Hayatım Hatıralarım

1980 İhtilâli’nde Emniyet Müdürlüğündeki Münazara

1980 İhtilâli’nde Emniyet Müdürlüğündeki Münazara

1980 İhtilâli’nden kısa bir zaman geçmişti. Öğle namazını kılmış ders okuyorduk. Daha önce tanıdığım Komiser Yusuf Bey, birkaç polis memuru ile birlikte medresemize gelerek savcı beyin emri ile arama yapacaklarını söylediler. Arama yaptıktan sonra başta Risale-i Nur eserleri olmak üzere bazı kitaplarımıza el koydular. Beni de ifademi almak üzere Birinci Şubeye götürdüler. Daha önce de birkaç defa ifademi alan Erzurum İstihbarat Şube Şefi Ümit Bey, komiser İbrahim Bey’e:

“Siz Hocam’ı bizimle baş başa bırakın. Bize birer çay söyleyin ve dışarıda bekleyin. Hiç kimse içeri girmesin.” dedi. Diğer memurlar dışarı çıkınca Ümit Bey bana: “Hocam, sana bir şey soracağım. Bunu sadece merakımı gidermek için soruyorum. Söyleyecekleriniz kesinlikle ifadeye geçmeyecek. Zaten görüyorsun ortada ne kalem kâğıt, ne de teyp var.” dedikten sonra masanın üzerindeki Risale-i Nur eserlerini göstererek:

“İşte Risaleler de burada. Yalnız senden şu sorumu cevaplamanı istiyorum.” dedi ve: “Bu zât kim? Ne diye siz bu zâtın peşine gidiyorsunuz? Bunu çok merak ediyorum.”

Dedim ki: “Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Cihan Harbi’nden evvel, Van’da bir medrese açmış ve o medresede talebelerine hem ilim öğretmiş hem de ikindiden sonra Van Kalesi’nin arkasında tâlim yaptırmış. Talebeleri bu tâlimin hikmetini sorduklarında “İleride büyük bir zelzele olacağını hissediyorum. Siz hem ilme, hem tâlime devam edin.” demiş. Ve Cihan Harbi patlak vermiş. Gönüllü milis kumandanı olarak harbe katılmış. Üç sene boyunca Ruslarla harp etmiş, birçok talebesini şehit vermiş. Esir düşmüş ve iki buçuk sene esarette kalmış. Cenâb-ı Hakk’ın lütfu ile esaretten kurtulmuş ve İstanbul’a dönmüş. İstanbul’un âlimleri Üstad’ı büyük bir hürmetle karşılamışlar. Ona karşı son derece hürmetkâr davranmışlar. Hatta kendisini Meşihat-ı İslâmiye’ye bağlı Dârü’l Hikmeti’l İslâmiye dairesine âzâ yapmışlardır. Orada iki buçuk sene hizmet etmiş.

İstanbul’un işgali sırasında İngilizlere karşı Hutuvat-ı Sitte adlı eserini kaleme almış ve herkesin İstanbul’dan kaçtığı bir sırada, “Ben bu İngilizleri İstanbul’dan çıkarmadan hiçbir yere gitmeyeceğim.” demiş.

Ankara Hükûmeti’ne İstanbul’da birçok kimse karşı çıkmış. Hatta Dürrîzâde, Ankara Hükûmeti’ne karşı bir fetva bile yayınlamışken, Üstad o fetvaya karşı bir fetva yayınlamış. Üstad’ın bu hizmetleri Ankara Hükûmeti tarafından takdir ile karşılanmış ve kendisi Ankara’ya dâvet edilmiş. Ancak Üstad Hazretleri: “Ben, tehlikeli yerde mücâhede etmek istiyorum. Siper arkasında mücahede etmek hoşuma gitmiyor. Anadolu’dan ziyâde burayı daha tehlikeli görüyorum.”[1] diyerek İstanbul’dan ayrılmamış.

