İçtihat Nedir?

Edille-i Şer’îyye

Edille-i Şer’îyye

Şer’î delillerin esası Kitâbullah ile sünneti Nebeviyedir. Dinimizin başlıca hükümleri bu iki membadan iktibas olunmuştur. Peygamberimiz zamanında ahkâm-ı şeriyye bizzat Peygamberimizden alınır, talim edilirdi. Edille-i şeriyyenin birincisi olan âyet-i celileler nâzil olduktan sonra bu âyetler bizzat Peygamber Efendimiz tarafından izah ve beyân olunurdu. Rasûlullah Efendimizin (a.s.m) yaptığı bu izahlardan ve içtihatlardan şer’î delillerin ikincisi olan sünnet-i seniyye teşekkül etti. Peygamberimizin âhirete teşrifinden sonra meydana gelen yeni hadislerden dolayı icmâ ve kıyas gibi iki delile daha ihtiyaç hâsıl oldu. Evet, zamanın teceddüdü ile vukuatın teceddüdü bu ihtiyacı zaruri kıldı. Nitekim bir hüküm eğer Kitap’ta sarahaten mevcud ise, onunla amel olunur. Kitap’ta yoksa sünnete müracaat edilir. Orada da bulunmazsa icmâ ve kıyasa başvurulur.

1- Kur’ân-ı Kerîm

Edille-i Şer’iyyenin birincisi Kur’ân-ı Âzimüşşan’dır. Kur’ân-ı Kerîm bütün beşeriyetin rehberi olan bir Kitab-ı İlâhî ve ebedî hidâyet kaynağıdır. İnsaniyetin ebedî saadet ve selameti bu kutsî kitabın hükümlerine, emir ve tavsiyelerine uymakla mümkündür. Çünkü İslâm dini, Kur’ân ile kemal bulmuştur. İslâm şer’iatının esası ve temeli O’dur. Dine ait umum kaideler O’nda icmâlen zikrolunmuştur. Zaman ve mekânın değişmesiyle O’ndaki hükümler değişmez. Ezelden geldiği gibi ebede gidecektir.

Bediüzzaman Hazretlerinin güzel ifadeleriyle Kur’ân-ı Kerîm:

“…Hitabat-ı ezeliye-i Sübhaniyenin hazinesi ve şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi ve avalim-i uhreviyenin mukaddes haritası ve zât ve sıfat ve esma ve şuun-u İlâhîyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vazıhı, bürhan-i katıı, tercüman-ı satıı… ve şu âlem-i insaniyetin mürebbisi ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyet’in mâ ve ziyası ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi… ve insaniyeti saadete sevk eden hakikî mürşidi ve hadîsi…”[1]dir.

Evet, Kur’ân-ı Kerîm aklın maverasında, zekânın fevkinde bir mürşid-i azamdır ki, âlem-i beşeri itidal ve istikamete dâvet eder ve sırat-i müstakim-i gösterir. Kur’ân-ı Kerîm bütün insaniyet âleminin yegâne hikmet, hidâyet, feyz ve mârifet kaynağıdır. O’nun her bir âyeti yüzlerce-binlerce hakikatleri ihtiva eder. İnsanları her vadide kemalatın şahikasına yükseltecek bütün prensipleri ihtiva etmektedir. Hayatın her safhasında muzaffer olmak için onun koyduğu yolu takip etmek gerekir. İhata ettiği metot ve prensipler nazara alınıp onlara temessük edilmezse, muvaffakiyet mümkün değildir. Çünkü Kur’ân beşere selamet yollarını gösteren bir kanunlar manzumesidir.

Beşerin müptela olduğu bütün hastalıkları izale ve tedavi edecek yegâne tabip Kitâbullah’tır.

Bu kudsî kitabın bütün lafız, ibare, delâlet, işaret ve mânâları ulvîdir, ilâhîdir ve birer hidâyet yıldızıdır. Onun kutsi ve ulvî meşalesi kıyâmete kadar ziyâ verecektir. O, engin ve zengin bir belâgat ve fesahat mucizesidir. On dört asır evvel Hicaz kıtasında tulû eden bu mânevî güneş, kendine teveccüh eden akıl ve kalbleri tenvir eyledi ve ilelebet de edecektir.

Evet, Kur’ân-ı Kerîm âleme rehber olacak bir kitâb-ı celîldir. O’nun getirdiği ahkâm-ı âliyesine itaat edenler fert olsun, millet olsun veya devlet olsun, iki dünyanın saadetine nail olurlar. Zira Kur’ân-ı Âzimüşşan her vecihle hikmet ve maslahata muvafıktır. İhtiva etmiş olduğu hükümler fennî ve aklî delillerle de teyid edilmiştir.

Fikr-i beşer terakki edip ilim ve fünûn yükseldikçe Kur’ân’ın ehemmiyet ve mertebesi daha iyi anlaşılacaktır.

Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle Kur’ân-ı Kerîm:

“Ve insana hem bir kitab-ı şeriat hem bir kitab-ı dua hem bir kitab-ı hikmet hem bir kitab-ı ubudiyet hem bir kitab-ı emir ve dâvet hem bir kitab-ı zikir hem bir kitab-ı fikir hem bütün insanın bütün hâcat-ı mâneviyesine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, cami’ bir kitab-ı mukaddes…”tir.[2]

Demek oluyor ki, Kur’ân-ı Kerîm sadece şeriat ve ahkâm âyetlerine münhasır değildir. 6666 âyetin sadece 500 tanesi ahkâma aittir. Bu âyetler de kâide-i külliye hâlinde ve mücmel olarak zikredildiği için, şer’î hükümlerin bütün teferruatını ve istikbâlde gelecek yeni hâdiseleri bu âyetlerde sarahaten bulmak mümkün değildir. Bu mücmel âyetlerin tafsil ile beyân edilmesi başta Sünnet-i Seniyye ve sonra icmâ ve kıyas ile gerçekleşmiştir.

2- Sünnet-i Seniyye

İslâm dininin Kur’ân-ı Kerîm’den sonra en büyük temeli hadis-i şerifler ve Sünnet-i Seniyye’dir. Sünnet-i Seniyye kuvvetini Kur’ân’dan alır ve O’nun birinci tefsiridir. Müçtehidîn-i kiram efendilerimiz Kur’ân’dan ahkâm istinbat ettikleri gibi, hadis-i şeriflerden de şer’î hükümleri çıkarmışlardır. Buna binaen İslâm dininin Kur’ân’dan sonra en büyük esas kaynağı Sünnet-i Seniyye’dir.

Sünnet-i Seniyye’yi, ya gafletlerinden yahut ihanetlerinden dolayı şer’î delil kabul etmeyen bazı çevreler, Müslümanların zihinlerini fazlasıyla karıştırdıkları için, bu şer’î delil üzerinde biraz daha geniş olarak durmak zarureti hâsıl olmuştur.

İslâm dini, Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye nâmıyla iki şubeye istinat eder. Hâriciler, “Biz Kur’ân’dan başkasına bakmayız. O bize yeter” diyerek Peygamberin sünnetini tanımak istememişlerdir. Yalnız birincisini kabul edip de ikincisinden i’raz eden, yüz çevirenler ilk defa Hâricîler olmuştur. Hâricîler, bunu idraksizliklerinden yapmışlardı. Bir kısım mülhidler ve muarızlar da aynı fikri Müslümanları şek ve şüpheye düşürüp İslâmiyet’i tahrip etmek niyetiyle yapıyorlar. Bunlar önce Kur’ân’a dil uzattılar. Bunu başaramayınca yeni bir entrika çevirerek peygamberimizin şahsiyetine çeşitli iftiralarda bulundular. O’nun hayatında güya çeşitli noksanlıklar ve ayıplar bulmaya çalıştılar. Bunda da muvaffak olamayınca son çare olarak, “Kur’ân bize yeter diyerek Sünnet-i Seniyye’nin önemini insanların nazarından düşürmeye gayret ettiler. Bu gibi insanlar Yüce Allah’ın:

اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ

“Muhakkak ki, o zikri (Kur’ân’ı) biz indirdik, şüphesiz O’nun hıfzedicisi de biziz”[3] âyetiyle, Kur’ân’ı ve onun tefsiri olan sünneti koruyacağından gâfildirler.

Hadis-i şerifler ve onların ortaya koyduğu hükümler anlaşılmadan Kur’ân’ı anlamak oldukça zordur. Kur’ân’ın anlaşılmasında hadis ve sünnete ihtiyaç zaruridir. Çünkü Kur’ân; şeriatın hüküm ve kanunlarının, prensip ve metodlarının metnidir. Sünnet ise; O’nun şerh ve izahı mesabesindedir. Bundan dolayı bir mes’elenin hükmünü istihraçta bir müçtehid için tevessül olunacak yol; bu iki müstakim membadan faydalanarak içtihat yapmaktır. Zira umumiyet ifade eden âyetlerin şâmil oldukları hükümleri, mutlak olarak zikredilenlerin de kayıtları hadislerle beyân buyurulmuştur.

