Nükteler

Gizli ve Sinsi Düşmanlarımız

Gizli ve Sinsi Düşmanlarımız

Her bir insan, rûhun padişah, aklın ise vezir olduğu bir memleket hükmündedir. Bu memleketteki maddî ve mânevî cihâzatın her biri kâinat kadar, belki ondan daha kıymettar bulunmaktadır. Meselâ insan, rûhunu bu kâinatla değiştirmediği gibi, aklını da değiştirmez. Aynı şekilde, gözünü değiştirmediği gibi, kulağını da değiştirmez.

Bu mükemmel memleket, bazen çok gizli ve sinsi bazı haricî düşmanların hücumuna uğramakta ve bir tek düşman, bu memlekete çıkarma yapıp bütün ülkeyi müstemleke hâline getirebilmektedir. Yani, ondaki umum kıymettar madenleri ve âletleri kendi hesabına işletebilmekte ve bütün duyguları kendine hizmetkâr edebilmektedir.

Meselenin en garip ciheti şudur ki, bu şekilde istilâ edilmiş ve düşmanlar eline geçmiş bulunan memleketin sultanı, acayip bir morfinle uyuşturularak, bu hâlden habersiz bırakılmakta, hatta düşman istilâsından zevk duyacak denî[1] bir hâlete sokulmaktadır. Şöyle ki:

Bahsi geçen düşmanlardan birisi, kibirdir. Bir insan, kibre karşı acz-i mutlak[2] ve fakr-i mutlak[3] düsturlarıyla silahlanmaz ve Allah’ın yanında ne derece âciz ve fakir bir mahlûk olduğundan gaflet ederse, bu şenî[4] düşmanın insan ülkesini idaresi altına alması çok kolay olur. Kendisi bir tek düşman olmakla beraber, başta padişah olmak üzere bütün raiyyeti ve orduları hükmü altına alan kibir, insan ülkesinin başına geçerek ayak ayak üstüne atmakta ve insandaki bütün cihanbaha[5] latifeleri ve duyguları kendine hizmetkâr edebilmektedir.

Bu düşmanlardan diğer birisi de, şahsî menfaattir. Bu düşman için de her an hazırlıklı olmak ve onu vücud memleketine sokmamanın yollarını aramak lâzımdır. Aksi hâlde, o da kibir gibi tek başına bizi istibdadı[6] altına alabilecek ve kalp ve rûhumuzdan el ve ayaklarımıza kadar bütün vücudumuzu sefil bir yolda pervasızca çalıştırabilecektir.

Gerek kibir ve gerekse şahsî menfaat duyguları, maddî mânevî bünyemizin gizli ve sinsi düşmanlarından sadece iki tanesidir. Bütün bu düşmanlara karşı ancak daima uyanık bulunmak, kendimizi her zaman murakabe etmek, İslâm’ın çizdiği meşrû ve müstakîm[7] yoldan inhiraf[8] etmemeye azamî derecede çalışmakla mukavemet[9] edebiliriz.


[1]       Denî: Alçak, soysuz, bayağı, aşağılık.

[2]       Acz-i mutlak: Son derece güçsüzlük; Allah’a karşı mutlak mânâda güçsüzlüğünü bilmek.

[3]       Fakr-i mutlak: Son derece fakirlik; sonsuz ihtiyaç; Allah’a karşı mutlak mânâda fakirliğini bilmek.

[4]       Şenî: Kötü, fenâ, çirkin.

[5]       Cihanbaha: Dünyalar kıymetinde.

[6]       İstibdat: Tek bir yöneticinin, kendine tâbi olanları mutlak hâkim olarak ve keyfine göre hükmederek idare etmesi usûlü, keyfe, zora ve baskıya dayanan idare şekli, diktatörlük, despotluk, despotizm.

[7]       Müstakîm: Doğru, gerçek, hak.

[8]       İnhiraf: Bulunduğu yönden başka bir tarafa doğru meyletme, sapma, dönme.

[9]       Mukavemet: Karşı koyma, boyun eğmeme, dayanma, direnme, direniş.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X