İçtihat Nedir?

Dört İmam

Dört İmam

İnsan hangi meslekte olursa olsun Allah’ın yardımına muhtaçtır. Çünkü onun tevfiki olmaksızın hiçbir şey meydana gelmez. Cenâb-ı Hakk’ın ihsanıyla İslâm dinini kuvvetlendirmek ve himaye etmek için tefsir, hadis, fıkıh, kelam gibi ilim dallarında birçok âlim yetişmiştir. Lütf-ü İlâhiye ile kemale gelen bu zâtlar İslâmiyet’in teâlî ve terakkisinden başka bir şeyle iştigal etmemişlerdir. İslâmiyet’in yücelmesini kendileri için en büyük bir gaye addetmişlerdir. Bu âlimler makâsıd-ı şeriaya fevkalâde vâkıf oldukları gibi, adalet, merhamet, sehâvet gibi güzel meziyetlere de sâhiptiler. Bu bahtiyarların en güzidesi, en ulvîsi, içtihat istidadına hâiz olmak ve fıkıh ilmini tedvin edip ortaya koyan müçtehidîn-i izam efendilerimizdir. Bu zâtlar ahlâk ve faziletin şefkat ve merhametin, gayret ve himmetin birer mücessem timsalidirler. Bugün dünyanın her tarafındaki Müslümanlar bu dört imâma medyûn-u şükrandırlar. Bu dört imâmı, dört hane sâhibi olarak tasavvur edecek olursak, bütün Müslümanlar bu hânelerin etrafını sararak mânevî gıdalarını onların sofralarından almaktadırlar. Dört imam içtihat ilminde en ileri oldukları gibi; zühd, ahlâk ve fazilette de en önde gelen kimselerdi. Bu müçtehidin-i izam içerisinde de dört büyük imâmın hususi bir inâyete mazhar oldukları ve içtihatlarının da bütün insanların ihtiyaçlarına daha muvafık olduğu tebeyyün etmiştir. Çünkü gerek onların asrında, gerekse daha sonra yetişen müçtehitlerin ne mezhepleri ve ne de tâbileri kalmadığı hâlde, bu dört imâma ait mezhepler dünyanın dört kıtasında devam etmiş ve etmektedir. Allah-u Teâlâ, hikmetinin gereği olarak bunları seçmiş, yardım kapılarını sonuna kadar açmıştır. Bu ilâhi yardımın kıyâmete kadar da devam etmesi rahmetinin gereği olmuştur. İşte bu yüce imamların güzel meziyet ve ulvî seciyelerini bütün teferruatıyla ortaya koymak için, ciltler dolusu kitap yazmak gerekir. Kitabımızın hacmi buna müsaade etmediğinden, birer özet vermekle iktifa edeceğiz.

İmâm-ı Azam Ebû Hanife (H.80-H.150)

Ehl-i Sünnetin dört büyük imâmından birincisidir. Hanefî mezhebinin kurucusu ve Ehl-i Sünnet’in reisidir. Kûfe’de dünyaya geldi. Ailesinden çok üstün bir terbiye ve din eğitimi aldı. Daha dört yaşında Kur’ân-ı Kerîm’i tamamıyla ezberledi.

Daha yirmi yaşına gelmeden, ilim ve irfanda bir benzeri dahi bulunmayacak seviyeye geldi. Şöhreti cihanı kapladı.

İmâm-ı Azam, Allah-u Teâlâ’nın rızasından başka bir düşüncesi olmayan büyük bir âlimdi. Dinden soranlara İslâmiyet’i dosdoğru şekliyle bildirir, taviz vermez, bu yolda hiçbir şeyden çekinmezdi. O, kitaplarına, ders halkalarına ve fetvalarına herhangi bir siyasî düşünce karıştırmadı. Zira O, en sevmediği şey olan siyasetten şiddetle kaçınırdı. Nefsanî arzu ve menfaat, şahsî dostluk ve düşmanlık gibi unsurlar da asla kitaplarına tesir etmemiştir.

