Hayatım Hatıralarım

1980 Öncesi ve İhtilâl Hâtıraları

1980 Öncesi ve İhtilâl Hâtıraları

1980 öncesi anarşi ve terör öyle bir hâle geldi ki, her gün yirmi-yirmi beş adamın öldürüldüğü oluyordu. Hükûmet anarşi ve terör karşısında çaresiz kalmıştı. İnsanlar hep telaş içindeydiler. Artık rahat bir uyku uyuyamaz olmuştuk.

O günlerde Tahtacılar Caddesi’nde esnaf olan Pehlivan Dursun Ali Bey bir gün yanıma gelerek şöyle dedi:

“Hocam, bu günlerde beş altı kişi her gün bizim dükkânın önüne gelerek biraderiniz Hacı Musa’nın yazıhânesini bir süre gözetliyor, sonra gidiyorlar. Ben onların hâllerinde bir gariplik seziyorum.”

1970’li yıllarda her cumartesi günü biraderim Hacı Musa’nın Mahallebaşı’ndaki evinde ders yapıyorduk. Hacı Musa bir gün yanıma geldi ve şöyle dedi:

“Benim Tekmanlı, sâdık bir dostum var. Kendisi Alevî. Bana bu Cumartesi dersin bizim evde olmamasını tavsiye etti. Yoksa ders esnasında evi basıp, benim başıma bir iş açacaklarmış.”

Ben de: “Yahu Tekman’daki bir adam senin evinin basılacağını nereden bilsin? Sen ona bakma.” dedim. O da: “peki Hocam” dedi.. Cumartesi günü Hacı Musa’nın evine derse gittik. Polisler o gece, biz dersteyken evi bastılar.

İşte sekiz yıl önce bize polislerin baskın yapacağını haber veren Hacı Musa’nın o Tekmanlı dostu 1980 yılında yine gelmiş ve “Hacı Musa! Bu şehirde anarşi çıkarmak, halkı ayaklandırmak için Diyarbakır’dan altı kişi geldi. Süt Evler semtinde kalıyorlar. Otuz kişiyi vurmak üzere görevlendirilmişler. Biri sen, biri gazeteci Ahmet Polat, diğerlerini söylemem.” demiş.

Hacı Musa bunları bana anlatınca: “O Alevî arkadaşa bir kere inanmadık, dört ay ceza çektik. Bu sefer ona inanmak lazım. Gel sen aileni de al, İstanbul’a git. Orada bir süre kal.” dedim.

“Biraderim: “Ben İstanbul’a gitmem.” diye itiraz etti.

“O hâlde git Ahmet Polat’ı bu olaydan haberdar et.” dedim. Ahmet Polat, o sıralarda Hürsöz Gazetesi’ni çıkartıyordu.

Hacı Musa olanları Ahmet Bey’e anlatınca, Ahmet Bey gitmiş, Kolordu Komutanına haber vermiş. Paşa da, Ahmet Bey ile Hacı Musa’ya koruma olarak birer asker verdi. Asker sürekli olarak Hacı Musa’nın yazıhânesinin önünde geziyordu. Ben de ara sıra Hacı Musa’nın yazıhânesine gidiyordum. Bir gün Hacı Musa’ya:

“Bu asker seni koruyamaz. Çünkü seni öldürmeye gelen adam, karşıdan bir kurşun atarak bu askeri de vurur. Gel sen yine İstanbul’a git.” dedim.

“Hocam! Ben gidemem. Sen git.” dedi. Ne kardeşim, ne de ben Erzurum’dan ayrılmadık. Böylece korkulu günler yaşamaya devam ettik.

Geceleri rahat uyuyamıyordum. Gözüme uyku girmiyordu. Hanım niye uyuyamadığımı soruyordu. Ben de, “Başım ağrıyor.” diye geçiştiriyordum. Hanım bana aspirin getiriyor, fakat bir fayda vermiyordu. Olanları anlatıp onu korkutmak istemiyordum.

Bu şekilde günler geçerken 12 Eylül 1980’e geldik. Gece evde yarı uykulu bir vaziyette yatıyordum. Sabah namazına çok kısa bir zaman kala kapımız vuruldu. Hanım hemen kalktı. Gecenin bu saatinde gelenlerin ancak anarşistler olabileceği aklıma geldi. Polis evimize sık sık baskın yaptığı için, hanım, gelenlerin polis olduğunu zannetti. Ben de:

“Polisler gelseler gündüz gelirler, gece gelmezler.” dedim. Kapıyı hafifçe tıklattık. Dışarıdan Vahdet Yılmaz’ın sesi geldi:

“Açın, ben Vahdet! İhtilâl oldu!” dedi. Ben hemen elbiselerimi giyip dışarı çıktım.

