Peygamber Efendimiz

Hz. Peygamberin Tefekkürü

Hz. Peygamberin Tefekkürü

Hz. Âişe’yi (r.anhâ) ziyarete gelen bir zât: “Hz. Muhammed’de (s.a.v.) gördüğünüz etkileyici bir şeyi bize anlatır mısınız?” deyince, Hz. Âişe (r.anhâ) şöyle buyurmuş:

“Rasûlullah (s.a.v.) bir gece kalktı, abdest alıp namaz kıldı ve sonra da ağladı. Gözlerinden akan yaşlar sakalını ve secde yerlerini ıslattı. Sabah ezanı için gelen Hz. Bilal (r.a.):

“Yâ Rasûlallah! Sizin geçmiş ve gelecek bütün günahlarınız affedildiği hâlde, sizi böyle ağlatan nedir?” deyince, Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdular:

“Bu gece Allah şu âyet-i kerimeyi indirdi:

اِنَّ فٖي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِۚ

‘Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde, elbette aklıselim sâhipleri için ibret verici deliller vardır.’”[1]

Bu âyeti okuyan Allah Rasûlü (s.a.v.), daha sonra şöyle buyurdular:

“Bu âyeti okuduğu hâlde üzerinde tefekkürde bulunmayan ve düşünmeyen kişilere yazıklar olsun.”

Bundan da açıkça anlaşıldığı gibi, insanın en mühim ve aslî vazifesi tefekkürdür. Kur’ân’ı Kerim’de tefekkürle ilgili beş yüze yakın âyet vardır. Ayrıca birçok âyette, “akıl erdiren”, “düşünen” “bilen insanlar için ibretler vardır” denmekte ve tefekkür anlamını ifade eden pek çok kelime kullanılmaktadır. Bu âyetler, insanın kendi varlığında ve haricî âlemde tecellî eden sıfat ve esmâ-i ilâhiyeyi tefekkür etmesini ve Allah’ın nimetlerini hatırlamakla fikrini Hakk’a tevcih etmesini emreder. Peygamber Efendimiz (s.a.v.):

“Bir saat tefekkür bazen bir sene, bazen altı sene, bazen de yetmiş beş sene nâfile ibâdetten hayırlıdır.”[2] buyurarak tefekkürün ehemmiyetini ortaya koymuş ve bu konuda her insanın istidat ve kabiliyetinin farklı olduğunu vurgulamışlardır.

Her fabrikanın üretimi onun kapasitesine göredir. Bazısı bir günde on ton üretim yaparken, diğeri yüz ton, bir başkası ise beş yüz ton üretebilir. Hz. Peygamberin (s.a.v.) tefekkürü bir okyanus ise, bir mürşidinki bir deniz, bir mü’mininki ise bir nehir mesabesindedir.

Evet, bir mütefekkir için öyle bir an olur ki, o bir an içinde nihayetsiz feyizlere mazhar olur. Demek ki, bu hâl insanın kabiliyet ve tefekkürüne göre değişir.

Mesela Hz. Peygamber (s.a.v.) bir anda miraca gidip gelmiş, Sidret-ül Münteha ve Kab-ı Kavseyn, yani “imkân ve vücub arası” olan ilâhi visalin en mahrem bucağına erişmiş, oradan nâmütenahi gayb âlemlerini müşâhede ederek sonsuz sırlara vâkıf olmuştur. Üstad Bediüzzaman mi’racın hakikati için:

“Zât-ı Ahmediyyenin (a.s.m.) merâtib-i kemâlatta[3] seyr-ü sülûkünden[4] ibarettir.”[5] buyurarak, Hz. Peygamberin (s.a.v.) mirac ile mânen ne kadar yükseldiğini ortaya koymaktadır. Tâbir-i câiz ise Hz. Peygamber (s.a.v.) miraca yükselirken bir çekirdek mesabesinde iken, batmanlarca[6] meyve veren bir ağaç olarak geri döndü. Semâvâtın yedinci katına yükselerek, oradan felekleri, melekleri, cennet ve cehennemi seyretti.

Allah Rasûlü (s.a.v.), tefekkürün nasıl yapılacağını da şu hadis-i şerifleriyle ortaya koymuştur:

İbni Abbas’ın (r.a.) naklettiğine göre, bazı insanların Allah’ın zâtını düşünmek istemeleri üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdular:

“Allah’ın yarattıkları hakkında düşünün. O’nun zâtını düşünmeyin. Allah’ın şahsı hakkında düşünmeye güç yetiremezsiniz.”[7]

Allah’ın kudreti ve varlığı eserleriyle bilinir. Hz. Ali’ye (r.a.) Allah hakkında sual sorulduğunda şöyle cevap vermiştir:

“Allah’ı kalbine gelen, tahayyül, tasavvur ve tevehhüm ettiğin bütün ahvâlin mâverasında bilmektir.”

Yine, bu mânâyı te’yiden şöyle buyurmuştur:

“Allah’ın zât, sıfat ve mahiyetini anlama hususunda akl-ı beşer[8] âciz kalır.”