Kur’ân’daki hükümlerin bir kısmı küllî, bazıları mücmel hükümlerdir. Bunlarda cüz’iyata ve teferruata ait tafsilat yoktur. İşte Kur’ân’dan küllî yahut mücmel veyahut müşterek veya hafî olan bu âyetlerin mânâlarını Peygamber Efendimiz, sözleri ve işleri ile beyân buyurdu. Tefsir ve izah ederek bu sûretle onlardan ne gibi mânâlar kastedilmiş olduğunu anlattı. Kur’ân’da sarahatle ifade edilmeyen hükümleri açıkladı. Çünkü Peygamberin vazifesinden biri de bu idi, Kur’ân’ı beyân ve tefsir etmekti.

Ebû Hanife: “Sünnet olmasaydı kimse Kur’ân’ı anlayamazdı” demiştir.[4]

Şâtıbî: “Sünnet, kitabı tefsir eder, kim sünneti bilmeden kitaba sarılırsa, sünnetten uzaklaştığı gibi kitaptan da uzaklaşır” der.[5]

Ahmed Emin ise şu beyanda bulunur: “Mücmel, mutlak, müşkil ve amm birçok âyetler vardır. Rasûl’ün sözü ve ameli bunları beyân, takyid ve tahsis eder. Kur’ân’ın mücmel olarak zikrettiği namazı, Nebi’nin fiili tafsil ettiği gibi, onun vakit ve keyfiyetini de açıklamıştır. Kur’ân, şarabı haram kılmış, şaraptan muradı ve miktarını hadis beyân etmiştir.

Kur’ân’ın lafız ve mânâları Allah’tan vahiy sûretiyle gelmiştir, sünnetin ise lafızları Rasûle aittir. Sünnet ve hadisler birçok âyeti açıklamıştır.”[6]

Kur’ân-ı Kerîm’de namazın farziyetini bildiren وَاَق يمُوا الصَّلٰوةَ (namazı ikāme edin) ve zekâtı emreden: وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ (zekâtı verin) gibi emirler mücmel olarak zikredilmişlerdir. Bu ibâdetlerin nasıl îfâ edileceklerine dair tafsilat Kur’ân-ı Kerîm’de mevcut değildir. Bu tafsilatı şeriatın ikinci delili olan sünnet deruhte etmiştir.

Peygamber Efendimiz (a.s.m) bir hadis-i şeriflerinde: “صلوا كما رأيتموني أصلي”[7] (Beni nasıl namaz kılıyor görüyorsanız, öyle kılınız) buyurmuştur ki, Rasûl-i Ekrem’in (a.s.m) namaz kılma şekli, Kur’ân’daki namaz kılma emrinin beyân ve tefsiri demektir.

İmrân b. Husayn sünneti kabul etmeyen birisine: “Kur’ân’da yatsıyı dört rekât, akşamı üç rekât, sabahı iki rekât, öğleyi ve ikindiyi de dörder rekât olarak kılınacağını görebiliyor musun?” deyince adam “hayır” dedi. İmrân ise: “Bunları nereden aldınız? Bizden almadınız mı? Biz ise onu Rasûlullah’dan almadık mı? Kırk koyunda bir koyun zekât vermeyi Kur’ân’da bulabiliyor musunuz?” deyince adam yine “hayır” dedi. İmrân yine: “Bunları kimden aldınız? Bizden almadınız mı? Biz ise Nebi’den almadık mı?” diyerek misalleri çoğalttı. Sonra da:

وَمَٓا اٰتٰيكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهٰيكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُواۚ

“Rasûl size neyi verdiyse onu alınız, sizi nehyettiği şeyden de kaçınınız”[8] âyetini okuyarak: “Bilinmeyen birçok şeyi Rasûlullah’dan aldık” dedi.[9]

Eğer sünnet, Kur’ân’ı izah etmiş olmasaydı, Kur’ân sadece nazarî bir kitap olarak kalır ve herkesin keyfî yorumuna açık olurdu. Böylece ittihaddan ziyâde ihtilaf ortaya çıkardı. Bu cihet, Kur’ân-ı Kerîm’de açıktır. İşte bundan dolayı Kur’ân’ın sünnete olan ihtiyacı, sünnetin Kur’ân’a olan ihtiyacından az değildir.

Demek ki, Kur’ân da hadis de vahyin semeresidir. Ancak Kur’ân vahyin en yüksek mertebesinde gelmiştir. Çünkü Kur’ân’ın hem lafzı, hem mânâsı Allah’tan olduğu için, Kur’ân birinci derecede ise de Kur’ân’ı anlama ve hayata tatbik etme noktasında hadis ve sünnet-i şerif ön plana çıkmaktadır. Çünkü Kur’ân’ın getirdiği mücmel hakikatleri anlamak ancak sünnetle mümkündür. Binaenaleyh hadis ve sünnetin getirdiği hükümlere de sımsıkı sarılmak ve ferdî ve içtimaî hayata tatbik etmek zaruridir. Zira sünnet, kitabın tefsir ve beyânıdır.

Sünnet’i Terk Edip, Yalnız Kur’ân ile Amel Etmek İsteyenler

Bazı ehliyetsiz insanları görüyoruz ki, yalnız Kur’ân-ı Kerîm’in getirdiği ilâhî hükümleri kabul edip, edille-i şeriyyenin diğer delilleri olan Sünnet, İcmâ ve Kıyas’ı reddediyorlar. Maksatları ise, halkın itikadını bozmak ve saptırmaktan ibarettir. Bunlar, Kur’ân’ı tek mezhep kabul edip, sünnet-i Peygamberiyeyi ve İslâm’ın diğer delillerini hafife alırken işlerine gelen hadisleri kabul edip, gelmeyenleri reddederler. Şuurlu Müslümanları aldatamadıkları gibi, takdir de göremezler, buna hakları da yoktur.

Malumdur ki, Müslümanlar Kur’ân-ı Kerîm’de nâzil olan İlâhî hükümlere inanıp inkıyada memur oldukları gibi, hadislerle buyrulan şer’î hükümleri de kabullenmeye mecburdurlar.

Bunlar asırlardan beri tefsir, hadis, fıkıh ve sair sahalarda yazılmış olan bütün ilim ve fikir ehlinin takdirini kazanan çok kıymetli eserleri hiç dikkate almazlar.

Evet, Kur’ân-ı Âzimüşşan’ın gölgesine sığınarak yanlış telkinatta bulunan bir kimse, hiç olmazsa şunu bilmelidir ki, bir Müslüman ne kadar âmi de olsa, Kur’ân’ı Âzimüşşan’ın Allah kelamı olduğuna katiyyen şüphe ve tereddüdü olmadığı gibi, sünnet-i seniyyenin de İslâm’ın ikinci bir delili ve nokta-i istinadı olduğunu yakînen bilir ve öyle de itikad eder.

Şu hâlde, “İslâm dininin esası yalnız Kur’ân’dır, biz yalnız onda olan hükümler ile amel ederiz, onun haram dediğine haram, helal dediğine helal deriz” diyerek sünnet-i şerifi nazar-ı itibara almamak, ona kıymet vermemek, Peygamberimizin değerini ve vazifesini idrak etmemektir. Kur’ân’ı tebliğ eden ve en başta tefsir eden O’dur.

Peygamberimiz (a.s.m) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır:

أَلاَ إِنِّي أُوتِيتُ الْكِتَابَ وَمِثْلَهُ مَعَه

“Bana Kur’ân-ı Kerîm ve onunla birlikte, bir onun kadarı daha (yani sünnet) verildi.”[10]

Başka bir hadis-i şerifte de:

لا أُلْفِيَنَّ أحدَكُمْ متكئًا على أريكتِهِ يأتيهِ أمرٌ مما أمرتُ بهِ أو نهيتُ عنهُ فيقولُ : لا أدرِي . ما وجدنَا في كتابِ اللهِ اتبعناهُ

“Bir kişiye, koltuğuna yaslanmışken hadisim ulaşır da, aramızda Allah’ın kitabı var, ondaki helali helal, haramı da haram sayarız, derse (bilsin ki) Rasûlullah’ın haram kıldığı da, Allah’ın haram kıldığı gibidir”[11] buyurulmuştur.

Ulemanın bir kısmı şöyle der: Sünnetin getirdiği her hükmün, uzak veya yakın, Kur’ân’da aslı vardır. Sünnet, kitaba râcîdir. Onun mücmelini tafsil, müşkilini tavzih eder, muhtasar olanını da genişletir.[12]

Şâtıbî, Kur’ân ile iktifa fikrine sâhip olanların, sünnetten ayrılan nasipsiz kişiler olduğunu söyledikten sonra: “Bid’at ehlinden birçoğu hadisi terk edip Allah’ın kitabını yanlış te’vil ederek hem kendileri sapıttı, hem de başkalarını sapıttırdılar,” der.[13]

اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ

“Muhakkak ki, O zikri (Kur’ân’ı) biz indirdik biz, şüphesiz O’nun hıfzedicisi de biziz”[14] âyeti ile bu iki esastan Kur’ân-ı Âzimüşşan’ın elfazı gibi mânâlarını da muhafaza etmeyi tekeffül etmiştir. İslâm ulemâsı buradaki muhafazanın, Kur’ân’ı olduğu gibi sünneti de şâmil olduğunu beyân etmişlerdir. Bu âyet-i kerime Kur’ân’ın tefsir ve izahı mahiyetinde olan Peygamberimizin sünnet ve hadislerini de:

وَاَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ اِلَيْهِمْ

yani “Biz sana Kur’ân’ı, insanlara indirilen ahkâmı beyân etmen için indirdik”[15] âyeti ile teminat altına almıştır. Çünkü âyette bildirilen “beyân” Kur’ân’ın mânâsındandır. Bu beyân ise ancak Peygamberimizin sünnet ve hadisleri ile olur.

