Hikmet Pırıltıları

Cenâb-ı Hak İbâdeti Niçin Emretmiş?

Cenâb-ı Hak İbâdeti Niçin Emretmiş?

En güzel şey, karşılıksız kerem ve ihsanda bulunmaktır. Bunu idrakten âciz ve sefil fikirli kimseler, bazı hakikatleri kendi bozuk terazilerinde tartmakta ve hakikate zıt neticeler çıkarmaktadırlar.

Bunlardan bir kısmı, “Cenâb-ı Hakk’ın –hâşâ– ne ihtiyacı var ki, kendisini tanıttırmak ve sevdirmek için bu kâinatı yaratsın ve bize ibâdeti emretsin?” şeklinde ahmakane bir sual sormaktadırlar.

Bu kimseler bu soruyu sorarken, zahmet edip etraflarında bulunan mahlûkata bir nazar etseler, sorularının cevabını alacaklardır. Mesela, güneş insanlara ışık vermekle beraber, insanlardan karşılık olarak ne beklemektedir? Küre-i arz insanları sırtında gezdirmekle onlardan nasıl bir yardım ümit etmektedir? Veya limon ağacı, kendisinin hiç ihtiyacı olmadığı hâlde C vitaminiyle yüklü limonları verirken, bu lütfun karşılığında insanlardan neyi istemektedir. Misâller çoğaltılabilir…

İşte insanların mâdununda[1] bulunan mahlûkat dahi insanın hiçbir şeyine muhtaç değilken, bilâkis insan onlara muhtaç iken, bir insan hangi akılla Hâlik-ı Külli Şey hakkında yukarıdaki soruyu sorabiliyor?

Rahmânü’r-Rahîm olan Allah’ın (c.c) bize ettiği hadsiz lütuf ve ihsanlara mukâbil, bizim yapacağımız hiçbir şeye muhtaç olmadığını şöylece izah edebiliriz:

Yol iki görünüyor. Ya Cenâb-ı Hak bizden hiçbir yardım beklemiyor veya bir şeyler bekliyor. Bekliyorsa, biz O Hâlik-ı Ezel ve Ebed’in umum âlemleri hadsiz kudretiyle tedbîr ve tedvirine –hâşâ– bir yardımda mı bulunuyoruz? Yoksa o Ganiy-yi Kerîm’e –hâşâ– vergi mi ödüyoruz?

Bu şıkkın saçmalığı apaçık olduğuna göre ikinci şık, yani Allahu Azimüşşân’ın bizden bir yardım beklemediği şıkkı bedâhetle[2] tahakkuk[3] eder.

Bir doktor, lütuf ve merhametiyle fakir kimseleri bedava tedavi etse, “Bu doktorun ne ihtiyacı var ki böyle yapıyor?” denilmez; denilse dîvânece bir soru olur. Zira doktor zaten ihtiyacı olmadığı için bu lütfu yapıyor. Veya bir doktorun verdiği ilacı içen bir adam: “Doktorun ne ihtiyacı var ki, bu ilacı bana içiriyor?” şeklinde bir soru soramaz.

İşte Allah Teâlâ da bu kâinatı lütfuyla bize hizmetkâr yaptığı gibi, tâat ve ibâdeti de yine lütfuyla bizlere emrediyor, taa ki onlarla ebedî saadete mazhar olalım.

Bu hakikati bir misâlle izah etmeye çalışacağız:

Ana rahmindeki bir çocuğu şuurlu farz ediniz. O çocuk, gözüyle o âlemde bir şey göremediği için: “Yahu şu gözler bana niçin takılmış?” diye itirazda bulunacaktır. Ona: “Bu gözler sana başka bir âlemde lâzım olacak. O âleme gittiğin zaman bu gözler sayesinde semâvat ve arzdaki hârika sanatları temâşâ edeceksin.” denilse, “Ben görmediğim şeye inanmam!” diye bu hakikatin karşısına çıkacaktır. Daha sonra itirazlarına devamla burnunun neye yaradığını ve ne için yüzünde kalabalık ettiğini soracak ve kendisine bu âletle başka bir âlemde güzel kokular alacağı söylendiğinde, bu hakikati de inkâra gidecektir. Aynı şekilde kollarının kalabalık ettiğinden, ayaklarının lüzumsuzluğundan bahisle sadece göbeğinden beslenmesine nazar edecek, ağzını dahi lüzumsuz bulacaktır.

