Bediuzzaman ve Tasavvuf

Tarikatlar ve hizmetleri hakkındaki görüşünüz nedir?

Tarikatlar ve hizmetleri hakkındaki görüşünüz nedir?

Tarikatların tarihimizde; âlem-i İslâm’ın her tarafında hizmetleri olmuştur. Bilhassa; Hindistan’da, Afrika’da, Anadolu’da ve Orta Asya’da dinî ve millî birliğin muhafazasında mühim rolleri görülmüştür.

Tarikatların ferdî ve içtimâî hayatımızda derin izleri vardır. Bu asla inkâr edilemez. Tarîkatlar, ahlâka, ubûdiyete ve İslâm kardeşliğine dair son derece mühim hizmetler îfâ etmişlerdir. Bu dinî ve ahlâkî müessese taa asr-ı saadete kadar dayanır. O tarihten beri dinî ve millî hayatımız üzerinde fevkalâde güzel tesirleri olmuştur. Fertler arasında uhuvvet ve muhabbeti âhenkli bir sûrette takviye etmişler, milletin terbiye ve tenvirinde, iffet ve ahlâkında pek büyük rol oynamışlardır. İslâmî hayatın tekâmül ve intizamında; Bâyezîd-i Bistamî, Cüneyd-i Bağdadî, Şâh-ı Geylânî, Ahmed-i Bedevî, İmam Rabbanî, Şâh-ı Nakşibendî, Ahmed Yesevî ve emsalî mürşidlerin büyük hisseleri vardır.

Bu mutasavvıflar tasavvufta nihaî mertebe olan fenâfillah, bekābillah mertebesinde bile hiçbir zaman şer’î ölçüleri aşmamış, yanlış anlamalara meydan vermemişler; mü’minlerin kalplerini feth, gönüllerini şâd ve nefislerini terbiye etmişlerdir.

Bunlar hakkında değerli bir fikir adamımız şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Onların asıl önemli ve büyük tarafları, insanın iç hayatına muazzam bir zenginlik kazandırmaları ve îmanın tam mânâsıyla yaşanması hususunda bize bir çeşit öğretmenlik yapmış olmalarıdır. Bu noktadaki hizmetleri hiçbir şekilde küçümsenemez. Onlar bu hizmetleriyle İslâm’ın gösterdiği istikamete tam mânâsıyla uymuşlardır. Çünkü İslâm iç ve dış diye iki türlü hayat tanımaz; îman sâhibi olan, varlığını bütünüyle bu îman içinde eritmek mecburiyetindedir.”[1]

Yine aynı yazar bu zâtların hizmetleri hakkında şu tespiti yapmıştır: “İslâm cemiyetinde dünya ile âhiretin bu kadar yan yana ve iç içe olmasının en önemli sebeplerinden biri de herhâlde dervişlerin propagandasının (hizmetlerinin) tesiridir. Bu adamlar yüzlerce yıl Müslümanların uyanık vicdanı gibi daima âhireti, Allah’ı, dünyanın ötesindeki gerçek âlemi hatırlatmışlardır. Onların sayesinde görünen dünya ile görünmeyen dünya arasındaki mesafe iyice ortadan kalkmıştır.”[2]

Tarikat, Müslümanlar arasında ittihat râbıtalarını temin eden en kudsî ve en metin bir bağdır. Zira bir Medineli ile bir İstanbullu, bir Buharalı ile bir Bağdatlı arasındaki samimî muhabbet ve daimî uhuvveti hiçbir felsefî cereyan temin edemez. Muhabbet ve uhuvvetin te’sisinde olduğu gibi, İslâmiyet’in neşr ve tamiminde de tarikatların büyük payı olmuştur. Bu husus ecnebilerin bile dikkatini çekmiş ve onları hayrete düşürmüştür.

Bu konuda, dar’ül-fünun müderrislerinden Muhammed Ali Aynî, hülâsaten şu satırları naklediyor: “Bidâyetten beri din-i mübin-i Ahmediye’nin neşr ve tamiminde, sûfîyenin ne büyük hizmetleri geçmiş olduğunu, 19. asrın en yüksek bir müsteşriki olan Massignon şöyle ifade ediyor: ‘Din-i İslâm’ın, âlemşümûl bir din olmasında ehl-i tasavvufun hizmeti büyüktür. Şöyle ki; Çeştiye, Şattariye, Nakşibendiye dervişleri Hindistan’a ve Mala Adaları’na giderek ahali arasında İslâmiyet’i neşretmişlerdir.”