وَمَٓا اٰتٰيكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهٰيكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُواۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَ اِنَّ اللّٰهَ شَدٖيدُ الْعِقَابِۘ

“Rasûlullah’ın size getirdiklerine yapışınız. O’nun size yasak ettiği şeylerden de uzak olunuz. Allah’tan korkunuz. Çünkü Allah’ın vereceği ceza ağırdır.”[16]

Elmalılı Hamdi Yazır Hazretleri tefsirinde bu âyete şöyle meal verir:

“Peygamber size her ne verdiyse onu ahzedin, almayın dediğini almayın, yapmayın dediğini yapmayın ve Allah’tan korkun da Allah’ın ve Peygamberin emirlerine karşı gelmekten ve birbirinizin hakkını yemekten, devlete hıyanet eylemekten sakının….”[17]

Büyük müfessir Mehmed Vehbi Efendi de, bu âyet-i kerime hakkında şöyle buyurur:

“Kur’ân’da en ziyâde mücmel ve müfid ve bilumum ahkâmı cami’ olan âyetlerden birisi de bu âyettir. Çünkü bu âyet, kavice ve fiilen emir ve nehy-i Rasûle şâmil olduğu gibi, bütün menhiyat ve me’mûrâta da şâmil olduğundan, ahkâm-ı şer’iyeyi bu âyet tamamıyla câmi’dir. Zira dünyevî ve uhrevî, insanların ahvaline müteallik bir hüküm olsun da, emir veya nehy-i Rasûlden hark olsun, olamaz. Binaenaleyh, elbette bunlardan birinin müştemilatından olacağı aşikârdır. Çünkü gerek Kur’ân’da, gerek hadiste beyân ve oralardan istinbat olunan ahkâmın cümlesi bizlere Zât-ı Nebevilerinden geldiği için, her biri O’nun emir ve nehyinde dâhildir.”[18]

Şu hâle göre Kur’ân sünnetsiz, sünnet de Kur’ân’sız tasavvur edilemez. Bunlardan birini ihmal etmek, İslâm dinini anlamamaktan doğan bir hastalıktır ve bir dalâlettir. Tâbir-i câiz ise Kur’ân bir güneş ise, Sünnet-i Seniyye onun ziyâsıdır. Birisi için diğeri feda edilmez.

Evet, nasıl Cenâb-ı Hakk, hafızlar ile Kur’ân’ı hıfzetmişse, İslâm âlimlerinin vasıtası ile de sünnet ve hadisleri muhafaza etmiştir.

Sünnetin Ehemmiyeti

Müslim, sünnetin ehemmiyetini şu şekilde özetler: Rasûlullah (a.s.m) ne zaman ve ne durumda ne söylemiş veya yapmışsa, bir peygamber olarak yapmıştır. Yaptığı her iş ve attığı her adım; dalâlet ve kötülükten uzaktır. Bütün söz ve fiilleri, Cenâb-ı Hakk’ın çizdiği çizgi üzerinde olmuş, onun gösterdiği sınırlar içinde kalmıştır. Dolayısıyla, bütün insanlar Hazret-i Peygamberin hayatının her anını kendilerine örnek almalıdırlar. O’nun (a.s.m) hayatı, canlı bir Kur’ân-ı Kerîm ve İlâhî nizamnamedir.[19]

Kur’ân ve hadis kitaplarında, sünnet-i seniyyeye ittibâın, dinin vazgeçilmez bir esası olduğunu kesin olarak ifade eden âyet ve hadisler pek çoktur. Bunlardan bazıları şunlardır:

Âyetler:

يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُٓوا اَطٖيعُوا اللّٰهَ وَاَطٖيعُوا الرَّسُولَ وَاُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْكُمْۚ فَاِنْ تَنَازَعْتُمْ فٖي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ اِلَى اللّٰهِ وَالرَّسُولِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَأْوٖيلاً

“Ey îman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ulü’l-emre de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz –Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız– onu Allah’a ve Rasûl’e götürün. Bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.”[20]

Tefsir âlimleri “onu Allah’a ve Rasûlüne götürün” emrini, “Kur’ân’a ve sünnete müracaat edin”, şeklinde tefsir etmişlerdir.

Hamdi Efendi bu âyetin tefsirinde şöyle buyurur: “Ey ehl-i îman! Allah’a itaat ve Rasûle itaat ediniz, sizden olan ulülemre de” –dikkat edilmek lazım gelir ki– Allah ve Rasûlü hakkında اطيعو اوطيعوا “itaat edin” diye itaat itlakı üzere tasrih edildiği hâlde, ulülemr hakkında ayrıca واطيعو ااولى الامر “Peygambere ve sizden olan ulül emre itaat edin” buyurulmayıp; bunlara itaat Rasûle atfen ve mahza itaati Rasûle tebaan emrolunmuş ve bu sûretle tâbi’iyyet tahtında itaatin hem aynı kuvvetle mutlak olduğu gösterilmiş, hem de isyan mevkileri hükümden hariç bırakılmıştır.

لاطاعة لمخلوق عند معصيةالخالق

Kezalik انماالطا عة فى العروف hadis-i şerifleri de bunu mübeyyindir. Şu hâlde âmirin her emri, me’muru mes’uliyyetten kurtarmaya kâfi gelmez. Bil’farz bir me’mur âmirinin emri ile rüşvet alsa veya sirkat yapsa mes’uliyyetten kurtulamaz. Bu ma’nâ “âmirin hilâf-ı kanun emri, me’muru mes’uliyyetten kurtaramaz” diye de ifade olunur.

Şayan-i dikkat olan kayıdlardan birisi de müminlere hitaben منكم kaydıdır ki ma’nâsı vazıhtır. Mü’minlerden olmayan ulülemre itaat dinen vâcib kılınmamıştır. Bu hususta itaat değil, varsa bir ahde riâyet mevzubahs olacaktır. Fakat taatin adem-i vücubundan behemehal isyanın vücubunu anlamaya kalkışmamalıdır, itaatin adem-i vücub-u isyanın vücubunu müstelzim olmayacağından, itaat mecburiyyetinde bulunmamakla, isyan mecburiyyetinde bulunmak arasında fark vardır. Hakk-ı isyan başka, vazife-i isyan yine başkadır. Binaenaleyh buradan gayr-ı mü’min bir muhitte bulunan mü’minlerin, şuna buna karşı isyankâr bir ihtilalci vaz’iyyetinde telakki edilmemeli ve belki mü’minlerin her nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah’a ve Rasûlüne karşı ma’siyetten ictinab ve aynı zamanda kendilerinden olan ulülemre itaat etmeleri ve tağutlara boyun eğmemeleri lüzumunu anlamak lazım gelir.”[21] “Binaenaleyh ey mü’minler –gerek sûret-i umumiyyede birbirinizle ve gerek ulülemr ile beyninizde, gerekse ulülemr olanlar arasında– herhangi bir şeyde niza’ ederseniz, onu Allah’a ve Rasûlüne redd ü irca’ ediniz. Yani mücerred kendi keyf ü arzunuzla faalle kalkışmayınız. Müsademelere düşmeyiniz, başkalarına da gitmeyiniz de evvelâ Allah’ı, saniyen Rasûlullah’ı kendinize merci’ biliniz, bu hükme ve bu mahkemeye müracaat ediniz. Aranızda yegâne hakem ve hâkim Allah ve Peygamberi tanıyınız. Muhtelif hükümlerinizi, fikirlerinizi Allah’ın âyatına ve Rasûlullah’ın beyanatına tatbik ve tevfik ederek tevhid ediniz ki, Allah’a müracaat îman-ı tevhid de ihlâs ile âyatullahı taharri ve tetkik, Rasûlüne müracaat da zamanında kendisine ve ba’dehu sünnetine ve hulefasına arz-ı keyfiyyet ile olur.”[22]

فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتّٰى يُحَكِّمُوكَ فٖيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْۙ ثُمَّ لَا يَجِدُوا فٖٓي اَنْفُسِهِمْ حَرَجاً مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلٖيماً

“Hayır; Rabbine and olsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla kabullenmedikçe îman etmiş olmazlar.”[23]

وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدٰى وَيَتَّبِـعْ غَيْرَ سَبٖيلِ الْمُؤْمِنٖينَ نُوَلِّهٖ مَا تَوَلّٰى وَنُصْلِهٖ جَهَنَّمَ وَسَٓاءَتْ مَصٖيراً

“Kim, Peygambere karşı çıkar ve kendisi için doğru yol belli olduktan sonra mü’minlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.”[24]

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحٖيمٌ

“De ki, Yâ Muhammed! Eğer Allah’ı seviyor idiyseniz bana tâbi olunuz. Öyle yaparsanız Allah sizi daha çok sever ve günahlarınızı bağışlar. Allah Gafur ve Rahimdir.”[25]

Bediüzzaman Hazretleri bu âyetin tefsiri sadedinde şöyle buyurur:

“Şu âyet diyor ki: Allah’a (celle celalühü) îmanınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seversiniz, Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise, Allah’ın sevdiği zâta benzemelisiniz. Ona benzemek ise, ona ittiba etmektir. Ne vakit ona ittiba etseniz, Allah da sizi sevecek. Zâten siz Allah’ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.”

