Nasıl Bir Maârif?

Maârif, Din Eğitimini En İyi Şekilde Vermelidir

Maârif, Din Eğitimini En İyi Şekilde Vermelidir

İnanmak yaradılışın bir gereğidir. Din, aklın mâverâsında,[1] zekânın fevkinde bir mürşid-i âzamdır ki, beşeriyeti sırat-ı müstakime îsal[2] eder. Aklı yanlış ve hatalı düşüncelerden tasfiye eder; ifrat ve tefritten âzâde kılar ve onu fıtraten haiz olduğu tekâmüle doğru yönlendirir.

Din hissi, insan rûhu için fıtrî ve ebedî bir ihtiyaçtır; asla terk edilemez, sökülüp atılamaz, yok edilemez. Onun yeri ne içtimâî disiplin, ne kanun hâkimiyeti, ne de ilim ve felsefe ile doldurulabilir. Şu hâlde hayat onsuz olamaz. Elem ve ızdıraplar içerisinde kıvranan, sürekli olarak bunalımlarla çalkalanan bu asrın insanına Din-i Hak, hava ve sudan daha lüzumludur. Bu muzdarip beşeri tatmin ve teskin edecek en kıymetli his, din hissidir. Maddî ihtiraslar, korkunç çekişmeler, aşırı yorgunluk ve rûhî depresyonlar ile örülen bugünün boğucu ve bunaltıcı içtimâî hayatında teneffüs etmek isteyenlere Din-i Hak, ne ulvî bir istinadgâh, ne güçlü bir hâmi, ne büyük bir huzur kaynağıdır! Buhranlı bunalımların her gün biraz daha şiddetlendiği günümüzün cemiyet hayatında, dine olan ihtiyaç giderek artmaktadır. Her ihtiyacını ve arzusunu tatmine çalışan bu asrın insanı, elbette, rûhunun ebedî ihtiyacına karşı lakayd kalamayacak, madde dünyasında bulamadığı bu ebedî hakikati, mânâ dünyasında arayacak ve ancak elinde bulacaktır. Nitekim beşerin bu mânevî boşluğunu doldurmak için Din-i Hakk’ın gönüllerde her geçen gün daha fazla taht kurduğunu, çok kuvvetli bir cazibe unsuru olarak, içtimâî hayatın her tabakasında hükmettiğini ve derinleştiğini görmekteyiz. Bu temâyül gösteriyor ki, gelecek yüzyıllarda din, bütün şaşaası ile hükmedecek ve beşerin en büyük gayesi Allah’a îman ve rızasını tahsil olacaktır.

Bilinen bir hakikattir ki, huzur ve saadetin teessüsü, îman ve irfanın inkişafıyladır. Hakikat her şeyden kuvvetlidir. O hükmettiği zaman, din ile millet birleşmiş olur. Fikirlerde parlak tasavvurları, gönüllerde büyük arzuları ihyâ etmek doğrudan, maârifin vazife-i kudsîyesidir. Bunun için mensubu olduğumuz İslâm dininin kadrini bilen, kıymetini takdir eden hakiki hamiyetperver, vatanperver, idealist, vefakâr, gayyur, cesur, mütefekkir, müteşebbis ve âlihimmet eğitimcilere bu milletin âcilen ihtiyacı vardır.

Din, İnsanın En Büyük İstinad Noktasıdır

Hayatî tehlikelere maruz kaldığı durumlarda o milletin muhtaç olduğu ümit ve heyecan kaynağı inancıdır. Mahkûmiyet ve esaretten kurtuluşu için ihtiyaç duyduğu azim ve irade kudretini yine inancından alır. Zira din, heyecan ve iradenin en nûranî, en kudretli kaynağıdır. Dinini ihmal eden bir millet, zillet ve esaretten kurtulamaz.

