Vahdet-i Vücud hakkında ne dersiniz?
Bu meşreb hakkında birçok muhtelif, hatta birbirine zıt değerlendirmeler yapılmış ve yapılmaktadır. Gerçekte, zevkî ve hâlî olan bu meşrep, Muhyiddin-i Arabî ve Sadreddin Konevî gibi müstesna birkaç zâta mahsus kalarak umumî bir cadde olamamıştır. Nitekim Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin kendisi de “Bizden olmayan eserlerimizi okumasın, zarar görür.” buyurmuştur. Çünkü Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin istiğrak hâlinde söylediği bazı sözleri, bir insan uyanık hâlde iken O’nu taklid ederek söylese dinden çıkar. Bu dem öyle bir demdir ki, ne kitapta okunur, ne kalem ile yazılır, ne mektepte ne de medresede tahsil edilir. Bu istiğrak âlemi başka bir âlemdir. Onu zevk eden bilir. O bir cezbe ve zevk âlemidir. Fakat bu zevk içinde gizli bir tehlike korkusu da vardır. Bunu keşf ve teşhis eden ancak Bediüzzaman gibi asfiya derecesindeki mürşidlerdir. Bediüzzaman Hazretleri eserlerinde bu meşrebi hâkimane bir üslup ile ele alarak müspet yönlerinin yanında tehlikelerini de çok güzel bir şekilde ortaya koymuştur.
Bu hususta, Alaaddin Başar Bey’in “Nur’la Aydınlanan Vahdet-i Vücud” adlı makalesini yeterli bir cevap olarak gördüğümden, o güzel tespitlerinden bazı bölümleri takdim etmekle iktifa edeceğim:
“Vahdet-ül Vücud, “lâ mevcûde illâ hû” cümlesinde ifadesini bulan bir tasavvuf meşrebi. Felsefecisinden materyalistine kadar geniş kitlelerin dikkatini çeken ve bunların her birince değişik yönlere çekilen bir garip ekol. Önce, vahdet ve vücut kelimeleri üzerinde biraz duralım. Vahdet, lügat olarak birlik anlamına geliyor. Zıddı kesret, yani çokluk. Kesret tevhid edilir ve ortaya vahdet çıkar. Birbirinden ayrı beş harfi tevhid eder, bir araya getirirsiniz, bu vahdetten bir kelime çıkar ortaya… Beş-on kelime bir araya geldi mi cümle olurlar. Cümleler sahifede, sahifeler kitapta vahdete ererler. Kitap ortaya çıktı mı artık on binlerce kelime bir tek isimle anılır, bir tek eser olarak kendilerini gösterirler.
Kâinat kitabı denilen bu âlemde, bu mânâ daha güzel şekilde kendini gösteriyor. Yüzlerce dal bir ağaç olarak karşımıza çıkarken, milyarlarca hücre bir bedende birleşiyor. On iki gezegen bir Güneş sistemi oluyor. Sayısız denecek kadar yıldız samanyolunu meydana getiriyor. Arzı, semâyı, cennet ve cehennemi, melekleri ve rûhâniyatı, arşı ve kürsiyyi kısacası bütün varlık âlemini birlikte düşündüğümüzde, bütün bu kesret âleminin aynı İlâhî sıfatlarla yaratıldıklarını müşahede ederiz. Sonsuz eşya yedi sıfatta tevhid eder. Hepsi aynı irade ile, aynı kudret ile vücut bulmuşlardır. Bu yedi sıfat ise aynı Zât’ın sıfatlarıdır… ilim başkasının da irade başkasının olamaz. Bu noktaya geldiğimizde, karşımızda kelime-i tevhidi buluruz: Lâ ilâhe illallâh… Bu mukaddes kelam, tevhid-i ulûhiyeti ifade eder. Bütün varlık âleminin ilâhı, yani Rabbi; Hâlıkı, Râzıkı, Mâliki birdir. Vücud ve vahdet (varlık ve birlik) O’nun sıfatlarıdır. O’nun yarattığı bir varlık da vücut sıfatına kavuşmuştur, ama bu varlık onu yaratanın varlığı cinsinden değildir. İşte bu hakikati zihinlerde iyice yerleştirmek içindir ki, Allah’ın mukaddes varlığı için, Vâcib-ül Vücud, mahlûkatının varlığı için ise “mümkin-ül vücud” tâbirleri kullanılır.
Vahdet-ül vücud meşrebindeki bir veli, Nur’un muazzez müellifinin ifadesiyle “Vâcib-ül Vücudun, vücuduna hasr-ı nazar edip, sair mevcudatı o Vâcib-ül Vücudun vücuduna nisbeten zaif bir gölge görür ki, vücud ismine lâyık olmadığına hükmeder.” Bu sevgili kul, Rabbine yakınlaşmada mesafeler kat ede ede, istiğrak dediğimiz mânevî bir sarhoşluk hâline girer, kendinden geçer. Artık kendisinin çok gerilerinde kalmış olan mahlûkatı inkâr edercesine la mevcude illa hu, yani O’ndan başka varlık yoktur der. Bu sözün cezbe hâlinde, mânevî sarhoşluk hâlinde söylendiği açıktır. Zira, O’ndan başka varlık olmasa, bu sözün de söylenememesi gerekirdi. Ama bu sözü söyleyen zât, o anda bunu da düşünecek hâlde değildir. Nitekim istiğrak hâlinden çıkıp kendine geldi mi, artık bu sözü de söylemez olur.
