Ruh Nedir?

Rûhun Tekâmülü

Rûhun Tekâmülü

Ruh, başta îman olmak üzere, ilim, mârifetullah, muhabbetullah, ibâdet, tefekkür, takvâ, amel-i sâlih ve dua gibi âli hasletlere sâhip olmak ve bunlarda terakki etmekle olgunlaşır.

Îman; güvenmek, emin olmak, güven vermek anlamındadır.

Îman, Allahu Teâlâ’ya ve O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe, kazâ ve kadere (Yüce Allah’tan ve Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) vahyolunan bütün hakikatleri) tereddütsüz bir şekilde inanmak, bu hakikatleri kalben tasdik etmek ve bu tasdiki dil ile ifade etmektir.

Îman, Allah’ın varlığını, birliğini ve kemal-i kudretini tasdik edip, Mukaddes Zât’ını her şeyden ziyâde takdir, ta’zim ve tesbih etmektir.

Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle:

“Îman, Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselam’ın tebliğ ettiği zaruriyat-ı diniyeyi tafsilen ve zaruriyatın gayrisini icmalen tasdik etmekten hâsıl olan bir nurdur.”[1]

İnsanın en mukaddes vazifesi yaratıcısını bilmektir. Mârifetullah ibâdetten önce gelir. Zira bir şeyin ulviyeti ve azameti bilinmezse, tazimde noksanlık olur. Tazim ise mârifetten sonradır. Cenâb-ı Hakk’a îman her şeyin fevkindedir. Îman mârifetullaha bina edilir. Bu da dinin temeli ve esasıdır.

Mü’min olmanın iki temel şartı vardır: Kalben tasdik ve lisanen ikrar etmek.

Kalben tasdik; kalpteki tasdik hâliyle daimi ve bâkidir. Bu gibi tasdikte değişiklik olmaz. “Kulun lisanı sâdık olmadıkça inancı sâdık olmaz. Kalbi sâdık olmadıkça lisanı sâdık olmaz.”

Lisanen ikrar; îman hakikatlerine inanan her insan bu îmanını lisanen ikrar etmelidir. Çünkü kalpteki tasdike ancak ikrar ile vâkıf olunur. Aksi hâlde o kişinin mü’min olup olmadığı bilinmez. Zaten bu ikrar olmazsa o kişi, Allah indinde mü’min olsa bile şeriat nazarında îman sâhibi sayılmaz. Şeriat zâhire göre hükmettiğinden, kendisine dünyevî ve hukukî hükümler de tatbik edilemez.

Îmanın altı rüknüne inanmak farzdır. Îman bir bütündür, parçalanma ve bölünme kabul etmeyen bir külldür. Îman hakikatlerinden bazısına inanıp bazısına inanmayan bir kimse, îman etmiş olmaz. Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade etmektedir:

“Îman altı rüknünden çıkan öyle bir vahdanî hakikattir ki, tefrik kabul etmez. Ve öyle bir küllîdir ki, tecezzî kaldırmaz. Ve öyle bir külldür ki kābil-i inkısam olmazlar. Çünkü her bir rükn-ü imanî, kendini isbat eden hüccetleriyle sair erkân-ı îmaniyeyi isbat eder. Her biri her birisine gayet kuvvetli bir hüccet-i a’zam olur.”[2]

Bir insan, bütün peygamberlere îman ettiği hâlde, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) peygamberliğini inkâr etse, o şahıs İslâm ve îman dairesinden çıkar. Yine bir insan helal olan bir şeye haram derse veya haram olan bir şeyi helal diyerek işlerse, o kimse de îmanını kaybeder ve Allah katında küfre düşer. Namaz, oruç, zekât gibi ibâdetleri ehemmiyetsiz gören ve hafife alan kimse de kâfir olur. Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri şöyle buyurur:

“Îman, yalnız icmalî ve taklidî bir tasdike münhasır değil, bir çekirdekten taa bir büyük hurma ağacına kadar ve eldeki âyinede görülen misali güneşten taa deniz yüzündeki aksine taa güneşe kadar mertebeleri ve inkişafları olduğu gibi îmanın o derece kesretli hakikatleri var ki, binbir Esmâ-i İlahiyye ve sair erkân-ı îmaniyenin kâinat hakikatleriyle alâkadar çok hakikatleri var ki, bütün ilimlerin ve mârifetin ve kemalat-ı insaniyenin en büyüğü îmandır ve îman-ı tahkikiden gelen tafsilli ve bürhanlı mârifet-i kutsiyedir.”[3]