Evet, eğitimcilerimiz İslâm dininin sadece vicdanlara hitap eden bir din olmadığını, hüsn-ü ahlâk ile beraber siyasî ve içtimâî prensipleri de ihtiva eden ebedî bir hazine olduğunu, ırkları, muhitleri, örf ve âdetleri başka başka olan muhtelif kavimler arasında sarsılmaz bir kardeşliği ve kuvvetli bir vahdeti temin ettiğini ve ecdadımızın bu şuur sayesinde asırlar boyu büyük bir devlet olarak cihanda lâyık oldukları yeri aldığını talebelere iyice anlatmalıdırlar.

Evet, insan, acz ve zaaf üzerine yaratılmıştır. Hâlbuki hayatı bela ve musibetler, keder ve elemlerle doludur. Bu fıtrattaki bir insan, kendisini teselli edecek, sonsuz ihtiyaçlarını karşılayacak ve onu düşmanlarından koruyup emin kılacak bir merciye, bir istinad ve istimdat noktasına her zaman muhtaçtır. Bu insanların ortak mizacıdır. Evet, insan sıkışıp daraldığı, ümitleri yıkıldığı, düşünceleri tahakkuk etmediği, üzerine hastalık ve musibetlerin bütün ağırlıklarıyla çöktüğü zamanlarda rûhunu saran kâbusları dağıtacak, kalbini teskin ve teselli edecek bir dergâha ilticaya muhtaçtır. Bu dergâh ise; “Her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, âcizden müberra, surdan mukaddes, nâkıstan muallâ bir Kadîr-i Zülcelal, Rahîm-i Zülcemâl, bir Hakîm-i Zülkemâl…”in[3] dergâhıdır.

Din, Toplum Hayatına Disiplin Getirir ve Müşterek Bağları Kuvvetlendirir

İtaat ve istikameti emreden din, insanlara vicdanî murâkabe[4] getirmekle içtimâî nizamı korur ve cemiyette âhengi tesis eder. Din-i Hak, bunalan ruhları inşiraha, karanın kalpleri nûra, mey’us gönülleri feraha kavuşturur; içtimâî huzur ve sükûnu sağlar. Artık böyle bir cemiyette anarşiden bahsedilemez. Zira anarşi, dinî terbiyenin kırıldığı, ahlâkî müesseselerin çalışamaz hâle geldiği toplumlarda kendini gösterir. Bilinen bir gerçektir ki, bir cemiyette din şuurlu olarak yaşanmazsa, o cemiyet adım adım yıkılışa doğru gider, önce dinî şuur, yerini alışkanlık ve taklide terk eder. Bunu lakaydlık ve laubalilik takip eder. Ve en nihayet, cemiyette anarşi baş gösterir.

Yüksek İdealler, Ulvî Hisler Ancak Din ile Verilebilir

Vatanperverlik, hamiyet, feragat, fedakârlık gibi ulvî hisler, nesillerin kalp ve dimağlarına en kâmil mânâda ancak din ile verilebilir. Dinin kalp ve dimağlar üzerindeki bu alevlendirici fonksiyonu, her devirde büyük mürşitler ve dâhi şahsiyetler doğurmuştur. Din, duygulara ölçü kazandırır, istidatları inkişaf ettirir, mesuliyet duygusunu geliştirir. Ferd, bu seciyelerle teçhiz edilirse, varlığını vatanın hizmetine vakfeder, himmetini milletinin saadetine hasreder ve bir millet kadar kıymet kazanır.

Din, Toplum Yapısında Bütünleyicidir

Din hissi, toplumda müşterek râbıtaları kuvvetlendirir. Kaynağını dinden alan şefkat, fedakârlık, kardeşlik ve muhabbet gibi hisleri ve millî muhabbeti netice verir. Kalp ve gönülleri bir tek sevgi mihrakında birleştirerek millî tesânüdü perçinleştirir; millî karakter ve şahsiyeti teşekkül ettirir.