İngilizler İstanbul’dan çekilince Ankara’ya gitmiş. Millet Meclisi’nde, dine karşı bir lakaytlık hissetiği ve Batılılaşmak adı altında, Türk Milleti’nin kutsî değerlerinden bir uzaklaşma gördüğü için, mebusların ibâdete, bilhassa namaza devam etmelerinin lüzum ve ehemmiyetine dair bir beyanname neşretmiş ve mebuslara dağıtmış.

Bu beyannâmeyi Kâzım Karabekir Paşa, Mustafa Kemal’e okumuş. Beyannâme Mustafa Kemal ile Üstad arasında bir münakaşaya sebebiyet vermiş. Bir gün dîvân-ı riyâsette, elli altmış mebus içinde Mustafa Kemal Paşa:

“Sizin gibi kahraman bir hoca bize lâzımdır; sizi, yüksek fikirlerinizden istifade etmek için buraya çağırdık. Geldiniz, en evvel namaza dair şeyleri yazdınız, aramıza ihtilâf verdiniz.”[2] demiş. Buna karşılık Bediüzzaman, gereken cevabı verdikten sonra, hiddetli bir şekilde iki parmağını ileri uzatarak:

“Paşa… paşa! İslâmiyet’te, îmandan sonra en yüksek hakikat namazdır. Namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduddur.”[3] demiş. Buna karşılık Mustafa Kemal bir şey söyleyememiş, özür dilemekle yetinmiştir.

Bediüzzaman Hazretleri, bütün Müslümanları sever. Ancak Türkleri daha çok sever. Türk milletine necip kavim diyor. Sizin bir istihbaratçı olarak Bediüzzaman’ı tanımamanız insanda üzüntü uyandırıyor.”

Elmalılı Hamdi Efendi, Babanzade Ahmet Naim Bey ve Ömer Nasuhi Bilmen gibi birçok kıymetli âlim ve eserler varken, siz niçin devletin de karşı olduğu bir insanın peşinden gidip eserlerini okuyorsunuz? Bunu çok merak ediyorum.” dedi.

Ben de: “Demek ki, bu zâtta ve yazmış olduğu eserlerde azim bir fark var ki, insanları kendine celb ve cezbediyor. Bir kişi eserini telif eder, ama o eserin değerini ve kıymetini okuyucu takdir eder. Kimseye bu eserler zorla okutulmuyor. İnsanlar her tehlikeyi hatta hapse girmeyi bile göze alarak kendi iradeleriyle okuyorlar. Buna sizler de şâhitsiniz. Demek ki, Risale-i Nur’larda kendisini okutma meziyeti var ki, diğer eserlere tercih ediliyor. Bir insan sevdiği bir şiiri veya bir kasideyi birkaç defa okusa ondan usanır. Ama bu eserleri okuyanlar ondan asla usanmıyorlar, büyük bir şevkle tekrar tekrar okuyorlar. Risale-i Nur’lar raflarda durmuyor, hep rahlelerin üzerinde, okuyucunun elinde ve cebinde geziyor; elden ele, ilden ile, dilden dile dolaşıyor.” dedikten sonra Bediüzzaman Hazretleri’nin, hizmetlerini ve gayesini uzun uzun anlattım ve ona: “Bir istihbaratçı olarak sizin, Bediüzzaman’ı tanımamanız çok garip ve üzüntü verici bir durumdur.” dedim.

Bir müddet daha Üstad’ı anlattım.

Bu konuşmam üzerine Umut Bey: “Hocam, sen biraz bekle, ben şimdi gelirim.” diyerek yanımdan ayrıldı. Geri döndüğünde yanında iki kişi daha vardı. Gelenlerden birinin Emniyet Müdürü, diğerinin de İstihbarat Şefi olduğunu söyledi ve: “Hocam, siz anlatmaya devam edin.” dedi. Ben de Bediüüzzaman Hazretleri’ni ve gayesini uzun uzun anlattım. Onlar da dinlediler.

Emniyet Müdürü: “Hocam, sana bir şey soracağım. Said Nursî’nin Kürtçülükle bir alâkası var mı?” dedi.