İşte bütün bu cümleler, şu âyetin yalnız mücmel ve kısa bir mealidir. Demek oluyor ki; insan için en mühim âlî maksad, Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetine mazhar olmasıdır. Bu âyetin nassıyla gösteriyor ki; o matlab-ı a’lânın yolu, Habibullah’a ittibadır ve Sünnet-i Seniyesine iktidadır.”[26]

Mevdûdî sünnete teslim olma konusunda şu ifadelere yer verir:

“Hazret-i Rasûl’ün (a.s.m) sünnetinden bir santim bile ayrılmak, Allah ve Rasûlü tarafından daha az sevilmeye sebep olabilir. Aşk ve sevginin ilk şartı, kayıtsız şartsız teslimiyettir. Rasûlullah’ı seven, O’na tamamen teslim olmalı, itaat etmelidir.”[27]

وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَعَ الَّذٖينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّٖنَ وَالصِّدّٖيقٖينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِحٖينَۚ وَحَسُنَ اُو۬لٰٓئِكَ رَفٖيقاً

“Allah’a ve Rasûlüne itaat eden kimseler; nebiler, sıddîklar, şehidler, sâlihler ve Allah’ın kendilerine in’am ve ihsanda bulunduğu kimselerle beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaşlardır.”[28]

مَنْ يُطِـعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَۚ

“Her kim Rasûle itaat ederse, Allah’a itaat etmiştir.”[29]

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فٖي رَسُولِ اللّٰهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّٰهَ وَالْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَذَكَرَ اللّٰهَ كَثٖيراً

“Sizden Allah’ı ve âhiret gününü dileyen ve çokça Allah’ı hatırlayanlar için Rasûlullah’a tâbi olmakta güzel bir istikamet vardır.”[30]

Allah-u Teâla Hazretleri, Peygamberimizin (a.s.m) ve onun Sünnet-i şerifinin ehemmiyetini bu âyetler ile altından bir kordon gibi işlemiştir.

Bu vesileyle Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sünnete ittiba ile ilgili bazı parçaları arz etmekte fayda görüyorum:

“Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünnet-i Seniyesinin membaı üçtür: Akvali, ef’ali, ahvalidir. Bu üç kısım dahi, üç kısımdır: Ferâiz, nevâfil, âdât-ı hasenesidir. Farz ve vâcib kısmında ittibaa mecburiyet var; terkinde, azab ve ikab vardır. Herkes ona ittibaa mükelleftir. Nevâfil kısmında, emr-i istihbabî ile yine ehl-î îman mükelleftir. Fakat terkinde azab ve ikab yoktur. Fiilinde ve ittibaında azîm sevablar var ve tağyir ve tebdili bid’a ve dalalettir ve büyük hatadır. Âdât-ı seniyesi ve harekât-ı müstahsenesi ise hikmeten, maslahaten, hayat-ı şahsiye ve nev’iye ve içtimaiye itibariyle onu taklid ve ittiba etmek, gayet müstahsendir. Çünkü her bir hareket-i âdiyesinde, çok menfaat-ı hayatiye bulunduğu gibi, mutabaat etmekle o âdâb ve âdetler, ibâdet hükmüne geçer. Evet madem dost ve düşmanın ittifakıyla, Zât-ı Ahmediye (a.s.m) mehasin-i ahlâkın en yüksek mertebelerine mazhardır. Ve madem bil’ittifak nev-i beşer içinde en meşhur ve mümtaz bir şahsiyettir. Ve madem binler mu’cizatın delaletiyle ve teşkil ettiği âlem-i İslâmiyet’in ve kemalâtının şehâdetiyle ve mübelliğ ve tercüman olduğu Kur’ân-ı Hakîm’in hakaikının tasdikiyle, en mükemmel bir insan-ı kâmil ve bir mürşid-i ekmeldir. Ve madem semere-i ittibaıyla milyonlar ehl-i kemal, meratib-i kemalâtta terakki edip saadet-i dâreyne vâsıl olmuşlardır. Elbette o zâtın sünneti, harekâtı, iktida edilecek en güzel numunelerdir ve takip edilecek en sağlam rehberlerdir ve düstur ittihaz edilecek en muhkem kanunlardır. Bahtiyar odur ki, bu ittiba-ı Sünnette hissesi ziyâde ola. Sünnete ittiba etmeyen, tembellik eder ise, hasaret-i azîme; ehemmiyetsiz görür ise, cinâyet-i azîme; tekzibini işmam eden tenkid ise, dalâlet-i azîmedir.”[31]

“Arkadaş! Vesvese ve evham zulmetleri içinde yürürken, Rasûl-i Ekrem’in (a.s.m) sünnetleri birer yıldız, birer lâmba vazifesini gördüklerini gördüm. Her bir sünnet veya bir hadd-i şer’î, zulmetli dalâlet yollarında güneş gibi parlıyor. O yollarda insan, zerre-miskal o sünnetlerden inhiraf ve udûl ederse; şeytanlara mel’ab, evhama merkeb, ehval ve korkulara ma’rez ve dağlar kadar ağır yüklere matiyye olacaktır.”[32]

“Sünnet-i Seniye, edepdir. Hiçbir mes’elesi yoktur ki, altında bir nur, bir edep bulunmasın! Rasûl-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ferman etmiş:

اَدَّبَنِى رَبَِى فَحْسَنَ تَاْدِيبِى

Yani: “Rabbim bana edebi, güzel bir sûrette ihsan etmiş, edeplendirmiş.” Evet siyer-i Nebeviyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyeyi bilen, kat’iyyen anlar ki: Edebin enva’ını, Cenâb-ı Hakk, habibinde cem’etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyesini terk eden, edebi terk eder.

بِى ادَبْ مَحْرُومْ بَاشَدْ اَزْ لُطْفِ رَبْ

kaidesine mâsadak olur, hasaretli bir edepsizliğe düşer.”[33]

Sünnet-i seniye huzur ve saadetin menşei ise, Kur’ân-ı Kerîm de onun öz kaynağıdır. Bu cihetle aralarında sathî bir alâkadan ziyâde rûhun cesede, aslın ferine taalluku nisbetinde küllî bir münasebet ve kuvvetli bir râbıta vardır. Buna binaen ferdî ve içtimaî huzur ve saadet bu ikisine uymakla tahakkuk eder. Necip hisler bu iki membadan feyz alır, tekâmül eder. Şu hâlde her ikisine de her zaman ve her yerde tâbi olmak vâciptir. Her ikisi de feyz-i Hüda’nın şualarıdır. Bunlardan tecelli eden feyz hangi kalbe konarsa, o kalp mârifet ve muhabbetullahın cilvegâhı olur. İkisini birbirinden ayıranlar, yani sünnetten müstağni kalarak, Kur’ân bana kâfi gelir diyenler, hem Kur’ân’ın nûrundan, hem de Peygamberimizin feyzinden mahrum kalırlar.

Rasûlullah (a.s.m)’ın Sünnetine İmtisali, Kur’ân ile Hadis Arasında Kopmaz Bir Bağ Olduğunu Bildiren Hadisleri

Ebû Dâvud, Irbâd b. Sâriye’den rivâyet etmiştir:

عَنْ اَبِى نَجِيحِ الْعِرْبَاضِ بْنِ سَارِيَةَ  قَالَ وعظنا رسول الله – صلى الله عليه وسلم – موعظة بليغة ، ذرفت منها العيون ، ووجلت منها القلوب ، فقال قائل : يا رسول الله كأنها موعظة مودع ، فأوصنا ! فقال : أوصيكم بتقوى الله ، والسمع والطاعة ، وإن كان عبدا حبشيا ؛ فإنه من يعش منكم بعدي ، فسيرى اختلافا كثيرا ، فعليكم بسنتي ، وسنة الخلفاء الراشدين المهديين ؛ تمسكوا بها ، وعضوا عليها بالنواجذ ، وإياكم ومحدثات الأمور ؛ فإن كل محدثة بدعة ، وكل بدعة ضلالة

Rasûlullah (a.s.m) bir gün bize namaz kıldırdı, sonra yüzünü bize çevirdi, öyle beliğ bir konuşma yaptı ki, kalbler ürperdi, gözler yaş döktü. Dinleyenlerden bir adam, “Yâ Rasûlallah! Sanki bu veda eden birisinin konuşmasıdır. O hâlde bize ne gibi şeyleri vasiyet edersin” dedi. Rasûlallah, “Size Allah’ın azabından korkmayı, rahmetinden ümidvar olmayı, siyah bir köle de olsa büyüklerinizi dinleyip itaat etmeyi tavsiye ederim. Biliniz ki, aranızdan benden sonra yaşayacak olanlar pek çok ihtilaflar görecekler. O zaman benim sünnetime ve doğru yolda giden râşid halifelerimin sünnetine sarılınız. Sadece bunlara yapışınız. Sakın başka yollara sapmayınız. Dinde yeni işler yapmaktan şiddetle sakınınız. Çünkü dinde yapılacak her yenilik bid’at, her bid’at ise sapıklıktır. Sapıklığın her çeşidi insanı ateşe iter.” buyurdular.