İslâm dini birlik ve beraberliğin, uhuvvet ve muhabbetin, huzur ve emniyetin zembereğidir.[5] Buna binâen beşerin saadetini tahrip eden her şeyi İslâmiyet nehyetmiştir. Evet, Din-i Hak, dünya ve âhiret saadetini temin eden bir ikram-ı İlâhidir.[6]

Malûmdur ki, bir bedende, bütün âzâların rûha bağlanmasıyla birlik hâsıl olur; vücut kuvvet bulur ve sıhhat kazanır. Bedendeki âzâların şekilleri, vazifeleri ve özellikleri ayrı ayrı olduğu hâlde, tamamı bir tek rûha bağlıdır; ondan meded alır, onun nâmına hareket eder. Vazifeleri, birbirinden ayrı olan bütün bu âzâların muvaffakiyetleri, bir tek rûhu kabul etmeleri ve ona bağlanmalarıyla mümkün olur. Ondan irtibatını kesen âzâ felce uğrar. Demek ki, vücudun birliği rûhun birliğinden gelmektedir. Her bir âzâ, rûhun hayat ve feyzinden nasibini almakla memnun ve mesud olur. Her âzânın kendi uhdesine düşen vazifeyi yapmasıyla hâsıl olan semereden, şereften, kemalden bütün âzâlar hislerini alırlar. Bütün âzâlar aklın tefekkür, tedbir ve temkininden fayda gördükleri gibi, her bir âzânın, kendi vazifesini lâyıkıyla yapmasından da akıl müstefid olur.

Rûhun bu birleştirici ve hayatî fonksiyonunu hiçbir âzâ yüklenemez ve kendisini onun yerine koyamaz. Meselâ, göz olmazsa vücud mevcudiyetini noksaniyetle de olsa devam ettirebilir. Ama ruh olmazsa, artık vücudun varlığından söz edilemez.

Bir millet, bütün efradı, bütün sınıf ve tabakaları ve bütün müesseseleriyle bir vücut gibidir. Bunların hayat ve bekaları da hepsini ihata edebilecek mukaddes bir mefhuma, bir şahs-ı mânevîye bağlanmalarıyla mümkün olur. İşçiler-işverenler, köylüler-şehirliler, hocalar-talebeler hâsılı, bütün içtimâî sınıflar, o şahs-ı mânevînin âzâsı hükmündedirler. Biri dimağı ise, diğeri kalbi; biri gözü ise, diğeri kulağı; biri eli ise diğeri ayağıdır. İşte bütün bu âzâların huzur ve sükûnunu, ittihad ve tesânüdünü, uhuvvet ve muhabbetini mahiyetinde taşıyan ve bunların hepsinin rûhu hükmünde olan tek hakikat Din-i Hak’tır, İslâm dinidir. Din bu âzâların mutlak tesânüdünü temin etmekle içtimâî hayatın âhenk ve intizamını tesis eder. Dinin bu fonksiyonunu mesela, herhangi bir ırk yüklenemez. Çünkü ırkçılık ihtilafın menşeidir; ittihad ve imtizacı tesis edemez. Bu fonksiyonu meslek birliği de yüklenemez. Çünkü cemiyetin bütün fertlerinin işçi, çiftçi, mühendis yahut doktor olmaları da tasavvur edilemez. Kısacası bir milleti meydana getiren hiçbir organ kendi unvanını, vasfını, şahs-ı mânevîsini[7] millete ruh yapamaz. Ama bütün bu organlar, o mukaddes rûhu kabul edebilir ve ona bağlanabilirler. İşçisi işvereni, talebesi-hocası, âmiri-memuru ile herkes: “Rabbimiz bir, Hâlikımız bir, Mâbudumuz bir, dinimiz bir, devletimiz bir, vatanımız bir, milletimiz bir…” diyebilir. Herkes aynı mâbed içinde toplanabilir, bir tek dinin çatısı altına girebilirler. Demek ki, bu milletin rûhu, ancak din olabilir. Bu rûhun tesirsiz kaldığı sahalarda felç olma hâli baş gösterir. Evet, bugün birçok içtimâî uzvumuz hayatiyetini kaybetmiş, çalışamaz hâle gelmişse, bunun sebebi, dinî hissiyatın o uzuvlarda ihmal edilmiş olmasıdır.