Îman, insanı Cenâb-ı Hakk’a intisab ettiren, ona kul olmanın şerefine erdiren ve rızasına ulaştıran mukaddes bir râbıtadır. “Îmân, insanı Sâni-i Zülcelâl’ine nisbet ediyor; îmân, bir intisaptır.”[4]

Îman ve din öyle bir nurdur ki, onların ziyâsı hangi kalpte tecelli ederse, o kalp mârifetullaha âyine olur.

Îman, mukaddes ve muazzam bir fazilet membaıdır, vicdanın ziyâsı, fikrin meşalesidir. O, öyle bir nur ve bir saadettir ki, ruh ancak onunla tatmin olur ve huzur bulur, öyle bir kuvvettir ki, insan o kuvvetle her musibete ve her elim hâdiseye karşı dayanabilir. O öyle bir vüs’attedir ki, insanı geçmiş ve gelecek bütün zamanlarda aklen ve rûhen yaşatabilir. Şayet îman tecessüm[5] etse, onun kemal ve cemâlini temâşâ edenler kendilerinden geçerler.

İnsan, îman sayesinde Peygamberimizden ve Cenâb-ı Hakk’ın O’na inzal ettiği Kur’ân-ı Kerîm’den istifade ederek insan-ı kâmil mertebesine ulaşabilir. Zira îman insana kudret-i ilâhîye’ye karşı acz ve kusurunu hissettirip, nefsini gurur ve kibirden muhafaza ettirir.

Îman öyle sağlam ve hiç kopmaz bir bağdır ki, sıdk ile ona sarılan doğrudan doğruya Allah’a vasıl olur. Böylece rûhu, aklı ve kalbi huzur bulur. İnsan, îman sayesinde önce kendi nefsini tefekkür ederek nasıl bir kudret kalemiyle yazılmış bir nüsha-i kübra[6] olduğunu, sonra kâinatın ulviyetine, nizamına dikkat ederek, bu ahengin bir Sâni-i Kadîr’in[7] varlığına ve birliğine şehâdet ettiğini tasdik eder.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

“Îman çıplaktır, elbisesi takvâ, ziyneti hayâ, sermayesi ibâdet ve meyvesi de ameldir.”[8]

Bir insan kalp ve rûhunu, akıl ve hissiyatını kelime-i tevhid ile tenvir ederse, derece derece kemal-i îmanı kazanır, Allah’ın feyzine, rızasına ve saadet-i ebediyeye mazhar olur. İnsan, kelime-i tevhidi lisanen zikrettiği gibi, onu hayatına tatbik etmeli ve tevhid inancına uygun olarak yaşamalıdır ki, kâmil îmana vâsıl olsun.

Kâmil îman sâhiplerinin, Allah’ın yanında dereceleri pek yüksek ve çok âlidir. Onlar, Mevlâ’nın yanında aziz ve mükerrem oldukları gibi, diğer insanların yanında da kalplerin mahbubu, gönüllerin mâşukudur. Onların bütün fiilleri ve sohbetleri mârifetullah ve muhabbetullah üzerinedir.


[1]      Nursî, İşârâtü’l İ’caz, s. 47.

[2]      Nursî, Şuâlar, s. 235.

[3]      Nursî, Emirdağ Lâhikası, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, I/107-108.

[4]      Nursî, Sözler, s. 334.

[5]      Tecessüm: Cisim ve vücut peydâ etme, hacimli ve vücutlu olarak aslı gibi görünme. Canlanma, göz önüne gelme, görünme.

[6]      Nüsha-i kübra: En büyük kopya.

[7]      Sâni-i Kadîr: Sonsuz güç ve kudret sâhibi ve her şeyi sanatla yaratan Allah.

[8]      Gümüşhânevî, Ahmed Ziyâüddin, Ramûz el-Ehadis, (Mütercim, Abdülaziz Bekkine) Milsan Basın. 1982, 193. sayfa, 7. hadis.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X