Vahdet-ül vücut için Mesnevi-i Nuriye’de “tevhid de istiğraktır ve nazara sığmayan bir tevhid-i zevkidir” buyurulur. Bu meşrebin akıl ile izah edilemeyeceğine dikkat çekilir. Lem’alar’da ise “lâ mevcude illâ hû” denilmesi, güneşin aksini ve timsalini tutan parlak bir âyineye güneş denilmesine benzetilir. Bu harika teşbihi bir derece açmak isterim.
Bir aynayı güneşe karşı tuttuğunuzda, güneş o aynada görünür. Onun nûruyla ayna da aydınlanır. O da ışık saçmaya başlar. Bu ayna şuurlu olsa, güneşin nûrunu kalbinde taşır, ona îman eder ve kendisindeki bütün renklerin, ışığın, hararetin hep ondan geldiğini bilir, ona minnettar olur. Bu şuurlu aynanın güneşe doğru yaklaştığını farz edelim. Yaklaştıkça güneşten daha fazla ışık alacak, daha çok parlayacak, diğer yandan daha fazla ısınacak, yanacaktır. Ayna güneşe yaklaştıkça, onda güneşin görüntüsü dışında kalan saha gittikçe azalır. Ve sonunda aynanın tamamı güneşin nûruyla dolar. Artık onun kalbinde başkasına yer yoktur. Yaklaşma devam ettikçe, ışığın şiddetinden ayna kendini göremez olur. Şiddetli hararet ve nur ile kendinden geçer, istiğrak hâline girer. Artık ne kendisi kalmıştır ortada, ne de ışığı. Her yanı güneşle sarılmış ve o güneşten başka bir şey göremez olmuştur. İşte o ayna bu hâlde iken, “Güneşten başka bir şey yoktur.” derse, bu onun mânevî sarhoşluğunun ifadesidir. Bu sözü akıl ile tartmak ve ona göre bir hüküm vermek doğru değildir. O bu hâlinde mazurdur, söylediğinden mes’ul değildir. Zira ortada mes’ul olacak nefis kalmamıştır.
Rabbine yakınlıkta ileri giden ve O’nun cemal tecellisiyle kendinden geçen, celal tecellisiyle de varlığı kavrulup âdeta ortadan kaybolan bir veli, o hâlden çıktığında yanmanın, sarhoş olmanın yerini uyanıklık hâli alır ve artık o gibi sözleri söylemez olur.
Yine Nur Külliyatından Mektubat’ta, “kalbî ve hâlî ve zevkî olan bu meşrebi, aklî ve kavlî ve ilmî sûretine çevirmemek” gerektiği önemle vurgulanır. Ve Lem’alar’da bu mânâyı teyid için, “Bu mes’ele-i Vahdet-ül Vücudu şimdiki insanlara telkin etmek ciddi zarar verir,” denilerek, çoğu insanımızın maddede boğulduğu, sebeplere gerektiğinden çok fazla önem verdiği bu gaflet zamanında, bu enaniyet asrında bu meşrebi insanlara telkin etmenin tam ters sonuçlar vereceğine dikkat çekilir. “O meşrep, daire-i esbabdan geçip, terk-i mâsiva sırrıyla mümkinattan alâkasını kesen ehass-ı havassın istiğrak-ı mutlak hâletinde mazhar olduğu sâlih bir meşreptir. Bu meşrebi, esbab içinde boğulanların ve dünyaya âşık olanlar ve felsefe-i maddiye ile tabiata saplananların nazarına ilmi bir sûrette telkin etmek, tabiat ve maddede onları boğdurmaktır ve hakikat-ı İslâmiyye’den uzaklaştırmaktır.”
Hani bazı ilaçlar vardır, üzerine not düşülmüştür: “Çocukların ulaşamayacağı yerlerde muhafaza ediniz.” diye… Bu meşrep de bana öyle gibi geldi. Kullanmanın şartı, ehass-ı havas olmak. Yani hasların hası olmak… Velâyetin en ileri derecelerinde bulunmak. Onlara da her zaman tavsiye edilmiyor. İstiğrak-ı mutlak hâlinde geçerli… Yani tevhid denizinde tam gark olup, o deryada boğulup, Allah’tan gayrı ne varsa hepsinden alâkayı kestikleri zaman “Lâ mevcude illâ hû” diyebiliyorlar. Denizden çıkınca, akılları o mânevî sarhoşluktan kurtulunca, onlar için de bu sözü söylemek doğru olmuyor, zaten söylemiyorlar da…
Bir diğer reçete de; o mümtaz zevatı pervasızca tenkide cür’et edenler için: “Ehass-ı havassın mazhar olduğu sâlih bir meşrep” ifadesi…
Her iklimin meyvesi ayrıdır. Bu asrın ikliminde bu meyve yetişmez. O hâlde Vahdet-i Vücudu bu zamanın insanlarıyla ilmî bir atmosferde tartışmanın mânâsı yoktur. Zira ancak aklın sahasına giren meseleleri ilmen tartışabilirsiniz. Zevkleri nasıl tartışacaksınız. Hele, o zevk tartışmacıların hiçbirinde yoksa… Nurlarda bu meşrebin sâlih olduğu, mensuplarının da ehass-ı havas oldukları zikredilmekle birlikte, bu meşrebin zannedildiği gibi en ileri bir hakikat yolu olmadığına da bilhassa dikkat çekilir. “Hulefâ-yı Râşidin’den ve Eimme-i Müçtehidin’den ve Selef-i Sâlihin’in büyüklerinde o meşrep sarihan görünmüyor.” denilerek, bu meşrebin hususi kaldığı, umuma mal olamadığı vurgulanır.