Ben de: “Sümme hâşâ! Üstad kesinlikle ırkçılığa karşıdır. Bu da onun dinî inançlarından dolayıdır. Üstad, Şeyh Said Hareketi’ne karşı çıkmış. İstanbul’da isyan eden kırk bin hamala karşı: “Türkler bizim aklımızdır, biz de onların kuvveti. Mecmuumuz bir iyi insan oluruz.”[4] “Türk milletini ve milliyetini zehirleyen mülhidler, dinden çıkmışlar bilsinler ki: Benim millet-i İslâmiye’nin en mühim, mücâhit ve muazzam bir ordusu olan Türk milletine binler Türk kadar hizmet ettiğimi binler Türk şâhittirler.”[5] vb. sözleri eserlerinde ifade ediyor. Bunları sizin bizden daha iyi bilmeniz lazım.” Emniyet Müdürü, benim sözlerimi tasdik mânâsında başını salladı ve sustu.

Sohbetimiz gece geç saatlere kadar devam etti.

Sonra Umut Bey:

“Peki siz niçin MSP’yi desteklediniz?” dedi.

“Biz kesinlikle MSP’yi desteklemedik. Aksine, onlara bu hareketin yanlış olduğunu ve millete zarar vereceğini ilk defa söyleyen biz olduk. Bu yüzden pek çok karalama ile karşılaştık. Onlardan aleyhimize yazılmış birçok mektup aldık!” dedim.

Umut Bey:

“Fakat bundan birkaç gün önce İran Konsolosluğu’nda birkaç genç yakaladık. Ceplerinde Risale-i Nur çıktı. Belli ki onlar sizin talebelerdendi.” dedi.

“Risale-i Nur herkesin malıdır, herkes okuyabilir. İran Konsolosluğu’na gidenlerin cebinde de Risale-i Nur olabilir. Bu, onların Nur talebesi olduğunu göstermez. Hiçbir Nur talebesi İran’daki Humeyni Hareketi’ni desteklemez. Yeni Asya yazarı Burhan Bozgeyik ihtilâlden önce Erzurum’a geldiğinde benimle bir röportaj yapmış ve “Hicret” adlı kitabında yayınlamıştı. O röportajda İran hakkındaki düşüncelerimi söyledim.” dedim.

Benden o röportajı istediler.

Nur talebelerinin hiçbir zaman aktif siyasete girmediklerini ve bunun sebeplerini anlattım. Sadece seçimden seçime oy kullandığımızı, bundan başka siyasetle hiçbir alâkamızın olmadığını söyledim. “Herkes de kendi reyini kendi istediğine göre verir. Hiç kimse kimsenin reyine karışmaz.” dedim.

Bu defa: “İyi ama siz hep Süleyman Bey’i desteklemediniz mi? Defalarca ziyaretine gitmediniz mi? Talebeleriniz köylere kadar gidip propaganda yapmadılar mı?” dediler.

Ben de: “O dönem başkadır. O zaman Türkiye, komünist Rusya’nın tehdidi altındaydı. Rusya, Türkiye’yi istila etmeye çalışıyordu. Biz sadece komünizme karşı bir alternatif olarak sağın en güçlü partisini destekledik. Bunda herhangi bir siyasî menfaatimiz yoktu. Başka ne yapabilirdik? Süleyman Bey’i görmeye gitmemiz ise haksız yere hapsedilen kardeşlerimiz için ricada bulunmak niyetiyledir.” dedim. Bundan da çok memnun oldular.

Umut Bey bu kez: “Siz sadece kendinizi Müslüman sayıyorsunuz. Hâlbuki biz de Müslümanız. Bu ayrımcılığı niye yapıyorsunuz?”

Bunun üzerine biraz sinirlendim. “Elbette ki hepiniz Müslümansınız. Mum ışığı da ışıktır. El fenerinin ışığı da ışıktır. Elektriğin ışığı da ışıktır. Güneşin ışığı da ışıktır. Bir îman ki, insanı sabah namazına kaldıramıyorsa, kul hakkı yemekten alıkoyamıyorsa, o îmana nasıl kâmil îman diyebiliriz.” dedim. Hiçbir şey söylemediler. Böyle bir müddet daha konuştuktan sonra beni bıraktılar. Dışarı çıktığımda birçok Nur talebesi karda ve soğuk havada beni bekliyorlardı. Onlarla beraber Kümbet Medresesi’ne geldik.