•••

Müslim, Câbir (r.a.) den rivâyet etmiştir:

Rasûlullah (a.s.m) konuştuğu zaman –sanki akşama sabaha düşmanın geleceğini ihtar eden bir kumandan gibi– gözleri kızarır, sesi yükselir, gazabı artardı. Bir defasında şehâdet parmağı ile ortanca parmağını uzatarak şöyle dedi: “Kıyâmetle aramda şu iki parmak arasındaki kadar mesafe kaldığı bir sırada ben gönderildim. Şüphesiz sözlerin en hayırlısı Allah’ın kitabı, yolların en hayırlısı da Muhammed’in yoludur. İşlerin en kötüsü, dinde yapılan mesnedsiz yeniliklerdir. Dinde yapılan her yenilik bid’attır ve her bid’at da sapıklıktır.”

•••

Buhârî ve Müslim, Enes (r.a.)’den rivâyet etmişlerdir:

Rasûlullah (a.s.m), “Sizden hiç biriniz –ben kendisine babasından, evladından ve bütün insanlardan daha sevgili oluncaya kadar– îman etmez.” buyurmuştur.[34]

“Mûsâ İbni İmrân zamanımda bulunmuş olsaydı bana tâbi olmaktan başka bir şey yapamazdı”[35] buyuran Seyyidi’l-Mürselin, hem sünnetin ulviyeti ve kudsiyetini hem de kendine tâbi olmanın vücûbiyetini veciz bir ifade ile ortaya koymaktadır.

Demek oluyor ki, Hazret-i Mûsâ gibi kitap sâhibi bir peygamber için dahi bütün kâmillerin en ekmeli olan Peygamber Efendimize (a.s.m) tâbi olmaktan başka bir çare olmadığı hâlde, bizim gibi ami ve günahkâr ümmetin böyle bir Peygamber-i Âlişan’ın sünnetine ittiba etmemiz, bizim için ne kadar büyük bir saadet ve bir bahtiyarlık olduğu anlaşılır.

“Nebinizin sünnetini terk ederseniz, dalâlete düşersiniz.”[36]

“Bir kimse benim getirdiğime değil, hevasına tâbi olursa gerçek mü’min olamaz.”[37]

“Sünnetimi terk edene Allah ve ben lanet ederiz.”[38]

“Sünnetimden yüz çeviren, benim yolumu takip etmiş değildir.”[39]

“Bizim yolumuza uymayan bir işi yapanın bu ameli merduttur.”[40]

Bunlar, bu konuda vârid olan âyet ve hadislerden bir nebzedir. Kur’ân’da ve hadis kitaplarında sünnete sarılmanın, dinin vazgeçilmez bir esası olduğunu kesin olarak ifade eden âyet ve hadisler pek çoktur. Hâl böyle olunca “yalnız Kur’ân ile amel edelim” iddiası ciddiyetten uzaktır. Samimi Müslümanlar bu tür iddialara kulak vermezler.

Sünneti İslâm’dan Tecrid Etmek İsteyen Gruplar

1. İslâm’ın amel ve uygulama boyutunu daraltıp, İslâm’ı tatbikî ve amelî sahadan tecrid ederek sadece fikrî ve kalbî râbıtalara bağlamaya ve “İslâm bir vicdan meselesidir” diyerek avam-ı nası, İslâm’ın yaşanan ve uygulanan değerlerinden uzaklaştırmaya çalışan kasıtlı ihanet şebekeleri.

2. İslâm dininin, diğer semâvî dinlere karşı gittikçe yayılmasını hazmedemeyen taassub sâhibi bir kısım müsteşrikler.

3. Selef-i sâlihini, müçtehitleri ve mâzideki İslâm ulemâsını, akıllarınca küçük düşürerek, gurur-u ilmîlerini, enaniyetlerini sergilemek isteyen, şan ve şeref, alkış ve şöhret hissi ile, sünnete karşı çıkarak efkar-ı ammede görünmek sevdasına kapılan şöhretperestler.

4. İlmî seviyesi, Sünnet-i seniyenin, dinin membaı olduğunu idrak edemeyecek kadar nakıs olanlar…

5. Güya Kur’ân’a tazim mülahazası ile sünnete ehemmiyet vermeyen sâdık ahmaklar.

İslâm tarihinde ilk defa sünnet ve hadislere karşı çıkan Hâricîler olmuştur. Hâricîler dinde mutaassıp, muhakeme-i akliyede noksan insanlardır. İlk defa Müslümanlar arasında tefrika çıkararak İslâmiyet’e darbe vuranlar da yine bunlardır. Son asırlarda Havariç tıynetinde olan bazı kimseler de, Kur’ân’dan başkasını tanımayız diyenler de ortaya yeni bir şey koymamışlardır. Günümüzde Peygamberin çizmiş olduğu sünneti tanımak istemeyenler ya Kur’ân ve hadis hakkında hiçbir fikri olmayanlar yahut içine daldıkları nimet kendilerine onu vereni unutturan, boğazına kadar zevk ve eğlenceye dalarak yalnız dünya hayatına razı olanlardır.

Hadislerin Sıhhati

Sual: Peygamberimizin (a.s.m) söylemediği herhangi bir sözü, söylemiş gibi ona isnad edenler hakkında İslâm âlimleri ne hüküm vermiştir?

Cevap: İslâm fukahâsı Peygamberimize (a.s.m) isnad ederek kasden yalan söylemenin kat’i haram olduğunda İslâm âlimleri ittifak etmişlerdir. Nitekim Rasûlullah Efendimiz:

 [41] وَمَنْ كَذَبَ عَلَىَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ

“Kim bilerek bana yalan isnad ederse (benden yalan bir şey haber verirse) Cehennem ateşindeki yerine hazırlansın.”[42] buyurarak ümmetini böyle bir cürmden şiddetle nehyetmiştir.

Efendimizin (a.s.m) söylemediği herhangi bir sözü hangi maksat ve ne sûretle olursa olsun kasten ona isnad ederek uyduranların küfürden sonra en büyük bir günahı irtikab ettiklerine hükmetmişlerdir. Hatta Babanzâde Ahmed Nâim Efendi, Zehebî’nin “Cevahir” adlı eserinden şu nakli yapmaktadır[43]:

“Hadis uyduranın küfrüne hükmolunmazsa da, uydurulan bu hadisler eğer helal ve harama ait olursa, o zaman bilicmâ tekfir olunur (kâfir olduğuna hükmedilir).”

Uydurma Hadisler

İslâm tarihi incelendiğinde “hadis uyduranların” dört grup olduğu görülür:

1. Dini hafife alıp Müslümanları dalâlete götürmek gayesi güden zındıka cereyanları,

2. Kendi bâtıl mezheplerini takviye maksadı taşıyanlar,

3. Siyasî mülahaza ile taraftarlarını muhafaza etmek ve rakiplerinin etkilerini kırmak isteyenler,

4. Mü’minleri ibâdete teşvik etmek, dine meyillerini ziyâdeleştirmek gayesiyle câhilâne bir cüret gösterenler.

Hadis İlmi

Hadis ilmi Rasûlullah Efendimizin sözleri, fiilleri, takrirleri ve sıfatlarını bildiren ilimdir. Dine ait en mühim kanunları, prensipleri ihtiva eden, maddî ve mânevî bir feyz ve bir tekemmül kaynağıdır. İtikad ve ibâdete, ahlâk ve içtimâiyata, mârifet ve fazilete ait yüzbinlerce hadis-i şerif vardır. Hadis âlimleri, fevkalade bir himmet ve gayret göstererek, şark ve garbe hicret eden sahabîleri arayıp bulmuşlar, bu hadisleri, tasavvurun fevkinde bir dikkat ve itina ile o zâtlardan almışlardır. Bu vefakâr ve fedakâr zâtlar, bir hadis-i şerifin ne sûretle ve kimler vasıtasıyla Peygamberimizden nakledildiğini öğrenmek için şehir şehir, diyar diyar seyahat etmişlerdir. Böylece Sahih-i Buhâri ve Sahih-i Müslim gibi muteber hadis kitaplarını vücuda getirmişlerdir. Bu gibi gayretli ve hamiyetperver zâtların sayesindedir ki, İslâm âleminde hadis ilmi fevkalade bir inkişafa mazhar olmuştur. Bütün hadis-i şerifler; daha birinci asırda sahih senetleriyle zapt ve ihata edilmiş, tafsilat ve teferruatına varıncaya kadar, gayet müdekkikane, derin tahkikatla bütün İslâm âlemine neşredilmiştir. İslâm’ın hususiyetlerinden olan ittisal senedi (senet zinciri) sayesinde, selef-i sâlihin zamanından beri bütün hadis-i şerifler tamamen mazbut bir hâlde yazılmış ve kitaplar hâline getirilmiştir. Hatta bir hadis-i şerifin ne kadar râvisi varsa hepsi bu kitaplarda yazılmıştır. Meselâ Sünen-i İbni Mâce’de: “Sevap isteğiyle yedi sene müezzinlik yapan adam için cehennem ateşinden bir beraat yazılmış olur”[44] hadis-i şerifinin on bir râvisinin de isimleri yazılmıştır. Bunlar Ebû Kureyb, Muhtar İbni Gassan, Hafs İbni Ömer, Câbir, İkrime, Ravh İbni Ferec, Ali İbni Hasan, Ebû Hamza, Câbir, İkrime ve İbni Abbâs’dır. Bundaki hikmeti Bediüzzaman Hazretleri şöyle açıklıyor:

“An’ane ile gösteriliyor ki, an’anede dâhil olan mevsuk ve hüccetli ve sadık ehl-i hadîsin bir nevi icmâını irae eder ve o senedde dâhil olan ehl-i tahkikin bir nevi ittifakını gösterir. Güya o senedde, o an’anede dâhil olan her bir imam, her bir allâme; hadîsin hükmünü imza ediyor, sıhhatine dair mührünü basıyor.”[45]

Bu hiçbir peygambere nasip olmamış müstesna bir mazhariyettir.