Ayrıca kuvvetli şahsiyeti, keskin zekâsı, üstün aklı, engin ilmi, heybeti, geniş muhakemesi, muhabbeti ve cazibesi ile karşılaştığı herkese tesir eder, gönülleri cezbederdi.

İmâm-ı Azam, İslâm dinine yaptığı hizmetleriyle İslâmiyet’i îman, amel ve ahlâk esas olmak üzere bir bütün hâlinde insanlara yeni bir üslup ile sunmuş, şüphesi ve bozuk bir düşüncesi olanlara cevaplar vermiş, Müslümanları çeşitli fitneler ve propagandalarla zaafa düşürmek, parçalamak isteyenleri hüsrana uğratmış, önce itikatta birlik ve beraberliği sağlamış, ibâdetlerde, günlük işlerde Allah-u Teâla’nın rızasına uygun olan hareket tarzının esaslarını ve şeklini tespit etmiştir. Böylece haklı olarak ikinci asrın müceddidi unvanını almıştır.

Buhârî ve Müslim’deki bir hadis-i şerifte:

اِنَّ الدِّينَ لَوْ كَانَ مَنُوطًا بِالثُّرَيَّا لَنَا لَهُ رِجَالٌ مِنْ اَبْنَاءِ فَارِسَ

“Îman, Süreyya yıldızına çıksa, Farsoğullarından biri elbette alıp getirir”[1] buyrulur. İslâm âlimleri bu hadis-i şerifin İmâm-ı Azam hakkında gerçekleştiğini ifade etmişlerdir.[2]

Hazretin kendilerinden hadis ve fıkıh ahzedip, aldığı zevat dört bin kadardır. Bu harikulâde durum başka kimselere nasip olmamıştır. İmâm-ı Azam, müfessirlerin ikinci tabakası ricalindendir. Âyat-ı Kur’âniye’nin ihtiva ettiği dini mesâil ve hakayıkı anlamak ve anlatmak kudreti en ziyâde müçtehitlerde tebarüz etmektedir. Bu cihetle Hazret-i İmam, “Üstadü’l Müfessirin” unvanına bihakkın lâyıktır. Ebû Hanife, Şeriat-ı Muhammediye’nin bir rükn-ü azamıdır.

İmâm-ı Azam Ebû Hanife’nin, Şeriat-ı Muhammediye’ye hizmet hususunda, sahabîden sonra dengi olmadığını, diğer müçtehit imamların da üstünde olduğunu söylememiz, malumu ilam kabilindedir. Fazilette, irfanda ve fikirde bir ferd-i ferit olduğunu çoğu fukaha kabul ve itiraf etmektedir. Sanki Ebû Hanife Hazretleri, İslâm dinini himaye etmek için yaratılmıştır. Kendisi hakkında, İbni Mübarek Hazretleri şöyle buyurmaktadır: “İmam Ebû Hanife, her ilimde mukteda bih olmaya herkesten daha lâyıktır. Çünkü O ilim ve şeriate ait hiç kimsenin keşfedemediği ilmî ve derin sırları keşfetmiştir.” Süfyan-ı Sevrî Hazretleri ise: “Din ve ilme ait müşkülatı hâl ve izah hususunda derece-i kemale erenlerin birincisidir. Herkes onun ilmine ve irfanına, akıl ve izanına, zühd ve takvâsına hayret ederlerdi” buyurmuşlardır.

Tahavî ve başkalarının da açıkça ifade ettiği gibi Ebû Hanife, içtihat sahasında kendi yetiştirdiği kırk kadar seçkin ve güzide talebeleriyle istişareden sonra en isabetli ve en sağlam görüşü tercih ederdi. Şiddet-i dehâsına rağmen, kendi reyi ile hiç hareket etmezdi.

لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِۚ

“İşlerde onlarla meşveret et”[3] ferman-ı İlâhisine imtisalen her mes’eleyi bu talebeleriyle müşavere eder, sonra karar verirdi. Talebelerinin içtihadına fevkalâde hürmet gösterirdi.[4]

Onun mezhebinden olmayan arkadaşı Muhammed b. İshak ise, bu büyük imam hakkında “Karada-denizde, şarkta-garpta, yakın-uzak ilim, onun (r.a) müdevvenatıdır” der. İmam Şâfiî ise şöyle der: “İnsanlar fıkıhta Ebû Hanife’nin aile efradı gibidirler. Hiçbir valide Ebû Hanife gibi akıllı bir oğul dünyaya getirmemiştir.” Evet, fıkıh, onun ve arkadaşlarının eliyle olgunlaşarak, kimseye söz bırakmayacak seviyeye ulaştı. Allah sa’ylerini meşkûr eylesin…

İsmi Nu’man’dı, fakat ulemâ ona İmâm-ı Azam vasfını layık görmüş ve bütün eserlerini bu sıfatla zikretmişlerdi. Künyesi Ebû Hanife’dir. Peder-i muhteremlerinin ismi Sâbit’tir. Hicri 80 yılında dünyaya teşrif etmiş, uzun ve bereketli fakat meşakkatli bir ömürden sonra Hicri 150’de Bağdat’ta âhirete irtihal etmiştir.

Uzuna yakın orta boylu, esmer, siyah gözlü idi. Daima mütebessimdi, saf kalpli, güzel seciyeli, affedici bir zât idi. Takva, ihlâs ve sadakatte hadd-i kemâlde idi. Geceleri mabedine girer, ağlayarak ibâdetle meşgul olurdu. Tefekkür-ü daimiye sâhip ve kelâmında daima Hakk’a isabet ederdi. Sözün doğrusunu söyler, her meseleyi hak ile fasl ederdi. İlim ve hikmetin feyyaz bir membaı idi. Onun âli hususiyetlerinden birisi de sahî ve cömert olmasıydı. Allah yolunda malını seve seve infak ederdi. Talebelerinin iaşesini bizzat kendi karşılar, fukaraya muavenetten lezzet alırdı. Sâhib-i servet olduğu hâlde, dünya onu hiçbir zaman kendine çekemedi, dünyanın şaşaa ve zinetinden nefret ederdi.

Belâgat ve insicam cihetiyle, ifadesi şirin ve metin idi. Çok sükût edip az konuşur idi, lâkin sükûtunda mânâ, kelâmında hikmet bulunurdu. Mâlâyâni ile asla iştigal etmezdi. Bu hususta taaccüp edenlere:

ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاءُ

“Bu Allah’ın fazlıdır. Dilediğine verir”[5] diye cevap verirdi.

Her nerede bulunsa, etrafını faziletle ulemâ ve fudala kuşatırdı. Tahsil erbâbı her cihetten koşup, onun rahle-i tedrisine gelirlerdi. Sohbetine başladığında, herkes kemâl-i edeple dinlerdi. İcabına göre her fenden bahsederdi. Fesâhat ve belâgatından udeba ve buleğa, ilim ve marifetinden ulemâ, ahkâm-ı şeriyeye ait meselelerinde fukaha, hikmetinden hükema, mâneviyatından evliya istifade ve istifaza ederlerdi.

İmâm-ı Azam büyük bir müçtehid olduğu gibi, büyük bir muhaddisti. Dört bin kadar üstaddan ders alan, zekâ ve hâfıza itibariyle de harikalardan sayılan İmâm-ı Azam’in hadis ilmindeki ihata-i külliyesini takdir etmemek layık mıdır?

Ebû Yusuf onun hakkında: “Ben hadis, tefsir ve izah hususunda Ebû Hanife’den daha âlim birisini görmedim” derken, Yahyâ b. Maîn de şöyle demiştir: “Ebû Hanife fevkalade itimâda şâyân bir zâttı. Yalnız hıfzetmiş olduğu hadisleri rivâyet eder, hıfzetmediklerini rivâyet etmezdi.”

Bu muazzam imâmın vücudu bütün İslâm âlemi için bir rahmet olmuştur.

