Cehâlet
قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذٖينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذٖينَ لَا يَعْلَمُونَ
“Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?”[1]
Cehâlet; bilgisizik, tecrübesizlik, ilim ve irfandan haberdar olmamaktır. İlimden kendini mahrum eden insan nefsine zulmeder, daima hakir ve zelil olur.
Câhil insan, her şeyde ya aşırıya kaçtığından ya da gerektiği kadarını bile yapmadığından dengeli bir şekilde yaşayamaz. Bu açıdan her zaman hataya düşer, hakkı bâtıl, bâtılı hak görür. Aleyhinde olan şeyleri bile lehinde zanneder. Dost ve düşmanını birbirinden ayıramaz.
Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de mealen buyuruyor:
اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ي غَمْرَةٍ سَاهُونَۙ
“Cehâlet içerisinde gaflete dalmış olan yalancılar kahrolsun.”[2]
Câhil, bildiğini zanneder ve boş iddialarda bulunur, düşüncesi köksüz ve sönüktür. Bundan dolayı “Câhil, yaşayan ölüdür.” denilmiştir. Hz. Îsâ (a.s):
“Ben Cenâb-ı Hakk’ın izniyle ölüleri dirilttiğim hâlde, câhillere söz anlatmakta âciz kaldım.” demiştir. Bundan anlaşılıyor ki, her şey bir şeydir, lâkin câhillik hiçbir şeydir.
Cehâletin en kötüsü ve en tehlikelisi, insanın kul olduğunu bilmemesi, Allah’a kulluk etmekten uzaklaşması, O’nun ilâhi emirlerine değil de, kendi heva ve heveslerine uymasıdır.
Câhil insan cehâletinden mazur değildir. Çünkü âlimlerden sorup öğrenmesi mümkün iken, öğrenmeyi ihmal etmiştir. Câhilliğin en kötüsü de bilmediğini bilmemektir. Böyle insanlar kendilerinin her şeyi bildiğini zannederler. Bu bakımdan kendilerini büyük göstermeye özenirler. Hz. Ali (r.a): “İnsan ya âlim olur yahut da müteallim (ilim öğrenen) olur. Bunlardan başkası yaşayan ölü gibidir.” buyurmuştur.
Halk arasında câhilliğin kötülüğünü anlatan bir darb-ı mesel olan şu söz çok manidardır: “Câhil dosttan ise akıllı düşman daha iyidir.”
Eskiden İslâm toplumlarında âlimlerden birine ceza verilince, onu câhil bir kişi ile hapseder veya bir arada yaşamaya mecbur bırakırlardı. Bazı hükümdarlar da kendilerini methetmeyen âlim ve şairleri câhiller ile beraber zindana atarlardı.
Bir zaman Hâfız-ı Şirâzî bir kitabını yazdığında devrin padişahı: “Kitabının başında beni methet.” demiş. Hâfız-ı Şirâzî: “Ben böyle bir zâlimi methedemem.” diyerek teklifi reddetmiş. Bunun üzerine padişah Hâfız-ı Şirâzî’yi zindana attırmış. Hâfız-ı Şirâzî zindanda her ikindiden sonra mahkûmlara sohbetler edermiş. Mahkûmlardan birisi her sohbetinde ağlarmış. Bu durum Hâfız-ı Şirâzî’nin dikkatini çekmiş ve bir gün ona:
“Yahu, seni ağlatan nedir? Allah korkusu mu? Yoksa Allah sevgisi mi?” diye ağlamasının sebebini sormuş. Adam da:
“Benim bir keçim vardı. Senin sakalın aynen onun sakalına benziyor. Seni görünce onu hatırlıyor ve kendimi tutamayıp, ağlıyorum.” diye cevap vermiş.
Hâfız-ı Şirâzî:
“Böyle câhilin yanında durmaktansa, öyle zâlimi methetmek daha evladır.” diyerek, padişaha kendisini methedeceği haberini göndermiş.
Mehmet Âkif şu mısralarıyla cehâlet belâsını ne güzel tasvir eder:
Eyvah! Bu zilletlere sensin yine illet…
Ey derd-i cehâlet, sana düşmekle bu millet,
Bir hâle getirdin ki, ne din kaldı, ne namus?
Ey sine-i İslâm’a çöken kapkara kâbus,
Ey hasm-ı hakikî, seni öldürmeli evvel:
Sensin bize düşmanları üstün bırakan el!
[1] Zümer, 39/9.
[2] Zâriyât, 51/11.

Bu konuda geri bildirim bırakın