Evet, dinimiz fert ve cemiyet hayatı için son derece lüzumlu, vazgeçilmez hakikatlerin membaı ve mahzenidir. Beşeriyeti tekâmül ve teâlîye[8] sevk edecek esasları havidir. Mânâ ikliminden uzak, kılavuzsuz, pusulasız giden bu asrın insanına hayat bahşedecek en büyük iksir İslâm dinidir. İşte, insanlarda hamiyet ve muhabbeti ateşleyen, fertleri birbiri ile kaynaştıran, içtimâî yapının kayyumu, hayatın hayatı, nûru ve esası olan bu muazzam kuvvete karşı devlet adamlarımızın lakayd kalmaları düşünülemez.

Malûm olduğu üzere, 2000 yıldır dünyanın her tarafında meskenet ve zillet serisinde yaşayan Yahudileri, bugün devlet hâline getiren gücün temelinde din hissi yatmaktadır. Tahrif edilmiş Tevrat, müntesiplerini böyle bir neticeye götürürken, en son ve en mükemmel kitap olan Kur’ân-ı Azimüşşan’ın hakikatleri cemiyetin tedavisinde kullanılsa, elbette içtimâî bünyemiz fevkalâde perçinlenecek, sağlam ve metin olacaktır.

Milletimiz için, her devirde müessir olan ve hiçbir zaman tesirini ve kıymetini kaybetmeyen bir reçete vardır: “İhyâ-yı din, ihyâ-yı millettir.”[9] Bu milletin dirilişi, dinin dirilişi ile mümkündür. Bu hakikati düzenli bir şekilde sunabilen unsur da eğitimdir. Fakat mazide maalesef eğitimcilerimiz İslâm dininin ehemmiyet ve kıymetini hakkıyla takdir edemediler; aksine onun önüne set çektiler. Avrupa’nın menfî telkinlerine kapılarak dini, terakkîye mani zannettiler. Ferdî, içtimâî ve siyasî hayatta onun ulvî hakikatlerinden uzak kalmaya gayret gösterdiler.

İslâmiyet’in öz cevherine inemediler, rûhunu kavrayamadılar ve gaflet uykusuna daldılar. Sefâhat ve eğlencelerin kucağına atıldılar. Ecdadımızın tedkik ve tahkik ile yaşadığı İslâmiyet’i taklit etmekle yetindiler. Yaratılışın ulvî gaye ve vazifelerini unuttular. Hasis ihtirasların peşine düştüler. Tarihimizden, mâzimizden koparak, cemiyet hayatını menfî milliyet üzerine bina etmeye çalıştılar. Bu yüzden millet fertleri arasında nifak ve şikak baş gösterdi. Neticede bugünkü felaketlerle karşı karşıya geldik. Hâlbuki bir zamanlar teâlîye, terakkîye, muhabbet ve kardeşliğe vesile olan bir din, tedennîye[10] ihtilafa sebep olamazdı, İslâmiyet bu gibi sefil hâllere düşmekten münezzeh ve âlidir, çünkü temeli akıl ve hikmet üzerine kurulmuştur.

Cenâb-ı Hakk’ın kanunları ebedîdir. Onlara uyulduğu takdirde tekâmül ve terakkîye erişilir, terk edildiği zaman inkıraz[11] ve tedennîye düşülür. Yani bu kanunların icabına göre hareket edilmediği takdirde, pek haklı olarak musibetler, felaketler gelir ve amansız tokatlar ile inkıraz ve izmihlâle mahkûm olunur. Kanun-u İlâhi ezelden beri böyle cereyan etmiştir ve ilelebed de böyle gidecektir.