Hadis ilmi ayrı bir meslek ve müstakil sahadır. O sahada, hüneri ve melekesi olmayanın söz söylemesi, hikmet ve hakikate uygun olmaz. Selefi sâlihin hadislerin kısımlarını, sahihlerini ve zayıflarını, meşhur, mütevatir, müteşabih, nâsıh, mensûh gibi mertebelerini birbirinden ayırmak için birçok küllî kaide tespit etmişlerdir. Bunların tümüne birden “Usûl-ü Hadis” denilmiştir. Usûl-ü Hadis, başlı başına bir ilimdir. “Hadislerin zamanında gerekli değerlendirmeleri yapılmış; sahih olanlar olmayanlardan ayrılmış; kendileriyle amel meselesinde her nevi hadis için bir değer ölçüsü konulmuş; fakihler onlardan gerektiği şekilde hüküm istinbat etmişlerdir. Artık Müslümanlara düşen, fıkıh kitaplarında hazır hâle getirilen malzeme ile amel etmektir.”[46]

Hadis ilminde mahir ve mütehassıs zâtlar, bitmez tükenmez gayretleriyle mevzu’ (sahih olmayan) hadisleri sahih hadislerden ayırmışlardır. Bu hususta müteaddit kitaplar yazmışlar ve hadis uydurma faaliyetinin kökünü kurutmuşlardır. Bilhassa Buharî, Müslim, Neseî, İbni Hibban, Ebû Nuaym, Darekutnî, Süyûtî gibi birçok mütebahhir âlimler büyük bir titizlikle sahih hadisleri seçerek kitaplar hâline getirmişlerdir.[47] Nitekim Dârekutnî: “Ben sağ iken hiç kimse Peygamberimize yalan söz isnat edemez” buyurmuştur.[48] Bir sözün hadis olup olmadığını anlamakta mütehassıs olan bu zâtlara “Ricalü’l-Hadis” (Muhaddis) denilir. Bunların hayatları inceden inceye tedkik edilmiş ve ortaya yeni bir ilim dalı çıkmıştır ki, buna cerh ve ta’dil denir.

Ayrıca muhaddisler rivâyet ilmine pek büyük ehemmiyet vermişler ve bunu en yüksek mertebeye çıkarmışlardır. Hem her hadisin müteselsil ve mevsuk senetlerini, râvilerini ve râvilerin ahvallerini gayet müdekkikane tespit etmişlerdir. Bu ise yeni bir ilim dalı hâline gelmiştir.

Hadislerin sıhhati hakkında Üstad Bediüzzaman şu tespitlerde bulunmuştur:

“…Sahabîlerin ellerinden, binler Tâbiînin muhakkikleri el atıp almışlar; sağlam olarak ikinci asır müçtehitlerinin ellerine vermişler. Onlar da, kemal-i ciddiyetle ve hürmetle el atıp, kabul edip, arkalarındaki asrın muhakkiklerinin ellerine vermişler. Her tabaka, binler kuvvetli ellerden geçip, gele gele tâ asrımıza gelmiş. Hem Asr-ı Saadet’te yazılan Kütüb-ü Ehadîseye sağlam olarak devredilip, tâ Buhârî ve Müslim gibi ilm-i hadîsin dahî imamlarının eline geçmiş. Onlar da, kemal-i tahkik ile meratibini tefrik ederek, sıhhati şüphesiz olanları cem’ederek bize ders vermişler, takdim etmişler.”[49]

“Zâten Sahabîden sonra Tâbiînin eline geçtiği vakit, tevâtür sûretini alır. Hususan Buhârî, Müslim, İbni Hibban, Tirmizî gibi kütüb-ü sahiha; tâ zaman-ı sahabeye kadar o yolu o kadar sağlam yapmışlar ve tutmuşlar ki, meselâ Buhârî’de görmek, aynı sahabeden işitmek gibidir.”[50]

“İbni Cevzî gibi şiddetli binler münekkidler çıkıp; bazı mülhidlerin veya fikirsiz veya hıfızsız veya nâdânların karıştırdıkları mevzu ehadîsi tefrik ettiler, gösterdiler. Sonra ehl-i keşfin tasdikiyle; yetmiş defa Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselam temessül edip, yakaza hâlinde onun sohbetiyle müşerref olan Celaleddin-i Süyûtî gibi allâmeler ve muhakkikler, ehadîs-i sahihanın elmaslarını, sair sözlerden ve mevzuattan tefrik ettiler.”[51]

Tarihin şehâdetiyle sâbittir ki, mazide olduğu gibi Peygamberimize yalan isnad edenler, hadis uyduranlar bugün de, yarın da çıkabilir. Ancak usûl-ü hadis ilminin koyduğu kaideler birer miyar ve mihenk taşıdır ki, altını bakırdan, hakkı bâtıldan temyiz eder.

Peygamberimizin (a.s.m) kelamı ile uydurma hadisler yan yana konulduğunda, arada apaçık bir fark ortaya çıkar. Dünyaca meşhur bir ressamın çizdiği bir tablo ile ilkokul talebesinin çizdiği resim arasında ne derece büyük bir fark varsa, Peygamberimizin (a.s.m) hadislerinin üslubu, camiiyyeti ve ihtiva ettiği ulvî hakikatler, engin ve zengin mânâlar, beyânındaki berraklık ve ifadelerindeki sadelik itibarı ile aralarındaki azim fark hemen ortaya çıkar.

Bu hâl müdakkik ve mütebahhir âlimler ve belağat üstatları tarafından müstakil risalelerle açıklanmıştır. Onlar hikmetin, faziletin ve ahlâkın esaslarını cami olan hadis metinlerini akıl ve mantık ölçüleriyle, ortaya koymuşlardır.

Şu hususu da önemle belirtmek gerektir ki, Kur’ân-ı Kerîm’den sonra belağat ve fesahat noktasında en ileri olan kelam Peygamberimizin kelamıdır. Malumdur ki, edebiyatta meleke kazanmış bir âlim için okuduğu bir eserin hangi edibe ait olduğunu anlamak pek kolaydır. Çünkü üslub üzerinde pek derin, çok açık ve izalesi mümkün olmayan nişaneler vardır. Fakat bu nişaneleri hissedip zevk etmek büyük sanatkârlara mahsusdur. Yoksa mümtaz bir fikir ve irfana mâlik olmayan ve zevk-i selimden mahrum olan herhangi bir kimsenin idrak edeceği bir şey değildir. Her edibin kendine has bir ifade tarzı, bir üslubu vardır ki, eserlerinde hissedilir ve o şahsın seciyesini taşır. Evet, insanın seciyesi ile üslubu arasında gayet kuvvetli bir münasebet, bir rabıta mevcuddur. Onun üslub-u beyânı aynı ile o insandır. Evet, insanların maddî sîmâları gibi, mânevî sîmâları da birbirinden farklıdır.

Bediüzzaman Hazretleri, bu konuda;

“Hattâ nefsini nefesinden ve sesinden; mahiyetini nefsinden (üfürmesinden) tevehhüm ve mizaç ve san’atını kelâmıyla mümtezic tahayyül etsen, hayaliyyun mezhebinde muateb olmuyorsun.”[52] buyurur.

Bir zamanda yaşamış iki şair nazar-ı itibâre alınırsa, onların mizaç ve fıtratlarında büyük farklar görünür. İşte bu fark aynıyla eserlerine ve üslub-u beyanlarına intikal eder. Meselâ Mehmed Âkif ile Tevfik Fikret aynı asırda yaşamış iki şâir oldukları hâlde, mizaç ve fıtratlarının birbirine zıt olması sebebiyle üslupları da farklılık göstermiştir. Onlardan herhangi birinin bir şiirini okuyan bir ehl-i irfan, şiirin hangisine ait olduğunu derhâl idrakte güçlük çekmez.