Sabah olunca Burhan Bozgeyik ile Erzurum’da yaptığımız ve bilahare “Hicret” isimli kitapta neşredilen bu röportajı bulduk ve bu röportajın İran’la ilgili bölümünü onlara gönderdik.[6]

Alaaddin Bey ile Vahdet Bey:

“Hocam, biz bu röportajı bir kere de Hürsöz’de yayınlayalım. İnsanlar hâlâ bizi tanımıyorlar, İranlılar ile karıştırıyorlar.” dediler. Ben de “Olur.” dedim.

Yazıyı Ahmet Bey dizi hâlinde yayınlamaya başladı. Çok uzun bir yazıydı. Bu yüzden de yayınlanması epey sürdü. 21. tefrikası 19 Mayıs gününe denk geldi. O gün Ahmet Bey, 19 Mayıs münasebetiyle Atatürk’ün resmini basmış. Tam arkasına da benim yazımı koymuş. Yeni Asya gazetesindeki bazı arkadaşlar bu gazetedeki “21” sayısını silmişler ve bu yazıyı fotokopi ile çoğaltıp, “Kırkıncı Hoca siyasî bir gazetede 19 Mayıs münasebetiyle yazılar yazmış.” diye etrafa ilan etmişler. Her yerde Nur talebelerine bu yazıyı göstererek:

“İşte sizin Hocanız” diyerek aleyhimde konuşmuşlar.

İstanbul’dan Orhan Bey telefon açarak, “Hocam, sizin Hürsöz’de 19 Mayıs münasebetiyle bir yazınız çıktı mı?” dedi. Ben de:

“Yok Orhan Bey! Benim öyle bir yazım çıkmadı!” dedim. Kalbime de menfî bir şey gelmedi.

Bir müddet sonra Bursa’dan bir telefon geldi. Yine aynı soruyu sordular. Ben de aynı cevabı verdim. Bu soruya beş altı kere daha muhatap olunca, işin içinde bir iş olduğunu anladım.

Derken Kurban Bayramı’na kavuştuk. Diyarbakır’da kaymakam olan Mehmed Kahraman da bayram ziyareti için Erzurum’a gelmiş ve bayramlaşmaya katılmak üzere Selimiye Medresesi’ne gelmişti. Bayramlaşmadan sonra: “Hocam, seninle özel bir şey konuşacağım.” dedi ve ayrı bir odaya geçtik.

“Hocam, sen 19 Mayıs ile ilgili bir yazı yazdın mı?” dedi. Ben de yazmadığımı söyledim.

“Hocam, ben o yazıyı gördüm. Ben Diyarbakır’dayken, Yeni Asya cemaatinden birisi bana gösterdi. Bir yüzünde Atatürk’ün resmi, diğer yüzünde senin yazın vardı.” dedi.

“Yazıyı okudun mu?” diye sordum. “Okumadım ama gördüm.” dedi. “Sen hemen şu Vahdet’i çağır bakayım.” dedim. Vahdet geldi. Olayı anlattık. “Bu yazı kesin 19 Mayıs günü yayınlanan İran ile ilgili yazıdır. Belli ki, o yazıyı alıp çoğaltmışlar.” dedi. Bunları duyunca ben rahatladım. Hürsöz’den o yazıyı tekrar çıkarttık ve Türkiye’ye dağıttık. Daha sonra onların her tarafa yaydıkları yazıyı da bulduk. Gerçekten de yazının tefrika numarası olan 21’i silmişler ve yazıyı sadece gösterip hiç okutmadan elden ele dolaştırmışlar.