İşte, Rahîm-i Zülcemâl, ana rahminde rahmetiyle bizim elimizden tutmuş, bizi kendi fikrimizle baş başa bırakmamış ve bu dünyada lâzım olacak bütün cihâzatı takarak bizleri bu dünyaya göndermiştir.

İşte, O Hakîm-i Zülcemâl bu dünyada bizi bir imtihana tâbi tutmuş ve bu âlemden sonra gideceğimiz âhiret âleminden hakkıyla istifade edebilmek için, nasıl hareket etmemiz icab ettiğini Nebiy-yi Zişân (s.a.v) ve Kur’ân-ı Kerîm’iyle bizlere bildirmiştir.

Bu imtihanda, ana rahmindeki mezkûr[4] çocuğun düştüğü aptallığa düşmeyip; namazın, orucun, haccın, zekâtın ve sair emir ve nehiylerin niçin yapıldığını sormadan onlara harfiyen riayet ettiğimizde, âhirette bu ibâdetlerimizden ebediyyen istifade edeceğiz. Aksi hâlde bu dünyaya gözsüz, elsiz, ayaksız, ağızsız ve kulaksız gelen bir çocuk gibi âhirete gittiğimizde, cennette bize hayat hakkı tanınmayacağı muhakkaktır.

Kaldı ki, her emrin terkiyle bir nehiy işlendiğinden, bu dünyadan tâat ve ibâdetsiz göçen kimse, âhirete eli boş gitmek yerine, torbasına nice isyanlar ve günahlar doldurarak gitmektedir. Böyle bir yolculuk ise ancak cehennemde son bulur.

O hâlde akıllı bir insanın yapacağı şey buraya kadar olan seyahatini Rabb-ı Rahîm’in lütfuyla sürdürdüğünü nazara alıp, ölümden sonraki seyahatinde de lütuflarla karşılaşmak için O Zât-ı Zülcelâl’in emirlerine harfiyen riayet ve nehiylerinden azamî hassasiyetle kaçınmak olacaktır.

Cenâb-ı Hakk’ın, insanın ibâdetine hiçbir ihtiyacı olmadığı gibi, onun isyanından da –hâşâ– bir zarar görmemektedir. Her iki hâlde de sadece insanın fayda ve zararı söz konusudur.

Bu nizamı kuran Sâni-i Hakîm, cennetin yolunun nasıl olduğunu da insanlara bildirmiş bulunmaktadır. Ebedî saadete mazhar olmak isteyenler, bu yolda dikkatle yürüyecekler ve ömürlerinin sonuna kadar bu yoldan inhiraf etmeyeceklerdir. Şöyle ki:

Erzurum’dan İstanbul’a gitmekte olan bir kimse, yolculuğunun sonuna kadar ana yoldan sapmayacaktır. Son saatte yolunu değiştiren bir kimsenin İstanbul’a gidemeyeceği ve daha önce doğru yolda olmasının da neticeye tesir etmeyeceği muhakkaktır.

Âhiret yolculuğumuzu bu şuurla sürdürecek ve âkıbetimizden de daima korkup Rahmânü’r-Rahîm’in rahmetine iltica edeceğiz.


[1]       Mâdun: Mevki, rütbe, seviye, servet vb. bakımından aşağı durumda olan.

[2]       Bedâhet: Çok açık bir şekilde.

[3]       Tahakkuk: Gerçekleşme.

[4]       Mezkûr: Adı geçen, sözü edilen, yukarıda anılan, zikrolunan.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X