Şimdi kendimize şu soruları soralım: Dün teâlîden tekâmüle koşan bu milleti bugün inkırazdan izmihlâle sürükleyen sebepler nelerdir? Aynı milletin çocukları olduğumuz hâlde, neden bu felaketlere maruz kaldık? Dün cihanları hayrete düşüren muazzam medeniyetler kuran, değişik iklimlere ilim ve irfan götüren kardeşliğin ve muhabbetin sembolü olan bu milletin evlatları, bugün neden bu cehâlet ve ihtilaflara maruz kaldılar? Bunun sebebini bizim İslâm dinine karşı olan lakaydlığımızda aramak lazımdır. Bizler, maalesef bu din-i mübine karşı ecdadımızın gösterdiği hassasiyeti gösteremedik. Ferdî ve içtimâî hayatımızda O’na lâyık olduğu mevkiyi veremedik. Ecdadımız gibi bu dini hakkıyla kavrayıp ferdî ve içtimâî hayatımıza tatbik edemedik.

Ecdadımız, yetiştirdiği sayısız âlim mütefekkirlerle Anadolu’yu bir kültür ve medeniyet merkezi hâline getirmişti. İlim, fikir ve sanat adamları devamlı himaye görmüştü. Fakat bunların murâkabesi[12] hususunda da gayet uyanık ve şuurlu bir yol takip edilmişti. Millet ve devlet aleyhindeki dâhilî ve haricî bütün cereyanlar hassasiyetle kontrol altında tutulmuş, icabında çökertilmiş ve yok edilmişti. Bu çeşit hâdiseleri, tarihin ibret vesikaları ışığında devamlı seyrediyoruz.

Ecdadımız din ile ilmî, akıl ile kalbi, teknik ile fazileti birlikte inkişaf ettiren bir maârif sayesinde, insanlık âlemini ilim ve irfanları ile ihyâ ve irşad eden nice yıldız-misal insanlar yetiştirmişler ve cihanda ebede kadar sönmeyecek bir mârifet meşalesi yakmışlardır. Ve bu şuurla yetiştirdikleri fertler sayesinde asırlarca yetmiş iki milleti bir potada eritip yekvücut hâline getirmeye muvaffak olmuşlar ve içtimâî hayatta huzur ve sükûnu, muhabbet ve uhuvveti, âhenk ve nizamı hâkim kılmışlardır. Onlar mâziden kaynayıp istikbâle akan gür ve kuvvetli bir nehir gibi bütün insanî fazilet ve meziyetleri nesilden nesile intikal ettirmeyi başarmışlardır.

Milletin bütün fertlerini:

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ

“Ancak mü’minler birbirinin kardeşidirler.”[13] âyet-i kerimesinin kudsî kalesinin içine dâhil etmişler ve bu âyetin ziyâsıyla gönüllerden düşmanlık, kin, adavet, tarafgirlik, ırkçılık gibi zulmetleri izale etmişlerdir.

Evet, ecdadımız İslâm dininin insanlık âlemine bahşettiği bu ulvî hakikatleri ferdî ve içtimâî hayata hakkıyla tatbik etmekle gönüllere ve vicdanlara; uhuvvet, muhabbet, tesânüd, ittifak, samimiyet gibi ulvî meziyetler zerk etmişler ve o koca cihan imparatorluğunu huzur ve sükûnla idare etmişlerdir. Temin ettikleri bu birlik ve beraberlik, samimiyet ve muhabbet sayesinde bütün dünya devletleri nezdinde muhterem bir mevki kazanmışlardır. Ecdadımız bu neticeye, şu iki müesseseyi ihyâ ederek ulaşmıştır: Medreseler ve tekyeler.

Evet medreseler ve tekyeler, milletin irşad ve tenvirinde, memleketin imar ve ıslahında pek büyük hizmetler vermişlerdir. İşte tarihimize şeref bahşeden o âriflerin, mütefekkirlerin her birisi bu nurlu hücrelerin semeresidir. Tarihin sahifelerinde ebedî bir iftihar ile payidar olan şanlı devrelerimize ait mefâhirlerimizin[14] birçoğu bu iki müessesenin mahsulüdürler. Bu milletin güzel seciyelerinin tekâmülünde bunların pek büyük hizmetleri olmuştur. Fertlerin irşadına, cemiyetin âhengine ve nizamına hizmet eden bu müesseselerden melek gibi melikler, âdil hâkimler, bahadır kumandanlar, basiretli âlimler, kâmil mürşidler, celâdetli hatipler ve ince ruhlu şairler, edipler yetişmiştir. Evet, Anadolu insanı, hakka riayet, fazilete muhabbet, rezalete adavet, sefâlete husumet gibi âli hasletleri bu feyyaz rehberler sayesinde kazanmıştır. Bu mâneviyat üstadları, vatanın her köşesinde milletimize ferdî ve içtimâî âdâbı tâlim etmişlerdir.