Bilhassa Abdulkadir Geylanî, Ebu’l Hasan-ı Şazelî, Ahmed-i Ticânî ve Sunusî Hazretleri Afrika’nın ortasına kadar İslâmiyet’i neşretmişlerdir. Afrika’daki, Hıristiyan misyonerlerinin çalışmalarının, sûfîlerin gayretleri sayesinde nasıl akim kaldığını ve tarikatın içtimâî hayatta ne kadar faydalı hizmetler yaptığını, Maury Moret adlı müsteşrik Afrika’da İslâmiyet ve Nasraniyet adlı kitabında şöyle yazmaktadır:

“Tarikatlar, Anadolu ve Asya’da hiçbir zaman, meslek-i umumî olmamıştır. Afrika’da ise durum bilâkis olup, hayat-ı içtimâîye üzerindeki tesiri azimdir. Orada dinî ve içtimâî vazifelerin cümlesi tarikatlar tarafından îfâ edilirdi. Zaviye demek, mekteb, yetimhâne, dâr’ül-aceze, teâvün ve şefkât merkezi, hastahane demek anlamına gelirdi. Herkesin dinî, siyasî ve içtimâî merkezi tekkelerdi. Zaviyeler, bir cihetten adalet mahalliydi, mahkemeler oralarda görülür, ihtilâflar oralarda hâlledilirdi. Hayat mücadelesinde mağlub olup da kalbi kırılan biçareler, o zaviyelerde tescil edilirlerdi. Sahraları kat ederek bir köye, bir kasabaya can atabilen seyyahlar, zaviyede kemâl-i şevk ve uhuvvetle ağırlanırdı.”[3]

Mutasavvıflar, İslâm dininin bilhassa Anadolu’ya ve Balkanlar’a yayılmasında, devletlerin kuruluş ve yükselişinde fevkalâde müessir olmuşlardır. Memleketin her yerinde câmiler, tekkeler ve zaviyeler açarak, milleti İslâm’ın ziyâsı altında toplamışlardır. Müslümanları dış tehlikelere karşı daima uyanık tutarak gazi dervişleriyle içte ve dışta asayişi muhafaza etmişler, devlet güçlerinin yanında milis kuvvetler te’sis ederek vatan, din ve namusun muhafazası için mal ve canlarını feda etmişlerdir. Millî birliğin muhafazasında hatta esnaf ve sanatkârların teşkilatlandırılmasında, mesailerin tanziminde içtimâî ve iktisadî sahalarda büyük gayretleri olmuştur. Sulhta mürşid, muharebe zamanında mücâhid olmuşlardır.

Bir kısım tarikat mensupları da din, millet ve memleketlerinin muhafazası hususunda ehl-i suffayı örnek almışlardı. Bidâyet-i İslâm’da Mescid-i Nebevî’de teşekkül eden bir mücâhidler grubu vardı ki, bunlara Ehl-i Suffa denilirdi Bunlar, eğitim ve askerî sahada İslâmiyet’in hazır kıtası hükmündeydiler. Ehl-i tarikatın tekkeleri de bir cihetten tekâmül etmiş birer kışla, diğer bir cihetten birer medrese hükmündeydi ki, buralardan mânevî gönül sultanlarının yanı sıra; Fatih, Yavuz, Selahaddin-i Eyyubî gibi sultanlar da yetişmişlerdir. Bu gibi zâtlar bizzat tasavvufa intisab etmiş veya bu müesseseye maddî-mânevî yardımlarını esirgememişlerdir. Bu sûfiler dillerinde zikir, ellerinde kılıç olduğu hâlde, gâh nasihatle insanları sırat-ı müstakime sevk ve dâvet ederler, gâh da şecaâtleriyle düşmanlarına hadlerini bildirirlerdi. İ’lâ-yı kelimetullahın korku ile olmayacağını bilen bu mücâhidler, ordunun muzafferiyetinde büyük bir pay sâhibiydiler. Ve yine bunların nazarında en büyük fazilet, şecaat; en denî rezilet de korkaklıktı. Yine bunların en büyük zevkleri meydan-ı celâdette ya şehid ya da gazi olmaktı. Bu İslâm kahramanları, askerî mücâhededen hâli kaldıkları vakitlerde ise efdal-i ibâdet ve ekber-i cihad olan mücâhade-i nefs ile meşgul olurlardı.