Bediüzzaman Hazretleri bu gerçeği şöyle ifade eder:

“Evet fenn-i hadîsin muhakkikleri, nekkadları o derece hadîs ile hususiyet peyda etmişler ki, Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tarz-ı ifadesine ve üslûb-u âlîsine ve sûret-i ifadesine ünsiyet edip meleke kesbetmişler ki; yüz hadîs içinde bir mevzu’u görse, “Mevzu’dur” der. “Bu, hadîs olmaz ve Peygamberin sözü değildir” der, reddeder. Sarraf gibi hadîsin cevherini tanır, başka sözü ona iltibas edemez. Yalnız İbni Cevzî gibi bazı muhakkikler tenkîdde ifrat edip, bazı ehadîs-i sahihaya da mevzu’ demişler. Fakat her mevzu’ şey’in mânâsı yanlıştır demek değildir; belki “Bu söz hadîs değildir” demektir.”[53]

İbni Cevzî gibi katı bir münekkid bile, Buhârî ve Müslim’deki hadislerden ancak birer tanesine ‘mevzu’ diyebilmiştir. Bu konu hakkında Tecrid-i Sarih Tercümesinde şu ifadeler yer alır:

“Zira müellif pek müşeddid (katı) olduğundan, teşdid i’tiyadına mağlub olarak mevzu’ olduklarına hiçbir delil bulunmayan birçok ehadis-i şerifeye hemen mevzu’ damgasını basmış ve acele ile ‘sünen’ kitaplarında olanlardan yüz yirmi kadar, hatta Buhârî ile Müslim’den birer hâdise mevzu’ deyivermiştir.”[54]

Hâl böyle iken hil’at-i nübüvvet ile muazzez ve müşerref, gayr-i mütenahi feyz ve inâyete mazhar, belağat ve fesahat meydanlarının bülbülü, Risalet semâsının yekta bir güneşi olan bir zâtın sözü ile herhangi bir bedbahtın uydurması hiç birbiriyle iltibas edilebilir mi? O bülbül ki, Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesi ile: “Bütün bülbüllerin en efdali ve en eşrefi ve en münevveri ve en bâhiri ve en azîmi ve en kerimi ve sesçe en yüksek ve vasıfça en parlak ve zikirce en etemm ve şükürce en eamm ve mahiyetçe en ekmel ve sûretçe en ecmel, kâinat bostanında, arz ve semâvatın bütün mevcudatını latif şecaatıyla, leziz nağamatıyla, ulvî tesbihatıyla vecde ve cezbeye getiren, nev-i beşerin andelib-i zîşanı ve benî-Âdemin bülbül-ü zü’l-Kur’ân’ı: Muhammed-i Arabî’dir.”[55]

Herhangi bir hadis-i şerife dakik bir nazar ile bakılır, tahkik ve tahlil edilirse, Peygamberimize ait olup olmadığı hemen ortaya çıkar. Çünkü Peygamberimizin (a.s.m) hadis-i şerifleri ne Kur’ân’a, ne icmâ-i ümmete, ne kıyas-ı fukahaya, ne de kâmil bir akla kat’iyyen ters düşmez. İşte böyle bir hadis-i şerife mevzu demek mücerred bir iddiadır. Bu itibarla onların tenkit ve inkârlarına değer verilmez.

Peygamberimize izafeten bir hadis uydurmak ne kadar tehlikeli ise, sahih hadislere mevzu’ demek de o derece zararlıdır. Hadis-i şerifler üzerinde ciddi ve hakiki bir tahlil yapan mütefekkirler, bu hadislerin vahyin semeresi olduğunu anlamada pek güçlük çekmez ve şüpheye düşmezler. Fikren hasta ve rûhen sapık olanlar bahsimizden hariçtir.

Âlem-i İslâm’ın her tarafında en çok okunan ve ulemâ arasında en ziyâde itimada şâyân olan hadis kitaplarının başında “Kütüb-ü Sitte” gelir. Bunlar içinde de ehemmiyet nokta-i nazarından birinci derecede Buhârî ve Müslim gelmektedir. İmâm-ı Buhârî sahih hadisleri tesbit için İslâm ilim merkezlerini dolaşmış, hadis âlimlerinden istifade etmiştir. Hıfzına aldığı 600.000 hadisten 7395 kadarını yani yüzde 1,2’sini kitabına almıştır. İmâm-ı Buhârî’nin bu hâli, hadisleri ayıklamada ne kadar hassas davrandığının delilidir. Buhârî ve Müslim, fukaha ve müfessirin-i izamın ittifakıyla Kitâbullah’tan sonra en yüksek dereceyi haizdirler.[56] Hadis-i şerifler Cenâb-ı Hakk’tan peygamberlerin en ekmeline, ümmetlerin en efdaline ihsan buyurulan bitmez, tükenmez bir irfan ve hikmet hazinesidir. Buhârî ve Müslim gibi hadis kitapları da Kur’ân’la beraber kıyâmete kadar payidar olacaktır. Bu bakımdan İslâm âlimleri Kütüb-ü Sitte’de yer alan hadislere son derece itina göstermişler ve onlar için ciltler dolusu şerh ve haşiyeler yazmışlar. Bununla da kalmamışlar, İslâm âleminin her köşe ve bucağında darü’l-hadisler (hadis medreseleri) açarak bu hadisleri okutmuşlardır. Bazı günlerde de Buhârî hadislerini hatmederlerdi.

Şu noktayı nazar-ı dikkate almak gerekir ki, bütün müçtehitler şeriata ait birçok hükmü bu hadislerden istinbat etmiş ve kütüphâneler dolusu fıkıh kitapları yazmışlardır. İşte bunların her biri hadislerin Peygamberimize ait olduğunu gösteren bir mühürdür. Bu hadislere mevzu’ demek, fıkıh ilminin tümünü ortadan kaldırmayı netice verir. Bu ise kimsenin haddi değildir.

İmkânlar elverdiği müddetçe sünnet-i seniyyeye ait vazifeleri yerine getirmek îmanın kemale ermesine büyük vesiledir.

Sünnete tâbi olmak hikmet ve aklın muktezası olduğu gibi, sünnete karşı olmak ve onun faziletini takdir etmemek de en büyük bir gaflettir.

Malumdur ki, sünneti seniye Kur’ân-ı Âzimüşşan’dan sonra dinimizin ikinci bir rükn-ü azimidir. Bir şeyin aslına hürmet ve riâyeti olmayan bir insandan fazilet ve kemalat nasıl beklenebilir. Ve böyle bir insan saadet ve selamete nasıl erebilir. Bu gibi insanlar, hangi kisveye bürünürse bürünsünler, ferasetli mü’minler onları tanır. Büründükleri libaslar o keskin nazarlara perde çekemez.

3- İcmâ

İcmâ lügatte, toplama, ittifak etme mânâlarına gelir. Istılahta ise icmâ; ümmet-i Muhammed’den bir asırda gelen müçtehitlerin dinî bir hüküm üzerine ittifak etmeleridir. Görülüyor ki tıpkı lügat mânâsında olduğu gibi, icmânın ıstılah mânâsında da bir ittifak mevcuttur. Yalnız bu ittifaktan maksat müçtehitlerin ittifakıdır. Çünkü bunlar ilim ve irfan noktasında ümmet-i Muhammed’in en âzamlarıdır. İcmânın şartı da, içtihada ehil olanların ittifakıdır. Artık müçtehidlerin ittifak ettikleri şey şer’î bir hüküm olur. İcmânın tahakkuku bütün müçtehitlerin ittifakına vâbestedir. Bu müçtehitlerden birisi dahi muhalefet etse, icmâ tahakkuk etmez. Zira ihtimaldir ki hak, o muhalefet eden müçtehidin elinde olsun. Bundan anlaşılıyor ki, icmânın rükn-ü azamı ittifaktır.

Bir asırda bulunan müçtehitlerin bir hâdisede ittifakları ve bu ittifaktan Müslümanların haberdar olması aklen mümkün ve vâkidir. Nitekim Ashâb-ı Kiram’ın bazı mes’elelerde ittifak etmiş olması katiyyen sâbit ve bize göre tevatüren mâlumdur. Ümmet-i Muhammed’in en kudretli mümessilleri olan müçtehidîn-i izamın bir mes’elede ittifak etmeleri bir hüccettir. Böyle bir ittifakın şer’an bir hüccet sayılması bu ümmete İlâhi bir ikramdır.

İcmâ-i ümmet için birçok deliller getirilmiştir. Bunların en meşhurları:

وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدٰى وَيَتَّبِـعْ غَيْرَ سَبٖيلِ الْمُؤْمِنٖينَ نُوَلِّهٖ مَا تَوَلّٰى وَنُصْلِهٖ جَهَنَّمَ وَسَٓاءَتْ مَصٖيراً

“Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygambere muhalefet eder, mü’minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu döndüğü o yolda bırakırız. (Fakat âhirette de) Kendisini cehenneme koyarız. O, ne kötü bir yerdir”[57] âyet-i kerimesiyle:

إِنَّ أُمَّتِي لا تَجْتَمِعُ عَلَى ضَلالَةٍ

“Ümmetim dalâlet üzerine toplanmaz”[58] hadis-i şerifleridir. Diğer bir hadis-i şerifte de:

فَمَا رَأَى الْمُسْلِمُونَ حَسَنًا فَهُوَ عِنْدَ اللَّهِ حَسَنٌ

“Müslümanların güzel gördüğü şey, Allah’ın indi mânevisinde de güzel görülmüştür”[59] buyurulmaktadır.