Yirmi yaşlarında bir gence o cevval ve metin rûhu nefhederek O’nu çağ açıp çağ kapayan Fatih seviyesine çıkaran bu mâneviyat sultanlarıydı. Nâfiz[15] bir nazar ile mümtaz olan Yavuz’a, ittihad-ı İslâm rûhunu aşılayan da bu rehberler değil miydi?

Millet ve memleketini düşünen, hamiyetli ve âlicenap her insanın da o mâneviyat mimarlarının tavsiyelerini nazar-ı itibare alması icab eder. Gereğimizi müstakim bir sahaya çekmek için onları dinlemek ve onlardan ders almak zarurîdir. Aksi takdirde hariçten esen kasırgalarla şaşkına dönüp özümüzü kaybetmemiz ihtimali vardır.

Elhâsıl: İnsanı gerçek olarak anlatan ve en güzel şekilde tanıtan İslâm dinidir. Dinimiz, insanı maddî ve mânevî cephesi, nihayetsiz acz, zaaf ve fakrı, ebediyet arzusu gibi fevkalade geniş bir saha içerisinde değerlendirir. Beşerin üç müşkil ve müthiş suali olan: “Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?” suallerine gayet mukni ve makul cevaplar verir. İnsanların hem nefislerini, hem kalplerini, hem ruhlarını, hem akıllarını tatmin ederek müntesiplerini faziletten saadete, saadetten kemalata îsal[16] eder. Zerrelerden güneş sistemine kadar, her şeye hükmeden İlâhi bir nizamın mevcudiyetini akıllara tesbit ettirir. Mevcudatın yaratılış gayesini ve mahlûkatın hakîmane terbiyesini gözler önüne serer, gerçeği okutturur. Böylece, insanın fikir dünyasında mukaddes mefhumlar, ulvî değerler teşekkül ettirir. Kalbi vesveselerden, aklı lakaytlıktan, rûhu tereddütlerden kurtararak insana disiplin ve ölçü getirir. Onu ferdî ve içtimâî planda bütünleştirir, müstakim kılar. Artık böyle bir insan, gerek vicdanı ve gerekse çevresi ile çatışmaz.


[1]       Mâverâ: Bir şeyin gerisinde, arkasında veya ötesinde bulunanlar.

[2]       Îsal etme: Ulaştırma.

[3]       Nursî, Sözler, s. 319.

[4]       Murâkabe etmek: Bakıp gözetmek, gözaltında bulundurmak, denetlemek.

[5]       Zemberek: Hareketi sağlayan güç kaynağı.

[6]       İkram-ı İlâhi: Allah’ın lütfu, ihsanı.

[7]       Şahs-ı mânevî: Tüzel kişilik; belli bir kişi olmayıp, bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik.

[8]       Teâlî: Yükselmek, yücelmek.

[9]       Nursî, Hutbe-i Şâmiye, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 114.

[10]      Tedennî: Gerileme, derecesinden düşme.

[11]      İnkıraz: Bitip tükenip yok olma, sonu gelme, çökme, yıkılma.

[12]      Murâkabe etmek: Bakıp gözetmek, gözaltında bulundurmak, denetlemek.

[13]      Hucurât, 49/10.

[14]      Mefâhir: Övünülecek, iftihar edilecek şeyler.

[15]      Nâfiz: İçe işleyen, çok tesir eden, etkili.

[16]      Îsal etme: Ulaştırma.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X