İmâm-ı Azam hayatı boyunca hiçbir felaket karşısında sarsılmadı. Her bir musibeti derin bir tevekkül ile karşıladı. İnandığını, doğru bildiğini söylemekten asla çekinmezdi. Güçlü bir ideal ve sarsılmaz bir cesaret sâhibi idi. Bu ideal uğrunda birçok sıkıntılar çekmiş ve mahrumiyetlere katlanmıştır. Gerek Emevî ve gerekse Abbasî halifelerinin kadılık teklifini reddetmiş, inandığı hak uğruna eziyet, zulüm ve işkenceyi tercih etmiştir.

İmâm-ı Azam Hazretlerini diğer müçtehitlerden mümtaz kılan haller, sıfatlar ve meziyetler pek çoktur:

Birincisi: Sahabe-i kiramdan bazılarını görüp sohbetlerinde bulunmasıdır. Başta Hadim-i Nebevî Enes b. Mâlik Hazretleri olmak üzere, yine sahabîden Abdullah Ebû Evfa, Sehl b. Sâ’d, Ebû Tufeyl gibi sahabîlerin sohbetiyle müşerref olmuştur.

Tâbiîn Hazretlerinin zamanında içtihat ve fetva gibi en mukaddes bir vazifeyi deruhte etmekle büyük bir imtiyaz kazanmıştır. Yani, tâbiîn zamanındaki insanların hürmet ve muhabbetlerini layıkıyla celbetmiştir.

İmâm-ı Yusuf, İmâm-ı Muhammed, İmâm-ı Zufer gibi fukahayı yetiştirmiş ve onlara hocalık etmiştir.

İkincisi: İbâdet ve ubudiyette, takva ve amel-i sâlihte emsalsiz olduğunu birçok ulemâ zikretmektedir. Hatta ömrünün bir dakikasını bile boşa geçirmeden ilim ve ibâdete, zühd ve takvâya inhisar ettirmiş olmasıdır.

Üçüncüsü: Fıkıh ilmini herkesten evvel, bablara ve fasıllara ayırıp tertip ederek ortaya koyduğu gibi, içtihada ait kaide ve prensipleri de ilk defa belirleyen yine odur.

Dördüncüsü: Kendi mezhebinin, diğer mezhepler daha ortaya çıkmadan; Hind, Çin, Rum ve Mâverâünnehir gibi beldelerde intişar etmesidir.

Beşincisi: Talebelerini kendi kazancından yedirip içirerek okutmasıdır ki, bu hâdise tevâtür derecesinde kâfidir.

Altıncısı: Diğer büyük müçtehitlerin İmâm-ı Azam hakkındaki takdirşinas senâlarıdır.

İmâm-ı Mâlik Hazretlerine, İmâm-ı Azam Hazretlerini nasıl bilirsiniz diye sorulduğunda: “O öyle bir zâttır ki, faraza bu direği altın iddia etseydi, kat’i hüccetlerle isbattan âciz kalmazdı,” cevabını vermiştir. Sözünün sonunda İmâm-ı Azam Hazretleri için “Sübhanallah, O’nu diğerlerine kıyas etmek mümkün değildir. Vallahi ben ömrümde onun mislini görmüş değilim,” diyerek onun son derece yüksek bir ikna kabiliyetine sâhip olduğuna işaret etmiştir.

Ahmet b. Hanbel Hazretleri ise: “O’nun zühd ve takvası hiçbir kimseye müyesser olmayan bir mertebededir. Fıkıh ilmi ise O’na, talebelerine ve yetiştirdiği fukahaya mahsus bir sanat-ı celiledir” buyurmuşlardır.

İmâm-ı Yusuf ise: “Kur’ân-ı Kerîm’in esrarını anlamada bir dengi yoktu. O, yetişmiş olduğu Sahabe-i Kiram’a hakkıyla hayru’l-halef olmuştu. Fakat kendilerine hakkıyla hayru’l-halef olmaya lâyık bir fert nazarımda yoktur. Onun yüksek şânı güneş gibi âşikârdır. Onun dâmenine (eteğine) asırlardan beri toz konmamıştır” buyurmuş, ayrıca şöyle demiştir: “Aklın kemâlini ve mürüvvetin tamamını ben Ebû Hanife’de gördüm.”

İmâm-ı Azam ilm-i fıkıh ve usûl-ü dinde birçok eserin vücuda gelmesine vesile olmuştur.