O günlerde mebus olan Osman Demirci Hoca’mız da bizim evin yanındaki Süleymaniye medresesinde misafir olarak kalıyordu. Giyinip dışarı çıktığımda bir de baktım ki, Osman Demirci Hoca da dışarıda. Beni görünce telaşlı bir şekilde “Gel, gel! İhtilâl oldu!” dedi.

“Bir dur bakalım. Bu ihtilâl iyi mi olacak, kötü mü? 1960’ta da ihtilâl olmuştu. Başımıza neler geldi.” dedim.

“Bırak” dedi, “Bu ihtilâl onun gibi değil. Bu ihtilâl lehimize olacak.”

Abdest aldım ve sabah namazının vaktinin girmesini beklemeye başladık. O arada Vahdet ortadan kayboldu. Biz nereye gittiğini merak etmeye başladık. Biraz sonra kucağında bir televizyonla çıkageldi. Televizyonu açtığımızda Kenan Evren Paşa konuşuyor, ihtilâlin anarşistlere karşı yapıldığını söylüyordu. Biraz rahatlamıştık. Vakit girince sabah namazını kıldık.

Artık tehditlerden kurtulmuştuk. O günlerde Osman Demirci Hoca’ya:

“Hocam, şimdi bu millet ihtilâlden dolayı korku içerisindedirler. Bir Türkiye turuna çıkıp bu ihtilâlin bize zarar vermeyeceğini, aksine faydamıza olacağını anlatalım.” dedim. Osman Hoca da teklifimi kabul etti. Erzurum’dan çıkıp Karadeniz yolunu takip ederek İstanbul’a kadar gittik. Gittiğimiz yerlerde bu ihtilâlin diğer ihtilâllere benzemediğini, memleketimiz için faydalı olacağını anlattık.

Bunu söylediğim zaman hemen 1960 ihtilâlini öne sürerek tereddütlerini dile getiriyorlardı. Ben de buna şu örnekle cevap veriyordum:

“1960 ihtilâlinde bir sel geldi. Bağımızı bahçemizi sular altında bıraktı. Bu sel beraberinde çok büyük, dev gibi kayaları da getirdi. Bu kayaları bağlarımıza, bahçelerimize bıraktı gitti. O zamandan beri bu taşları atmaya uğraşıyorduk. Fakat gücümüz yetmiyordu. Şimdi bu ihtilâl o kayaları aldı götürdü. Evlerimizi, bağlarımızı, bahçelerimizi bize geri verdi.”

Türkiye turundan sonra yine Erzurum’a geldik. Biz geldikten sonra anayasanın kabulü için Türkiye çapında bir referandum yapmaya karar verdiler. Biz de bu durumu görüşmek üzere Isparta’da toplandık. Bin kişiden fazla bir cemaat vardı. Esasen Isparta’ya gidiş sebebimiz Üstad için Isparta’da okutulan mevlide iştirak etmekti. Fakat oraya gittiğimizde:

“Referanduma ‘Evet’ mi, yoksa ‘Hayır’ mı diyelim?” sorusuyla karşılaştık. Bu durumu kendi aramızda değerlendirmek istedik. Orhan İnalöz Bey de oradaydı. Benim yanıma gelip:

“Sizin de bildiğiniz gibi, cemaatin umumî kanaati referanduma ‘Evet’ demek. Fakat bu durum, toplantıda açıkça söylenmezse cemaat tereddüt içinde kalır.” dedi. Muzaffer Aslan Ağabey’i çağırdık ve münasip bir lisan ile durumu cemaate anlatmasını söyledik.

Muzaffer Ağabey de toplantıda Üstad’ın müsbet hareket metodunu nazara alarak misaller vermeye ve referanduma “Evet” demenin memleket için daha hayırlı olacağını anlatmaya başladı. Henüz birkaç dakika konuşmuştu ki, Ömer Okçu kendisine müdahale ederek:

“Biz buraya ağabeyleri dinlemeye geldik. Biz buraya referandum hakkında müşavereye gelmedik.” dedi. Bunun üzerine Muzaffer Ağabey sustu. O sırada benim solumda Sungur Ağabey, sağımda da Tahsin Tola Ağabey oturuyordu. Muzaffer Ağabey susunca “Ne yapalım?” diye düşünmeye başladım.

Tahsin Tola Ağabey’e:

“Ağabey, ne yapalım?” diye sordum. Tahsin Ağabey: “Hocam! Bu referandum meselesini burada hiç açmayalım. Çünkü Süleyman Bey buralıdır. Süleyman Bey’i burada sevip sayan çoktur, kararımız onları rahatsız edebilir.” dedi.

