bildirim bırakın