Başta İmâm-ı Mâlik, Şâfiî, Süfyan İbn Uyeyne, Abdullah b Mübârek, Süfyan-ı Sevri, Zehebî, İmâm-ı Şa’rânî gibi zatlar olmak üzere pek çok âlimin, onun ilmi, irfanı, hizmeti, ubudiyeti, zühd ve takvası hakkında nihayetsiz medh ve senâları vardır.

Biz bu eserimizde erbâb-ı irfana kanaat verecek kadar deryadan bir katre ile iktifa ediyoruz.

İmâm-ı Şâfiî (H.150-H.204)

Asıl adı Muhammed’dir. Fakat ulemâ ona İmâm-ı Şâfiî ismini lâyık görmüştür ve bu isimle iştihar bulmuştur. Babasının adı İdris’tir. İmâm-ı Şâfiî hazretleri H.150 yılında, İmâm-ı Azam’ın âhirete irtihal buyurduğu gün dünyaya teşrif etmiştir.

Kısa fakat bereketli bir ömürden sonra H.204 senesinde Mısır’da âhirete göç etmiştir.

Daha çocukluk devresinde iken, ilme olan iştiyakından dolayı ilim meclislerini daima takip eder, dinlediği hakikat ve mârifete ait meseleleri kaydederdi.

İmâm-ı Şâfiî hazretleri bir süre Medine’de İmâm-ı Mâlik hazretlerinin rahle-i tedrisinde bulundu. Muvatta ismiyle meşhur hadis kitabını 13 yaşında iken hıfzına alarak, İmâm-ı Mâlik’in huzurunda dinletti. İmâm-ı Mâlik onun bu kavrayışına hayran oldu ve şöyle dedi:

“Takva yolunu tut. İstikbâl sana çok şeyler vadediyor. Büyük bir şöhrete ve şâna sâhip olacaksın.”

İmâm-ı Mâlik Hazretlerinin bu basiretli görüşü, buyurduğu gibi tahakkuk etmiş ve onun şöhreti güneş gibi âlem-i İslâm’ın her tarafında tecelli etmiştir.

Bu zâtın ilim sofrasından istifade ve tefeyyüz etmek için etraftan yüzlerce ilim adamı gelirdi. Misafirlerin sayıları bazen yedi yüze baliğ olurdu.

Kevserî, O’nun hakkında şöyle buyurmuştur:

“Sonra Şâfiî (r.a) geldi de belli kariyerleri olan ilim erbâbından nicesini bir araya getirdi. Bu zâtlar, Hazret-i Şâfiî’nin Müslim bin Halid ve benzeri Mekkeli hocalarından aldığı ilme katkıda bulundular. Müslim bin Halid ki onun hocası Cureyc, onun hocası Ata ve onun da hocası İbni Abbâs’dır. Vakıa yerle gök, Şâfiî’nin ashâbıyla, ashâbının sâhipleri tarafından doldu taştı ve âlemi ilimle doldurdular.”

İmâm-ı Şâfiî Hazretleri heybetli ve mehabetliydi, onun bu celaldarane hareketleri etrafındaki insanlara tesir ederdi.

İmâm-ı Şâfiî, gecelerini üç kısma ayırırdı. Bir kısmında uyur, bir kısmında namaz kılar, kalan kısmında da ilimle iştigal ederdi. Her gece Kur’ân-ı Kerîm’i hatmederdi. İmâm-ı Şa’rânî’nin Tabakatı’nda, İmâm-ı Şâfiî’den şu mânidar nakil mevcuttur:

“Kendimi bildim bileli hiç yalan söylemedim. Ne doğru, ne de yalan bir iş için yemin etmedim.”