İcmânın hükmünde hata ihtimali yoktur. İcmânın tahakkukundan sonra ona muhalefet edilmez, çünkü cumhura muhalefet büyük bir hatadır.

4- Kıyas

Kıyas lugatta takdir, müsavat, bir şeyi diğer bir şey ile ölçmek mânâsına gelir. Buna “mukayese” de denir.

Istılâhî mânâsını ise, usul âlimleri muhtelif sûretlerde tarif etmişlerdir. Bu tariflerin ikisini takdim ediyorum:

Kıyas: Bir şer’î meselenin hükmünü esas alarak o meseleye misil ve benzer diğer bir mesele hakkında hüküm izhar etmektir.

Kıyas; şer’î hükmü malûm olmayan bir hâdiseyi; hükm-ü Şer’isi malum olan başka bir hâdiseye teşbihle hüküm vermektir. Şöyle ki; iki hâdiseden birinin illeti gibi bir illet diğerinde de bulunursa, onun hükmü gibi bir hüküm bu ikinci hâdise için de verilebilir. Fıkıh kitaplarımız, kıyas ile tespit edilen hükümler ile doludur. Şunu da ifade edelim ki, kıyas yapmak zannedildiği gibi kolay bir iş değildir. Şöyle ki, bir hükmün çeşitli illetlerinin bulunması hâlinde bunların hangisinin fetvada esas tutulacağına karar vermek ancak mütehassıs fukahanın işidir.

Kıyasın hüccet olması hem Kitap, hem sünnet, hem de icmâ-i ümmet ile sâbittir. Kur’ân’daki delil فَاعْتَبِرُوا يَٓا اُو۬لِي الْاَبْصَارِ (Ey akıl sâhipleri ibret alın!)[60] âyet-i kerimesidir. Elmalılı Muhammed Hamdi Hazretleri bu âyetin tefsirinde: “İbret almak diye hulâsa ettiğimiz i’tibar, meşhud olan bir malûma dikkat edip ondan bir meçhulü bilmeğe intikal eylemek demek olur. Bu da usûl-ü fıkıhta kıyas denilen istinbat usûlünün ta kendisidir. Onun için fukaha işbu “ فَاعْتَبِرُوا ” emrinden kıyasın hücciyyetine istidlal eylemişlerdir”[61] buyurmaktadır.

Sünnet-i seniyyedeki delili ise, Efendimizin (a.s.m) Muaz b. Cebel’i Yemen’e gönderirken onunla yaptığı şu konuşmadır:

Fahr-i Kâinat Efendimiz, ashâbın fakih ve âlimlerinden Muaz İbni Cebel’i Yemen’e kadı olarak gönderdiğinde, kendisini imtihana tâbi tutarak şu sualleri sordular:

– Yâ Muaz ne ile hükmedeceksin?”

– Kitab ile hükmederim Yâ Rasûlallah.

– Ya onda bulamaz isen ne ile hükmedeceksin?”

– Sünnet-i seniyye ile hükmederim.

– Onda da bulamazsan.

– Artık o zaman rey’im ile içtihat ederim yâ Rasûlallah, dedi.

Hazret-i Peygamber (a.s.m) Hazret-i Muaz’ın bu cevaplarından çok memnun oldular ve “Cenâb-ı Hakka hamd ederim ki, Rasûlünün elçisini, Rasûlünün razı olacağı şeye muvaffak buyurmuştur” dediler.[62]

Sahabe-i kiram ve selef-i sâlihin birçok meselede kıyas ile amel ettiler. Diğer sahabe ve müçtehidîn-i izam da bunu gördükleri hâlde reddetmediler. Böylece kıyas hakkında bir icmâ vukua gelmiş oldu. Şu hâlde kıyasın hüccet olması icmâ ile de sâbit oldu.

Fakat “asıl mes’ele” ile “kıyas edilecek mesele”yi birbirinden ayırmak, aralarındaki münasebet ve müşabeheti tespit etmek kolay bir iş değildir. Bunu tâyin için birçok kayıt ve şartlara ihtiyaç vardır. Bu şartlar, usul-ü fıkıh kitaplarında sayfalar dolusu bahsedilmiştir.


[1]           Nursî, Sözler, s. 394.

[2]           Nursî, Sözler, s. 394.

[3]           Hicr Sûresi, (15), 9.

[4]           Denizkuşları, Doç. Dr. Mahmut, Sünneti Terk, Kur’ân’la Amel Mes’elesi, s. 108.

[5]           Şâtıbî, el-İ‘tisâm, I, 79.

[6]           Ahmed Emin, Fecru’l- İslâm, s. 280.

[7]           Buhârî Ezân 18, Edeb 27.

[8]           Haşr Sûresi, (59), 7.

[9]           Süyûtî, Miftâhu’l-Cenne, s. 21, 22.

[10]         Ebû Davud, es-Sünne, 5; İbnu Mace, Mukaddime, 61.

[11]         Tirmizi, el-ilim, 10; İbnu Mace, el-Mukaddime, 2; ed-Dârimî, el-Mukaddime, 48; el-Hakim, el-Müstedrek, I, 109; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 130.

[12]         Denizkuşları, s. 73.

[13]         el-Muvafakat, IV, 17,18.

[14]         Hicr Sûresi, (15), 9

[15]         Nahl Sûresi (16), 44.

[16]         Haşr Sûresi (59), 7.

[17]         Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 7, s. 4836.

[18]         Mehmed Vehbi, Hulâsatü’l Beyân Fi Tefsirü’l Kur’an, Evkâf-ı İslâmiye Matbaası, Şehzâdebaşı, 1341-1343, c.14, s. 456.

[19]         Müslim, el-Müsafirin, had. 139.

[20]         Nisâ Sûresi, (4), 59.

[21]         Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 2, s. 1374-1375.

[22]         a.g.e. ,s. 1378.

[23]         Nisâ Sûresi, (4), 65.

[24]         Nisâ Sûresi, (4), 115.

[25]         Âl-i İmrân Sûresi, (3), 31.

[26]         Nursî, Lem’alar, s. 64.

[27]         Mevdûdî, Hazret-i Peygamber, Tercüme: Ahmed Asrar, Pınar Yayınları, İstanbul 1985, s. 224.

[28]         Nisâ Sûresi, (4), 69.

[29]         Nisâ Sûresi, (4), 80.

[30]         Ahzâb Sûresi, (4), 21.

[31]         Nursî, Lem’alar, s. 66-67.

[32]         Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 75.

[33]         Nursî, Lem’alar, s. 61.

[34]         Birgivî, et-Tarikat-ül-Muhammediye, s. 5-8.

[35]         Ebû Muhammed Dârimî, es-Sünen, thk. Seyyid Abdullah El-Yemânî, (Medine-i Münevvere: 1386/1966), 39.

[36]         Müslim, el-Mesacid, had. 257; en-Neseî, el-İmamet, 50.

[37]         Kâsımî, Kavaidu’t-Tahdis, s. 53.

[38]         et-Tirmizi, el-Kader, 17.

[39]         el-Buhârî, el-Kader, 17.

[40]         el-Buhârî, el-İ’tisam, 20; Müslim, el-Akdiye, 17, 18.

[41]         el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr, c. 6, 234, 8993.

[42]         Buharî, İlim: 38, Cenâiz: 33, Enbiyâ: 50, Edeb: 109; Müslim, Zühd: 72; Ebû Dâvud, İlim: 4; Tirmizî, Fiten: 70, İlim: 8, 13; Müsned, 1:70, 78, 2:159, 171, 3:13, 44, 4:47, 100, 5:292.

[43]         Babanzâde Ahmed Nâim Efendi, Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, Mukaddime, Diyanet İşleri Başkanlığı, Ankara, 1979, 1/292.

[44]         İbn-u Mâce, Ezân 5, 727.

[45]         Nursî, Mektubat, s. 103.

[46]         Denizkuşları, s. 49.

[47]         Tecrid-i Sarih Tercümesi, c. 1, s. 286.

[48]         Tecrid-i Sarih Tercümesi, c. 1, s. 276.

[49]         Nursî, Mektubat, s. 131.

[50]         Nursî, Mektubat, s. 140; Tecrid-i Sarih Tercümesi, c. 1, s. 276.

[51]         Nursî, Mektubat, s. 123.

[52]         Nursî, Muhakemat, s. 74.

[53]         Nursî, Mektubat, s. 103.

[54]         Babanzâde Ahmed Nâim Efendi, Tecrid-i Sarih tercümesi ve şerhi, Mukaddime, 1/294.

[55]         Nursî, Sözler, s. 381.

[56]         Ayrıca Buhârî ve Müslim’in ittifak ettikleri hadisler de bir araya getirilmiştir ki, bu esere de “el-Lü’lüü ve’l-Mercân” adı verilmiştir.

[57]         Nisâ Sûresi, (4), 115.

[58]         İbn-u Mâce, Fiten 8.

[59]         Müsned-ü Ahmed 1, 379; Keşfü’l-Hafâ 2, 188; Sehâvi, Makâsıdu’l-Hasene s. 432.

[60]         Haşr Sûresi, (59), 2.

[61]         Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 7, s. 4816.

[62]         Ebû Davud, Akdiye 11, 3592-3593.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X