Asırlarına yön vermekle vazifeli, İmam Gazâlî, İmam Rabbanî, Abdülkadir-i Geylânî gibi mümtaz zâtlar böyle bir yolda gitmemişler. Bütün gayretlerini nübüvvet vazifesi dediğimiz, insanları irşad etme, ikaz etme, hakkı sevdirme, bâtıldan nefret ettirmede merkezleştirmişler. Bunlar ise, istiğrak değil, sahv yani uyanıklık hâlinde icra edilebilecek büyük hizmetlerdir. Nitekim Vahdet-ül Vücud meşrebinin meşhur sîmâsı büyük veli Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin ismini mücedditler silsilesinden göremiyoruz. “Bizim mertebemize çıkmayan kitabımızı okumasın.” buyurmakla, meşrebinin hususi kaldığını kendisi de bizzat beyan etmiş bulunuyor.
Bu zamanda, değil o büyük velinin makamına çıkmak, namaz kılmanın bile çok ötelerinde bulunan insanlara Vahdet-ül Vücud’dan dem vuruyorlar. Bediüzzaman Hazretleri, dünyaya olabildiğince dalmış, maddeyle senli benli olmuş, mâneviyattan uzaklaşmış bu insanlara, “O’ndan başka varlık yoktur” denilmesinin onları tabiatperest edeceği endişesini dile getirir.
Nurlarda çok güzel işlenen bir diğer mesaj da, bu meşrebe giren bir velinin sadece Tevhid’de terakki ettiği, buna karşılık diğer îman rükünlerini hayal sayma gibi bir hatanın eşiğine geldiğidir. İstiğrak hâlinde söylenen, “lâ mevcude illâ hû” sözünün uyanık hâlde söylenemeyeceğinin önemli bir sebebi, bu sözün diğer beş îman rüknünü dikkate almamasıdır.
“Erkan-ı îmaniyye altıdır. Îman-ı Billah’tan başka, îman-ı bilyevmi’l-âhir gibi rükünler var. Bu rükünler ise mümkinatın vücutlarını ister. O muhkem erkân-ı îmaniyye hayal üstünde bina edilmez.” Bu meşrebe göre, “Rahman, Rezzak, Kahhar, Cebbar, Hallak gibi isimler ise, tecellileri hakiki olmuyor, itibari oluyor. Hâlbuki o esmalar Mevcud ismi gibi hakikattirler, gölge olamazlar, aslîdirler, tebei olamazlar.”
Yine Nurlarda, “Mevcudat, evham ve hayal değil. Görünen eşya dahi Cenâb-ı Hakk’ın âsarıdır.” buyurularak bu noktaya dikkat çekilir.
Bu meşrebi uyanık hâlde iddia etmek, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecellilerini hayal ve vehim derecesine indirme gibi büyük bir cinayettir. Rızık hayal olunca, Cenâb-ı Hakk’ın rezzakiyeti de, hâşâ, hakikî olmayacaktır. Mahlûkata hayal dediniz mi Allah’ın halıkıyeti, yani yaratıcılığı da hayal olacaktır. Hayalî şeyleri yaratmak için sonsuz bir ilim, kudret, irade gerekmeyeceğinden, bütün İlâhî sıfatların ulviyetleri gizlenecektir. Yine bu hâlde; cennet, cehennem, melekler, peygamberler ve evliyâlar da hayal olacaklardır. Sadece Allah’ın Zât’ına nazar edilmekle, sıfatlara, fiillere isimlere ve onların tecelligâhı olan mahlûkata bakamayacaktır. Bunun ise velâyette yüksek bir meşrep olmayacağı açıktır.”[1] [2]
[1] Başar, Alaaddin, Nur’dan Cümleler, Zafer Yayınları, İstanbul 1997, s. 157-165.
[2] Bu hususta daha geniş bilgi için Nur Külliyatından ilgili bahislere, (Muhâkemat, 131-134; Lem’alar, s. 272-274; Mektubat, s. 83-85) bilhassa Telvihat-ı Tis’â’daki Beşinci Telvih’e müracaat edilebilir. Mektubat, s. 448-449.

Bu konuda geri bildirim bırakın