“Tahsin Ağabey” dedim, “Sen ne söylüyorsun. Bizim burada hangi taraftan olduğumuzu ortaya koymamız lazım. Askerlerin tarafında olduğumuzu burada belirtmeliyiz. Milletin büyük çoğunluğu “Evet” diyecek. Biz Süleyman Bey için sevad-ı azama, ümmetin büyük çoğunluğuna ters düşemeyiz.” dedim.

Tahsin Ağabey söylediklerime hak verdi. Ben daha fazla duramadım ve hemen ortaya atıldım ve şöyle dedim:

“Arkadaşlar, bazı arkadaşlarımız referandum hakkında sorular soruyorlar. Ben kimseye karışmam. Sadece kendi nâmıma konuşacağım. Ben “Evet” diyeceğim. Ama, “Niçin “Evet” diyeceksin?” diye sorarsanız onu açıklayayım” dedim ve şunları söyledim:

“Evet diyeceğim çünkü “Evet” demezsek yine eski durumumuza döneceğiz. Bununla beraber, eğer bu anayasayı yapanlar gelmeselerdi ve anarşinin, terörün önünü almasalardı, siyasilerin bu işin altından kalkmaları mümkün müydü? Elbette değildi. Hükûmet o gün için tam bir acz içindeydi. Nitekim devrin başbakanı Demirel, Erzurum’a geldiğinde Kars’a gitmekten korktu, ancak Erzurum’dan bir grup fedai yardımıyla Kars’a gidebildi. İşte hükûmet böyle âciz bir hâldeyken, askerler yönetime müdahale ettiler.

Bir insana bıçak vurmak iyi değildir. Fakat insan apandisit olunca buna mecbur kalınır. O zaman bıçak vurulmazsa zararı olur. İşte askerler de bu yönetime bıçak vurdular.

Eğer bu ihtilâli askerler yapmasalardı, komünistler zaten başka bir ihtilâl yapacaktı. Benim fikrim bu, artık gerisini siz bilirsiniz.”

Oradakiler gayr-ı ihtiyari birden ayağa kalktı. Salonda bir heyecan havası esti. Birkaç kişinin dışında herkes bu konuşmamdan memnun kalmış ve tereddütlerden kurtulmuşlardı.

Osman Demirci Hoca, bu konuşmamdan çok memnun olduğunu söyleyerek: “Utanmasam orada elini öpecektim.” dedi. Bayram Ağabey de konuşmamdan ötürü memnuniyetlerini izhar edip dua etti.

Referandumdan sonra görüştüğümüz Akhisar’dan Şahin Yılmaz Hoca: “Sizin konuşmanızdan sonra Ege Bölgesindeki bütün Nur talebeleri fire vermeden anayasaya ‘Evet’ dediler.” dedi.

O yılın kışında, gece yarısı Isparta’daki medreseyi basmışlar. O sırada derste bulunan Bayram Ağabey’i ve bazı kardeşleri Emniyet Birinci Şubeye götürmüşler. Bayram Ağabey:

“Bizi Birinci Şubeye götürdükleri zaman gözlerimizi bağladılar. İfadelerimizi o şekilde aldılar. İfademizi alan kişinin sesi o kadar tanıdık geliyordu ki, o adamın içimizden biri olduğundan hiç şüphem yoktu. Sorduğu sorulardan da bizi çok iyi tanıdığı anlaşılıyordu.

İfadelerimizi alan zât bana:

“Eğer o gün, Kırkıncı Hoca anayasanın kabulü lehindeki o konuşmayı yapmasaydı ve cemaatten bu yönde bir karar çıkmasaydı, aynı gün Türkiye’de ne kadar Nur Talebesi varsa hepsini içeri alacaktık.” dedi.”

Askerler ne ihtilâlin ilk günlerinde, ne de daha sonraları bize dokunmadılar. Ancak birçok masum insan eziyet çekti, işkence gördü.

Üstad’ımız Risale-i Nur Külliyatında ordumuzun şahs-ı mânevîsini nazara vermiş, her zaman haysiyetini ve şerefini muhafaza etmiş, bazı yanlışlıklara muvakkat arızalar nazarıyla bakmış ve şöyle bir dua ve niyazda bulunmuştur:

“Rahmet-i İlâhiyeden ümit kesilmez. Çünkü Cenâb-ı Hakk bin seneden beri Kur’ân’ın hizmetinde istihdam ettiği ve Ona bayraktar tâyin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini muvakkat arızalarla inşâallah perişan etmez. Yine o nûru ışıklandırır. Ve vazifesini idame ettirir.”[1]


[1]       Nursî, Mektubat, s. 360.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X