Ayrıca insanın mânevî kemâlatına vesile olacak şu tavsiyelerde bulunmuştur:

“Kalbine ilâhi bir nur penceresinin açılmasını isteyen kimse, şu üç şeyi yapsın:

1. Günün muayyen bir vaktinde huzura dalıp tefekkürde bulunsun.

2. Midesini pek fazla doyurmasın.

3. Sefih kimselerle düşüp kalkmayı bıraksın.

O’nun vasiyetlerinden biri de şudur:

“Halkı tamamen râzı ve memnun etmek çok zordur. İçinizden biri bütün halkı kendisinden memnun etmek isterse, yapamaz. Böyle bir şeyin yolunu bulmak çok zordur. Kul daima Rabbini râzı ve memnun etmeye bakmalı. Bilhassa ihlas sâhibi olmaya dikkat etmeli. Yaptığı her iyi amel, Allah’la arasında kalmalı. Gururlanmak, âdi ve bayağı kimselerin vasfıdır. İnsanların en değerlisi, kendi kendisine bir kıymet biçmeye kalkmayandır. Ve fazilet bakımından insanların en değerlisi, kendisine bir ilim ve fazilet süsü vermekten sakınanlardır.”

Ehl-i sünnetin dört büyük mezhebinden biri olan Şâfiî mezhebinin imâmı ve kurucusudur. Hanefî mezhebinden sonra en çok mensubu bulunan mezheptir.

İmâm-ı Şâfiî, İmâm-ı Mâlik’in ve İmâm-ı Muhammed’in derslerine devam ederek, İmâm-ı Azam ve İmâm-ı Mâlik’in içtihat yollarını öğrenip bu iki yolu birleştirdi ve böylece ayrı bir içtihat yolu kurmuş oldu.

İmâm-ı Şâfiî, on üç yaşındayken Harem-i Şerifte, “Bana istediğinizi sorunuz” derdi. Yaşı on beşe baliğ olduğunda fetva vermeye başlamıştı.

İçtihat iktidarına sâhip olan nice fakihler, onun açtığı içtihat tarikini takip edip; kendi namlarına içtihat etmeğe lüzum görmemişlerdir.[6] Dört büyük müçtehidden biri olan Ahmed b. Hanbel ondan ders alırdı.

Ahmed İbni Hanbel Hazretlerinin oğlu Abdullah demiştir ki: “Ben babama sordum, Şâfiî nasıl bir zâttır ki sen ona bu kadar çok dua ediyorsun?” Babam dedi ki: “Oğlum! Şâfiî, dünyalar için güneş, insanlar için âfiyet mesabesindedir. Bak bunların yerine kaim olacak bir şey var mıdır?”[7]

İmâm-ı Şâfiî şöyle buyurur:

“Üç meziyete sâhip olanın îmanı kâmil olur.

1. Emr-i bil ma’ruf yapmak, yani Allah’u Teâlâ’nın emirlerini yapmak ve yaymak.

2. Nehy-i ani’l münker yapmak, yani Allah’u Teâlâ’nın yasaklarını yapmamak ve yapılmaması için uğraşmak.

3. Her işinde Allah’u Teâlâ’nın dinde bildirdiği hudutlar içinde bulunmak.

“el-Ümm” ve “er-Risâle fi’l-usûl” O’nun en meşhur eserlerindendir.

İmâm-ı Şâfiî Hazretleri, Peygamber Efendimizin (a.s.m) sünnet-i seniyyesine itibar etmeyen ve sahabîlerin nurlu yolunu takip etmeyenlerin, havada yürüseler bile doğru yolda olamayacaklarını ifade eder.

İmâm-ı Mâlik (H.93-H.179)

Mâlik bin Enes Hazretleri, pek büyük bir müçtehittir. Ehl-i sünnet arasında ikinci asr-ı hicriden beri kemal-i ittifak ile kabul edilmiş dört büyük mezhepten birinin müessisidir.[8]

Hicretin 93. senesinde dünyaya geldi ve H.179. senesinde âhirete irtihal etti. Cennetü’l-Bakî’te defnedildi.

Konuştuğu her cümle delile istinat ederdi. Bu hususta büyük bir itibar kazanmıştı. Herhangi bir meselede “Evet” veya “Hayır” dedi mi, artık Ona “Bunu niçin söyledin ve nereden aldın” gibi sorular sorulmazdı.

