Ekmek Parası mı?
İnsan denilince ruh hatıra gelmekte, ceset ise rûhun elbisesi veya evi mesâbesinde kalmaktadır. Nasıl ki biz, kendi işimizle uğraşırken evimizi düşünmüyor ve onun her köşesiyle alâkadar olmuyoruz, aynı şekilde bedenimizin de bütün faaliyetleriyle zihnen alâkadar olmuyoruz. Mesela; insan yürürken, otururken veya çalışırken mutlaka bir şeyler düşünür, fakat o anda bedeninden habersizdir.
Bu hâle göre, bizim için en önde gelen mesele, rûhen terakkî ve onu lâyık olduğu kemâlâta tevcih etmektir.
Nitekim büyük insan denilince de rûhen terakkî etmiş ve kemâle ermiş kimse anlaşılır. Yoksa bedenen büyük kimseye “büyük insan” denilmez.
Bir insan, apartmanına kat ilâve etmekle kendisi yükselmediği gibi, bedenen veya maddeten ilerleme de insanı terakkî ettirip olgunlaştırmaz.
Sadece evde oturmak veya evin ihtiyaçlarını görmek, bir kimsenin gerçek vazifesi olamayacağı gibi, bedeni beslemek ve onun levazımatını tedarik etmek de rûhun esas gayesi olamaz.
Bir kimse bu daireyi aşamadığı müddetçe, hangi dünyevî makamda bulunursa bulunsun, dar bir dairede boğulmuş ve büyümemiş demektir…
Bir ağaç dahi sadece kendini beslemekle kalmayıp, başkalarını da beslemek için harice meyveler uzatıyor ve bu meyvelerle kıymet kazanıyor. Elbette ki bir insan da ancak, kendi ihtiyaç dairesinin dışına taştığı ve başta îman ve ibâdet olmak üzere, ilim, fazilet, lütuf ve ihsanlarla dolduğu takdirde kıymet kazanacaktır. Meseleyi biraz daha vuzuha kavuşturmak maksadıyla bir misâl verelim:
Bir zâtın bir kamyonu olduğunu ve bununla kum taşıdığını farz ediniz. Bu kamyonun aylık kazancı ancak kendi yakıt parasını ve boya, tamir gibi masraflarını çıkarıp hiç kâr bırakmasa, o zât bu kamyonu kaç ay çalıştırır?
Bir kamyon dahi, kazanç itibariyle kendi masrafını aşamadığı takdirde kıymetten düşüp faaliyetten menedilirse, biz hangi akılla bu dünyaya gelişimizin gayesini sadece “ekmek parası kazanma” olarak mütâlaa edebiliriz. Elbette ki Hâlik-ı Hakîm, biz insanları böyle cüz’î bir iş için bu dünyaya göndermemiştir.
İnsanın fıtrî vazifesi, ancak Allah’a (c.c) îman ve ona itaat etmektir. Çünkü maddesi itibariyle şu koca kâinatla beslenen, diğer bir ifadeyle, masrafı şu kâinat olan insanlar, bilbedâhe[1] bu dünyaya maddî bir gaye için gönderilmemişlerdir. Yani, insandan beklenen netice maddî değil, mânevî olacaktır. Bu ise, Hâlık-ı Külli Şey’e îman, kâinattaki mu’cize-i sanatı tefekkür, ihsanat-ı Rabbaniye’ye karşı şükür ve ibâdetle mukabele gibi ulvî hakikatlerden başka ne olabilir?
[1] Bilbedâhe: Apaçık bir şekilde.

Bu konuda geri bildirim bırakın