Niğdeli Nur Talebelerini Ziyaretim
1980 İhtilâli’nin ilk günleri idi. Niğde’ye gittim. Oradaki Nur talebeleri ile buluştuk. Dersten sonra çay sohbeti esnasında, kardeşlerden bazıları:
“Hocam, bu millet her zaman korku ve endişe içinde mi yaşayacak?” diye sordular.
“Hayrola, ne olmuş ki böyle söylüyorsunuz?” dedim.
“Hocam” dediler, “Daha ne olsun, ihtilâlden evvel anarşist ve teröristlerin mahkûmu idik. Herhangi bir şehre korkusuz gidemiyorduk. Şimdi de bu ihtilâlin sonuçlarının ne olacağını bilemiyoruz, tedirginiz. 1960 ihtilâliyle memleketimiz yarım asır geri gitti. Hâlbuki o zaman devletimiz on sene içerisinde yüksek bir seviyeye gelmişti. Dünya devletleri arasında fevkalade bir itibar kazanmıştı. Milletimiz huzur içerisinde, her gün madden ve mânen terakki ediyordu. 1960 ihtilâlini yapanlar, demokrasiye büyük bir darbe vurdukları gibi, memleketimizin terakkisine vesile olan üç büyük devlet adamımızı da herkesin gözü önünde idam ettiler.”
Onlara şu cevabı verdim:
“Bu ihtilâl 1960 İhtilâli ile kıyaslanamayacak kadar farklı bir harekettir. Çünkü 1960 darbecileri, sizin ifadenizle, memleketi senelerce geri götürdüler. Hâlbuki bugünkü ihtilâl, memleketi bir badireden kurtardı. Bir ameliyat-ı cerrahiye yaptı. Ülkemizi karıştırıp parçalamaya çalışan anarşi ve terör gruplarını ortadan kaldırdı.”
Bu minval üzere bir süre sohbet ettik. Sohbetin sonunda bir genç:
“Hocam, huzur ve güven ortamına ne zaman kavuşacağız?” diye sordu.
Latifevâri: “Siz dağlara, bağlara, kasaba ve köylerinize fındık ağacı dikin, o zaman huzura kavuşursunuz.” dedim ve sustum. Onlar da hayret içinde bana bakarak:
“Hocam, bizim meselemiz ile fındık dikmenin ne alâkası var?” dediler.
“Tecrübeyle sâbittir ki, fındık ağacı yağmuru kendisine çeker. Ancak malumunuzdur ki, yağmurun gelmesine birkaç ağaç kâfi gelmez. Eğer rahmet, bereket istiyorsanız; bütün köy, kasaba ve şehirlerinizi fındık ağaçlarıyla donatın. Yani Nur talebelerini çoğaltın ki, rahmet-i ilâhiyenin celbine vesile olasınız. Ve böylece ülkemiz de refaha, huzura ve hakiki saadete kavuşabilsin.”
Konuşmamı şöyle sürdürdüm: “Memleketimizin elbette ki birçok şeye ihtiyacı vardır. Ancak bunların en önemlisi insan unsurudur. Salâhat ile mahareti kendinde toplayan fertlere ihtiyacımız vardır. Böyle insanlar sayesinde ülkemiz huzur ve refaha kavuşur.
Üstad’ımız bu hakikati taa 1900’lerde:
“Vicdanın ziyâsı, ulûm-u diniyedir. Aklın nûru, fünûn-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit; birincisinde taassub, ikincisinde hile, şübhe tevellüd eder.”[1] diye ifade etmiştir. Bu bakımdan, endişeye ve yeise hiç lüzum yok. Üstad: “Şu istikbal zulümatı ve inkılâbları içerisinde en gür ve en muhteşem sadâ, Kur’ân’ın sadâsı olacaktır!”[2] diye müjdelemiyor mu? Ancak bu müjdenin tahakkuku, yukarıda ifade ettiğim gibi fındık ağaçlarının çoğalmasına bağlıdır. Onlar da hep beraber gülüşerek:
“Hocam, Allah razı olsun, bizi aydınlattınız. Her zaman böyle gidip gelseniz ne iyi olur.” dediler.
Yine aynı gün akşam sohbetinde kendilerine şunları anlattım:
“Bir zamanlar ecdadımız kuvvet ve ihtişamıyla dünyaya meydan okurken, bugün bize ne oldu ki dünya milletleri arasında en geri seviyede bulunuyoruz. Mesela; Almanya ve Japonya I. Cihan Harbi’nde bizimle beraber savaşa girip mağlup olmalarına rağmen, sadece ekonomik açıdan değil, her yönden bizden çok ileri bir seviyede bulunuyorlar. Biz II. Cihan Harbi’ne girmedik, onlar girdiler, hem de harpten mağlup olarak çıktılar ve ülkeleri harap oldu. Buna rağmen bu gün dünyanın en ileri gelen ülkelerinin başında gelmektedirler, biz ise hâlâ yerimizde sayıyoruz.
Halk arasında şöyle bir darb-ı mesel vardır. ‘İmamın seviyesi cemaatin altında olursa o imam faydadan ziyâde zarar getirir. O cemaat de daima huzursuz olur.’ İşte bu misal gibi herhangi bir milleti idare edenler kifayetsiz olursa o millet tedenni eder. Bilakis maharet ve salahatı kendinde cem eden ehil idareciler başta olursa o millet daima terakki ve tekâmül eder. İşte o zaman cihana hakim olup, gittiğimiz iklimlere ilim, irfan ve medeniyet götürebiliriz. Sizin de bildiğiniz gibi, bu millet mazide nice sayısız kahramanlar yetiştirmiştir. Mesela 400 cengaverden, 600 sene ömür süren bir imparatorluk ortaya çıkararak, bayrağımızı asırlardır dünyanın dört bir tarafında dalgalandırmışlardır. Bediüzzaman Hazretleri de, bu necip milletin, gayret ve fedakârlığını, “İşte ey ehl-i Kur’ân olan şu vatanın evlâdları! Altı yüz sene değil, belki Abbâsîler zamanından beri bin senedir Kur’ân-ı Hakîm’in bayraktarı olarak, bütün cihana karşı meydan okuyup, Kur’anı ilân etmişsiniz. Milliyetinizi, Kur’ân’a ve İslâmiyete kal’a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş tehacümatı def’ettiniz.”[3] cümleleriyle dile getirmiş, takdirlerini ifade etmiştir.
Şimdi sizler de bu risaleleri okuyarak onlardaki hakikatleri hayatınıza mal ederseniz, hem birçok insanın hidâyetine vesile olacaksınız, hem de devletimiz sizin gibi gençlerin sayesinde maddî terakkide de Avrupa’ya yetişecek ve hatta onu geçecektir.” dedim.
Bu sohbetin sonunda gençlerin endişe ve ümitsizlikleri gitti, yerini şevk ve neşeye bıraktı.
[1] Nursî, Âsâr-ı Bedîiyye, s. 360.
[2] Nursî, Tarihçe-i Hayatı, s. 138.
[3] Nursî, Mektubat, s. 356.

Bu konuda geri bildirim bırakın