Hayatım Hatıralarım

Fil Eti Yediniz mi?

Fil Eti Yediniz mi?

1980 İhtilâli’nin üçüncü veya dördüncü günüydü. Akşam üniversite talebeleriyle sohbet ettik. Dersten sonra çay içerken etrafıma göz gezdirdiğimde, herkesin endişe ve telaş içerisinde olduğunu gördüm. Sebebini sordum. Onlar da:

“Hocam, bazı örgüt evlerinin basıldığını, anarşiye karışan talebelerin tutuklandıklarını ve hapse atıldıklarını duyduk. ‘Acaba bize de bir zarar gelir mi?’ diye endişe duyuyoruz.” dediler.

Bunun üzerine ben de onlara latife olsun diye “İçinizde fil eti yiyenler var mı?” diye sordum. Sorumu hayretle karşıladılar ve bir cevap vermediler. Ben devam ettim:

“Biz fil eti yemedik ki korkalım.” Talebeler merak ve hayret içinde hiç konuşmadan yüzüme bakıyorlardı. Yüzlerinde istifham izleri beliriyordu. Ben de onların meraklarını iyice tahrik etmek için hiç konuşmadan çayımı içmeye devam ettim. Heyecanları doruk noktasına gelince onlara “Hayatü’l Hayevân” isimli kitapta okuduğum şu hikâyeyi anlattım:

“Bir zamanlar bir gemi fırtınaya tutulmuş. Günlerce dalgaların arasında çalkalanıp durmuş. İçindeki insanlar korkudan ve açlıktan perişan olmuşlar. Herkes fırtınadan kurtulmak için dua etmiş ve nezirlerde bulunmuşlar. İçlerinde bulunan evliyadan bir zât ise:

“Yâ Rab! Eğer bizi bu felaketten sağ salim kurtarırsan, fil eti yemeyeceğim.” diye nezretmiş. Daha sonra Cenâb-ı Hakk’ın inayetiyle gemi sağ-salim olarak insanların oturmadığı bir sahile ulaşmış. Gemidekiler bir taraftan kurtulduklarına sevinip Allah’a şükrederken, diğer taraftan açlıklarından ne yapacaklarını şaşırmış hâlde bekliyorlarmış. Derken bir taşın dibinde küçük bir fil yavrusu görmüş ve çok sevinmişler.

“Gelin bu yavruyu kesip yiyelim. Nasıl olsa zaruret hâlinde bu gibi hayvanların etini yemeye şeriatın müsaadesi var.” demişler. İçlerindeki evliyâ:

“Ben fil eti yememeye nezrettim, sizin de yememenizi tavsiye ederim.” demiş.

Onlar bu Allah dostunun nasihatini dinlemeyerek küçük fil yavrusunu kesip yemişler. Biraz sonra yavrunun anası olan fil gelmiş. Yavrusunu bulamayınca insanlara yaklaşmış ve hortumunu insanların ağzına teker teker tutmuş; hangisinden yavrusunun kokusunu almışsa, hortumuyla onun başına vurmuş. Böylece oradaki insanların hepsini öldürmüş. Sıra evliyaya gelmiş, hortumunu onun da ağzına tutmuş. Ondan yavrusunun kokusunu alamayınca müsait bir yere yanaşmış ve “Sırtıma bin.” dercesine beklemiş. Fil, Allah dostunu sırtına bindirdikten sonra onu insanların bulunduğu bir yere bırakmış.

Etrafımdakiler bu hikâyeyi dinledikten sonra gülüştüler. Yüzlerindeki korku ve endişe izleri kaybolup, yerini sürur ve neşeye bırakmıştı. Şöyle devam ettim:

“Dinimiz devletin, ulemânın ve avamın vazifesini ayırmıştır. İnsanların huzur ve saadeti bu vazifelerin birbirine karıştırılmamasındadır. Bu hakikati bilmeyen bazı gençlerimiz ‘Siz daima oturup sadece kitap okuyorsunuz. Hiçbir fiili harekette bulunmuyorsunuz.’ diye bizi tenkit ettiler ve memleketimizi yıkmaya teşebbüs eden Marksist ve bir kısım bölücü gruplara karşı silahla mücadeleye girdiler. Devletin işini yüklenmeye kalkıştılar. Güya devlet ve milleti kurtaracaklardı. Aksine binlerce gencin ölümüne sebep olmakla beraber, anarşinin daha çok şiddetlenmesine yol açtılar.

Elhamdülillah, Nur talebeleri ise Risale-i Nur’daki hakikatlerle birçok gencin îman ve faziletlerine vesile oldukları gibi, onların anarşi ve teröre katılmalarına da engel oldular.

Bir hakikattir ki; insanların güzel fikirlerini birbirlerine anlatması ancak sulh ve sükûn içinde olur. Bundan dolayı Üstad’ımız Bediüzzaman Hazretleri vefatından önce talebelerine verdiği en son dersinde, müspet hareketi tavsiye ederek: “Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfi hareket değildir. Rıza-yı İlâhiye’ye göre sırf hizmet-i îmaniyeyi yapmaktır; vazife-yi İlâhiye’ye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet îman hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabır ve şükürle mükellefiz.”[1] buyurmuştur. Bediüzzaman Hazretleri’nin bu dersinden anlaşılıyor ki; insanların huzur ve salâhı, kargaşa ve fitne ile değil, halkı ıslah ve irşat iledir.

Bununla beraber şayet bizim de bu îman hizmetinde başımıza bir sıkıntı gelirse, vazifemiz sadece sabır değil, aynı zamanda o musibete karşı şükürdür. Malumdur ki, Üstad’ımız yaklaşık bir asır boyunca îfâ etmiş olduğu hizmetinde asla âsâyişi ihlâl edici bir harekette bulunmamış, talebelerini de bundan men etmiştir. Biz de bu hususta Üstad’ımızı örnek alarak onun izinden yürümeli ve onun koyduğu düsturlara uymalıyız.

Üstad’ımızın “İki elimiz var (…) ancak Nûr’a kâfi gelir.”[2] buyurması da, ne kadar hikmet dolu bir hakikattir! “Nur talebeleri, âsâyişin mânevî muhafızı hükmündedirler.”[3] hakikati dün olduğu gibi, bugün de yarın da geçerli olacaktır. Bediüzzaman Hazretleri: “Nur talebeleri, (…) benim maddî ve mânevî (…) ferâgat mesleğimden ayrılmayacaklardır. Yalnız ve yalnız Allah rızâsı için çalışacaklardır. (…) Bize ezâ ve cefa edenlere karşı hiçbir talebemin kalbinde zerre kadar intikam emeli beslememesini…”[4] diye tavsiye etmektedir.


[1]       Nursî, Emirdağ Lâhikası, II/251.

[2]       Nursî, Lem’alar, s. 121.

[3]       Nursî, İşaratü’l İ’caz, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 319.

[4]       Nursî, Emirdağ Lâhikası, II/85.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X