İlim ve irfanını, 300’ü tâbiînden olmak üzere toplam 900 âlimden tahsil etti. Ona göre ilim, çok rivâyetin ezberi değildi, kişinin gayreti neticesinde Allah’u Teâla’nın kalbe ilham ettiği bir nurdu.

İmâm-ı Mâlik hazretleri, ilim talebinde bulunan şahıslara şunları tavsiye ederdi.

1. Sakin ve vakarlı olmak.

2. Kalbini mehâfetullah ile doldurmak.

3. Kendine itaat ve itibar etmeyen kimselerin yanında konuşmamak.

İmâm-ı Mâlik, muhitindeki bütün âlimlerden faydalanmış ve ilim uğrunda büyük fedakârlıklar göstermiştir. Bu hususta her türlü zorluğa katlanmış ve her şeyini harcamış, hatta tahsil uğruna evini dahi satmıştır.

Medine-i Münevvere’de Emir bulunan Câfer İbni Süleyman, kendisine bir meseleden muhalefet ettiğinden dolayı, İmâm-ı Mâlik Hazretlerine yetmiş kırbaç vurdurmuştu.

Hazreti İmam, kırbaçlar vuruldukça:

اللهم اغفر لهم فانهم لايعلمون

“Yâ Rabbi! Onları affet, çünkü onlar bilmiyorlar” diyordu. Nihâyet bayılıp düşmüş, sonra ayılınca da: “Şâhit olunuz, ben hakkımı, beni döğene helal kıldım” demiştir.[9]

İmâm-ı Şâfiî’nin, İmâm-ı Mâlik’ten ders almış olması, büyük imâmın şeref ve üstünlüğünü ifade etmeye kâfidir.

O derslerinde vakar ve ciddiyet sâhibi olup, lüzumsuz sözlerden tamamen uzak kalırdı. Bu hususu ilim tahsil edenler için de şart koşardı.

Bir talebesi şöyle dediğini nakleder:

“İlim tahsil edenlere vakarlı, ciddi olmak ve geçmişlerin yolundan gitmek gerekir, ilim sâhiplerinin bilhassa ilmî müzakereler esnasında kendilerini mizahtan uzak tutmaları gerekmektedir. Gülmemek ve sadece tebessüm etmek, âlimin uyması gereken âdaptandır.

Hazret-i İmâm, ilim bakımından ne kadar yüksek ise, ahlâk, zühd, fazilet, takva ve kerem bakımından da öyle yüksekti.

Zehebî, Tezkiretü’l-Huffâz isimli eserinde bu büyük İmâmı şöyle anlatır:

“Uzun bir ömür, yüksek bir mertebe, parlak bir zihin, çok geniş bir ilim, keskin anlayış, sahih rivâyet, dirâyet, adalet, sünnet-i seniyyeye ittiba, fetvada sıhhat yönünden önde gelen bir zâttı.”

Fetva vermede aceleciliği sevmez, çok kere “bilmiyorum” derdi ve “ilmin kalkanı bilmiyorum demektir,” buyururdu.

İlim ve irfanda mütebahhir olan ve bir milyon hadis-i şerifi hıfzında tutan bir zât, kendisine sorulan kırk meseleden otuz altısına “lâ edrî,” (bilmiyorum) diye cevap vermiştir.

En meşhur eseri Muvatta olmakla beraber, daha birçok eseri mevcuttur.

İmâm-ı Ahmed (H.164-H.241)

Ahmed-İbni Hanbel 164 tarihinde Bağdat’ta doğmuştur. 241 tarihinde yine Bağdat’ta darü’l-bekaya irtihal etmiştir. Menâkıbına dair pek çok kitaplar yazılmıştır.

15-16 yaşlarındayken akranları arasında ciddiyeti, çalışkanlığı, haramlardan kaçması, sabrı ve güzel ahlâkı ile temâyüz etti. Daha kırk yaşına gelmeden hadis ilminde ve fetvada başvurulan kaynak oldu. Pek çok ilim adamı yetiştirdi.

Hakkıyla vâris-i Peygamber olan bu büyük İmam, daha küçük yaşlardan itibaren asil ve şuurlu ebeveynlerinin destekleriyle hem din ilimlerini; hem de sarf, nahiv, şiir, belâgat vs. gibi diğer ilimleri mükemmel bir tarzda öğrenmişti.