Tarikatların belki en büyük hizmetlerinden biri de âlem-i insaniyet ve İslâmiyet’e ölümsüz sîmâlar hediye etmesidir. İnsanımız, yetiştirdiği büyük kumandanlar ve Fatihlerle nasıl iftihar ediyorsa, mâneviyat âleminin sultanlarıyla da daha ziyâde müftehir olması lâzımdır. Zira engin tarihimizde akılları hayrette bırakan, beşeriyete ışık tutan nice azametli ve ihtişamlı, âlicenap feyyaz mürşidler ve hidâyetperver rehberler mevcuttur. Onlar Hazret-i Peygamber’in hakikî vâris ve vekilidirler. Bütün himmet ve gayretleriyle, zulüm, sefahat ve îmansızlık ile mücâdele etmişlerdir. Bu zâtlar, Cenâb-ı Hakk’ın kullarına birer mevhibe-i İlâhîyyesi, birer fazl-ı Sübhaniyesidir. Allahu Teâlâ, onlara had ve hesaba gelmeyen lütuflarda bulunmuştur. Onlar, Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ından başkasına kalblerini bağlamamış ve yine muhabbetlerini de ancak Allah’a hasretmişlerdir. Şüpheli şeylerden kaçtıkları gibi, mübahlarda bile sınırlı ve ölçülü davranmışlardır. İlâhî inayete müstağrak bir ruh, dünyevî cereyan ve ihtiraslardan uzak bir kalp ile verilen nasihatin ne kadar müessir ve ne derece nâfiz olacağı düşünülürse, böyle zâtların ehemmiyeti ve lüzumu daha iyi takdir edilebilir.

Büyük mürşidler, Allah’ın kullarına sırat-ı müstakimi gösteren birer hidâyet yıldızıydılar. Zamanlarının en hayırlı ve en bereketli insanları onlardı. Bunların tesis ettiği tarikatların feyz ve bereketi günümüze ışık tuttuğu gibi, inşâallah kıyâmete kadar da devam ve teâlî edecektir.

Elhâsıl, tarikatlar bütün insanlık karşısında kendilerine düşen vazifeleri hakkıyla yerine getirmişler, tarihin şerefli levhalarında hak ettikleri yüksek mevkiyi ihraz etmişlerdir. Hak tarikatlar İslâm âleminin hemen hemen her tarafında mühim vazifeler yapmışlardır. Bu hizmet ve himmetleri sadece dinî sahada kalmayıp, askerî, içtimâî, ahlâkî ve kültürel alanları da kuşatmıştır. O hizmetlere bugünün değil o günün şartlarıyla bakmalı, muhakemeyi bu noktadan yürütmeliyiz. Bir zamanlar tarikatlar İslâm dininin en büyük şubesiydi. Tarikatların, Anadolu’nun kültür ve medeniyet müesseseleriyle imar edilmiş bir vatan hâline gelmesindeki hizmetleri, bilhassa Osmanlı Devleti’nin asırlarca yaşamasındaki payları büyüktür.

Tarikatların, dinî, ahlâkî, içtimâî ve askerî hizmetlerini bir kenara atmak, insanlık âleminde ve medeniyet alanında yaptığı hizmetleri gizlemek acaba mümkün müdür? Bugünün varlığında dünün payı yok mudur? Elbette ki zamanlarımızdan uzak olmalarına sebep olamaz. Tasavvufun zevkini alan ve onu yaşayanlar her devirde olduğu gibi, zamanımızda da mevcuttur. Asırlardan bu yana, ruh ve kalplere sinen bu neşe ve neşve kolay kolay silinemez, perdelenemez, perdelense bile koparılıp atılamaz.


[1]      Güngör, Erol, İslâm Tasavvufunun Meseleleri, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1996, s. 170.

[2]      Güngör, a.g.e., s. 90. (Not: Parantez içindeki izahlar müellife aittir.)

[3]      Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi, Tarih-i İslâm, Hikmet Matbaası, İstanbul 1326, s. 558-559.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X