Bediuzzaman ve Tasavvuf

Bazı dindar kimselerin de tarikat ve tasavvufa soğuk baktıklarını hatta karşı çıktıklarını görüyoruz. Bu hususu nasıl değerlendirirsiniz?

Bazı dindar kimselerin de tarikat ve tasavvufa soğuk baktıklarını hatta karşı çıktıklarını görüyoruz. Bu hususu nasıl değerlendirirsiniz?

Tarikatların gerçek mahiyetini insafla inceleyen zâtlar, şu istifhamla karşılaşırlar: Temeli güzel ahlâka bina edilen, fazilet ve istikameti, insaf ve merhameti îmanın kemâlinden sayan, ferdin tekâmül ve saadetine, cemiyetin ahenk ve intizamının muhafazasına hizmet eden, beşeriyetin muhabbet ve uhuvvetini temin eden bu müessese nasıl olur da bazı kimselerin kusurlarıyla mahkûm edilebilir?

Tarikata intisab ettiği iddiasında bulunan bazı şahısların hatalarıyla hak tarikatlar lekedar edilemez. Bu gibi insanların kusurlarını nazara alarak, tarikatları mahkûm etmeyi akıl da, vicdan da reddeder. Bu yanlış hareketler araştırılırsa hak tarikatlar ile hiçbir münasebetlerinin olmadığı açıkça görülür. Bu yanlışlıkların, bu bid’atların sebepleri, tarikatların aslında değil; tarikata birtakım dünyevî maksatlar için giren ve şeyh libasına bürünen, ilim ve faziletten habersiz bir kısım ehliyetsiz veya kasıtlı kişilerin hareketlerinde aranmalıdır. Böylelerin hataları ile, ‘Hak için hareket’ eden dervişleri, dimağı ilim ve irfan ile tenevvür etmiş hakiki mürşidleri, faziletli âlimleri, kalbi envâr ile dolu şeyhleri ittiham etmek hakikat ve insaf ile asla bağdaştırılamaz.

Ehliyetsiz bazı tabiplerin hataları yüzünden, tıp ilmine cephe almak insaf ve mantıktan ne kadar uzak ise; ilim ve irfandan habersiz birtakım kimselerin sözlerini ve davranışlarını bahane ederek tarikatlar hakkında yanlış hükümler vermek de o kadar büyük bir hatadır.

Tarikat aleyhtarlığı ile en azından vakit kaybeden, bugünün bir kısım ilim ve fikir adamından, bu milletin beklediği asıl hizmetler şunlardır:

Bu zâtlar, sefâhatin, cehâletin meydan aldığı bir ortamda, dalâlet ve bid’atlerin revaç bulduğu bir zamanda, fazilet ve irfanın kapılarını kapatan, parlak zekâların, ulvî istidatların inkişafına mâni olarak bu milletin selâmet ve saadetine sed çeken cehâlet, sefâhat ve ihtilafla cihad etmelidirler. Bunun yolu, dimağları düşünmekten, fikirleri ilimden men eden, akıl ve muhakemeyi tazyik altına alan sefâhat ve rezâletle şuurlu ve sistemli bir şekilde mücadele etmektir. Her adımda dalâlete biraz daha saplanan, kıvrandıkça inkıraz ve hüsrana daha fazla gömülen neslimizin elinden ancak böylece tutulabilir.

Yine bu kimseler, namus şakilerinin ve din düşmanlarının yılan dişli kalemleriyle milletimizin şeref ve haysiyetlerini soymalarına karşı, elmas kılınç hükmündeki kalem ve fikirleri ile cihad yapmalıdırlar.

Bunlara düşen bir başka vazife de, ehl-i sünnet ve cemaati, bâtıl mezheplerin yanlış ve hurafe itikatlarından muhafaza etmek için ilmî çalışmalar yapmaktır.

Bu gibi ferdî ve içtimâî dertlerimiz o kadar elim, o kadar acı, o kadar çeşitlidir ki, bunları gören bir fikir ve ilim adamının, endişe ve teessür içinde yanıp kavrulmaması mümkün değildir. Bu dertlerimiz bugün tedavi edilmez ve mânevî yaralarımız vaktinde sarılmazsa, hastalığımız müzminleşir, cemiyeti teşkil eden âzâlar kangren olup kullanılmaz hâlde âtıl kalabilir.

Gerçekte şuurlu Müslümanları rahatsız eden, hak tarikatlar ve hakiki mürşidler değil; akıl ve şerîata uymayan, esassız birtakım hurafe ve safsataları, İsrailiyattan alınan hikâyeleri biçare halkımıza telkin eden sahte dervişlerdir. Elbette ki, kusur ve hataları saklamak da yanlışları doğru göstermek kadar hatalıdır. Buna binaen, bazı tarikat mensuplarındaki hata ve noksanları tamir ve tedavi etmek vücub derecesinde bir zarurettir. Bu vazife ise tenkid ve tahrip yoluyla değil, ilim ve irfan ile yapılmalıdır.

Şu hakikati de nazara almakta zaruret vardır: Nevilere ayrılan mahlûkatın her bir ferdinin mükemmel olması lâzım gelmediği gibi, zıtlarla karışık bu imtihan dünyasında mümkün de olamıyor. Bu hakikati Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade etmektedir. “…Eşyada kusursuz ve her ciheti hayırlı şeyler, meşrepler, meslekler az bulunur. Âlaküllihâl bazı kusurlar ve su-i istimalat olacak. Çünki ehil olmayanlar bir işe girseler, elbette su-i istimal ederler. Fakat Cenâb-ı Hak âhirette muhasebe-i a’mâl düsturuyla, adalet-i Rabbaniyesini, hasenat ve seyyiatın muvazenesiyle gösteriyor. Yani, hasenat racih ve ağır gelse mükâfatlandırır, kabul eder; seyyiat racih gelse cezalandırır, reddeder.”[1] Bu düstura binaen, ilim adamları da, tarikatların asırlardan beri bu dine yaptıkları büyük hizmetleri takdir ve tahsin etmeli, varsa hatalarını ıslah cihetine gitmelidir.


[1]      Nursî, Mektubat, RNK Neşriyat, İstanbul 2018, s. 495.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X