İhtilâlden sonra yeni anayasa üzerinde Kurucu Meclis’te çalışmalar başlamıştı. Alaaddin Başar, Şener Dilek ve Şevket Sahabi ile bu anayasa hakkında çalışma yapıyorduk. Bu konuda neleri yazmamız gerektiğini müşavere ediyorduk. O sıralarda bana bir mektup geldi. Mektup kalın bir zarfın içindeydi. Açtığımızda uzun bir mektupla karşılaştık. İstanbul Selimiye Kışlası’nda Mehmed Savaş isminde bir kurmay albay tarafından yazılmış. Mektupta şöyle diyordu:

“Hocam, ben seni simaen görmedim, seninle tanışamadım. Fakat senin fikirlerinden haberim var ve ben de onlara katılıyorum. Sen İstiklal Harbi’nde Atatürk’ün yanında yer alan hocalar gibisin. Atatürk’ün kıymetini ve ehemmiyetini bilmeyen bazı hocalara cevap vermeni ve Atatürk’ün kıymetini anlatan birkaç yazı yazmanızı istirham ediyorum.”

Tam bu kısım okununca Şener:

“Bu bir tertibe benziyor.” dedi. Alaaddin Bey de:

“Önce hepsini bir okuyalım.” dedi. Mektubu sonuna kadar okuduk.

Biz bunun bir tuzak olduğunu anlamıştık. Çünkü içinde bir kısım Yeni Asya ileri gelenlerinin âşinâ olduğumuz ifadeleri vardı.

Sonunda bu mektuba bir kısaca cevap yazdık:

“Siz benim fikirlerimi duymuşsunuz. Fakat beni yanlış anlamışsınız. Benim gayem Risale-i Nur’u okumak, anlatmak ve îman hizmetinde bulunmaktır. Gençliği îmansızlıktan, ahlâksızlıktan ve anarşiden muhafaza etmektir. Bundan başka bir gayem yoktur.”

O mektup gittikten sonra bana aynı albaydan bir cevap geldi ki, eski mektuptaki ifadelerle hiç alâkası yoktu. Hem ifadeler öncekinden çok farklıydı, hem de imzalar birbirini tutmuyordu. Mektubun adresini sakladık.

O olaydan bir müddet sonra İstanbul’a gitmiştik. Sungur Ağabey’in evinde misafirdik. Vahdet:

“O adres buraya yakındır. Ben gidip bir bakayım.” dedi.

Az sonra geldi ve: “Adresi buldum!” dedi. Nasıl bir yer diye sorduğumuzda: “Kutlular’ın medresesi!” dedi. Sungur Ağabey olaydan hiçbir şey anlamadığı için neler olduğunu sordu. Durumu anlattık. Yüzü hayret ve sinir ifadeleri ile doldu. Selimiye Kışlası’nda yedek subaylık yapan Yusuf’un işine benziyordu. Hemen ayağa kalktı ve telefonu eline aldı:

“Ben Kuyumcu İhsan’ı bir arayayım. Yusuf onun hemşehrisidir. Ondan bir sorayım.” dedi ve kuyumcu İhsan’ın dükkânına telefon açtı. O esnada Yusuf da orada oturuyormuş. Telefona da Yusuf cevap vermiş. Sungur Ağabey: “Yusuf, sen misin?” dedi. Telefondan tasdik gelmiş olmalı ki sinirli bir ifade ile: “O mektubu sen mi yazdın?” diye sordu.

Sonradan İhsan, telefonda konuşurken Yusuf’un ayaklarının birden bire titremeye başladığını söyledi.

Yusuf mektubu kendisi yazmadığını söylemişse de, onun ifadelerinden olayın Nurtaşı’ndaki dersaneden tezgâhlandığı ortaya çıkmış oluyordu.


[1]       Nursî, Âsâr-ı Bedîiyye, s. 696.

[2]       Nursî, Tarihçe-i Hayatı, s. 137.

[3]       Nursî, a.g.e., s. 137.

[4]       Nursî, Âsâr-ı Bedîiyye, s. 466.

[5]       Nursî, Barla Lâhikası, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 231.

[6]       Burhan Bozgeyik ile yaptığımız röportajın İranlılarla olan bölümünü bir hâtıra olarak kitabın ikinci bölümünde takdim ediyorum.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X