İmâm-ı Ahmed hazretleri tâ küçüklüğünden beri geceleri ihyâ edip, gece namazını hiç bırakmamıştır.

Peygamber Efendimizin (a.s.m) sünnetini tam mânâsıyla yerine getirmeye çalışırdı. Yirmi dört saatte mutlaka Kur’ân-ı Kerîm’i hatmederdi. Sohbette bulunduğu mecliste, dünyaya dair işler konuşulmazdı.

Mu’tezile mezhebinden olan halife; Kur’ân’ın mahlûk olduğuna dair kendinden fetva istemiş ve İmâm-ı Ahmed’den istediği cevabı alamayınca onu hapse attırmıştır. Tam 28 ay hapis yatmış ve şiddetli işkence görmüştür.

Halife Mütevekkil zamanında hapisten çıkarıldı ve serbest bırakıldı. Halife Mütevekkil Kur’ân’ın mahlûk olmadığını ilân etti ve İmam aleyhindeki menfî cereyanı durdurdu. Bu sûretle Mutezile de susturulmuş oldu.

70 yıllık uzun, semeredar ve meşakkatli bir ömür sürdü. Halk tarafından sevildi, sayıldı. Ölüm döşeğinde iken binlerce insan onu ziyarete geldi. Onun ölümü ise bir başka ibretli manzarayı gözler önüne sermişti. Şöyle ki: Cenazesine yüz bine yakın insan iştirak etti. Bu müthiş manzarayı gören ve bu hâl karşısında hayretler içinde kalan birçok Yahudi, Nasranî ve Mecûsî Müslüman oldu.

Ehl-i Sünnetin amelde dört hak mezhebinden biri olan Hanbelî mezhebinin kurucusudur.

Hadis ilminde zamanının en büyük âlimi olan Ahmed b. Hanbel Hazretleri üç yüz binden fazla hadis-i şerifi senetleriyle birlikte hıfzetmişti.

Talebelerinin ve kendisine sual soranların müşküllerini hâllederken ortaya koyduğu ve takip ettiği usûller Hanbelî mezhebinin temel kaidelerini oluşturur.

700 bin hadis içerisinden seçerek 30 bin hadis-i şerif içeren Müsned’i, O’nun en meşhur eseridir.


[1]           Bkz. Buhâri, Tefsir; Müslim, Fedaîlu’s-sahâbe; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân.

[2]           Daha fazla bilgi için bkz. Manastırlı İsmail Hakkı Efendi, Mevahibu’r-Rahman fi Menakib-i İmam Ebû Hanife en-Numan.

[3]           Âl-i İmrân Sûresi, (3). 159.

[4]           Hatip Bağdadi (Tarih-i Bağdad’ında 14-247) İbni Kerrame’ye isnatla der ki: “Bir gün biz Veki’in yanında iken adamın biri “Ebû Hanife hata etmiştir!” dedi. Bunun üzerine Veki’ “Ebû Hanife nasıl hata edebilir ki; onunla beraber Ebû Yusuf ve Züfer gibi kıyasta imam, Yahyâ b. Ebi Zaide, Hafs b. Giyas, Hibban, Mündel gibi hadis hâfızları, Kasım b. Maatı gibi lügat âlimi, Davut Tai ve Fudayl b. İyaz gibi züht ve vera sâhibi insanlar var. Doğrusu cülesası bu gibi zevat olanın hemen hemen hata ihtimali yoktur. Nasıl olsun ki? Hatası olsa hemen kendisine red ve iade edilirdi.

[5]           Cuma Sûresi, 62/4.

[6]           Bilmen, Hukuk-u İslâmiye Kamusu, c. I, s. 406.

[7]           Bilmen, Hukuk-u İslâmiye Kamusu, c. I, s. 404.

[8]           Bilmen, Hukuk-u İslâmiye Kamusu, c. I, s. 400.

[9]           Bilmen, Hukuk-u İslâmiye Kamusu, c. I, s. 401-402.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X