Hz. Ebû Bekir de (r.a.):

“Allah’ı bilmede gerçek idrak, aczini idrak etmektir. Allah’ın zâtından bahsetmek de şirktir.” buyurmaktadır. Bediüzzaman Hazretleri de aklın bu konudaki acziyetini şu veciz ifadesiyle ortaya koymuştur:

“Hakikat-ı mutlaka,[9] mukayyed[10] enzar[11] ile ihata edilmez.”[12]

Akıl ve mârifette en ileri, Cenâb-ı Hakk’ı tanımada en mükemmel bir bahr-i kemâlât olan Peygamber Efendimiz (s.a.v.), zaman ve mekândan münezzeh olan Cenâb-ı Hakk’ı miraçta gözü ile gördüğü hâlde,

“Sübhâneke mâ arafnâke hakkâ mârifetike yâ Ma’rûf.” (Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Ben seni tam bir mârifetle bilemedim.) buyurarak hayretini ve acziyetini itiraf etmiş ve “Allah’ı hakkıyla ancak kendisi bilir.” buyurmuştur. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) hakkı arayanların rehberi, âbitlerin umudu, âşıkların mâşuku, sâdıkların dostu, günahkârların şefii, zavallıların ve âcizlerin hamisi olduğu gibi, mütefekkirlerin de rehberi ve sultanıdır. Tefekkür kadar kıymetli, faydalı ve bereketli bir nimet ve bir ibâdet yoktur. Zira amellerin en makbulü ve en efdali tefekkürdür. Tefekkür aklın nûru, kalbin cilası ve rûhun neşesidir. Mütefekkir bir zât, tefekkürü ile kurbiyet-i ilâhiyeye mazhar olur. Tefekkür eden kişi Allah’ı çok zikreder, O’nu sever, O’nu sevdirir ve O’ndan korkar. Zikir tefekkürün lazımı ve Allah’ın emridir: Bir âyette şöyle buyurulur:

يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْراً كَثٖيراًۙ

“Ey îman edenler! Allah’ı çokça zikredin (anın).”[13]

Başka bir âyette şöyle buyurulmaktadır:

فَاذْكُرُونٖٓي اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوا لٖي وَلَا تَكْفُرُونِ

“O hâlde beni zikredin, ben de sizi zikredeyim (anayım). Bana şükredin de nankörlük etmeyin.”[14]

Allah’ı anmaktan ve O’nun tarafından anılmaktan daha büyük bir şeref ve izzet olur mu? Düşünen ve tefekkür eden bir kişi, bütün kâinatın baştan başa bir zikirhâne olduğunu anlar.

Bediüzzaman Hazretleri: “Sâni’in vücûd ve vahdetine en vâzıh delil nedir?” sorusuna şu harika cevabı verir:

“En parlak bürhanı Muhammed’dir (a.s.m.).”[15]

Evet, Peygamber Efendimize (s.a.v.) risâlet vazifesi tevdî edilmezden evvel de bütün kâinat güneşler, yıldızlar, denizler ve ağaçlar Allah’ın varlığına ve birliğine birer ayna ve delil idiler. Ancak o insanlar bunların Allah’ın varlığına delil olduğunu anlayamadılar ve o eserlerin ne mânâ ifade ettiklerini okuyamadılar. Anlamak ve okumak bir yana; kendileri gibi mahlûk olan güneşe, ateşe, nehire, yıldızlara, sığıra ve kendi elleri ile yaptıkları putlara taparak dalâlete saptılar.

Hz. Peygamber (s.a.v.) kâinat kitabının “Âyet-el Kürsisidir.” Kur’ân da bir âyet-el kürsi olduğu gibi, kâinatın âyet-el kürsisi de Hz. Muhammed’dir (s.a.v.). Âyet-el Kürsi baştan sona kadar Allah’ı tanıttığı gibi, Allah Rasûlü de hayatı boyunca insanlara “Kur’ân-ı Kerim vasıtasıyla Allah’ı tanıtmış, kâinat kitabının ve ondaki hâdisatın nasıl okunacağını öğretmiştir.” Böylece kâinat ve kâinatta olan bütün mahlûkat ile insanlara Allah’ı tanıtmış ve anlatmıştır.

Kur’ân’ın ilk nâzil olan âyeti “ikra” yani “oku” âyetidir. Okumaktan maksat ise insanın başta kendisini, sonra kâinattaki esmâ-i ilâhiyeyi okuması ve bunların Allah’ın harika eserleri olduğunu idrâk etmesidir.

Cenâb’ı Hakk’ın varlığını, birliğini, sıfat ve esmâ-i İlâhiyeyi iki kitap şerh ve izah eder: Biri Allah’ın kelâm sıfatından gelen Kur’ân-ı Kerim, diğeri ise O’nun kudret ve irade sıfatıyla yaratılan şu kâinat kitabı.

Kur’ân-ı Kerim ve diğer semâvî kitaplar, kâinat kitabının birer şerhi ve izahıdırlar. Kur’ân-ı Kerim azamet ve kudret-i ilâhiyeyi ne kadar açık bir şekilde izah ediyorsa, kâinat kitabı da o derece kat’î ve parlak bir sûrette Cenâb-ı Hakk’ın varlığını ve birliğini göstermektedir. Kur’ân’da yazılı olan “Ve hüve alâ külli şeyin kâdir.” mührü bütün kâinatta, bir yumurtada ve bir çiçekte de yazılıdır. Zira “her şeye kādir olamayan; bir yumurtayı, bir meyveyi ve bir çiçeği yaratamaz. Geceyi götürüp gündüzü getiremez, mevsimleri tebdil[16] edemez.”

Evet, bu kâinat, insan aklının önüne serilmiş sonsuz hikmet ve tılsımlarla dolu ilâhi bir kitap ve Rabbanî bir sergidir. Koca zemin yüzünde yazılan ve her bahar sahifesinde teşhir edilen sanat-ı İlâhiyeyi ve binlerce mucizeli ve hikmetli eserleri, onlarda parlayan tevhid sikkelerini ve acip ve garip sanat hârikalarını okuyan bir insan, her bir mevcudatta Cenâb-ı Hakk’ın varlığına, birliğine, kudretine ve eşsiz şefkat ve merhametine deliller ve işaretler bulunduğunu idrak eder ve böylece mârifetullahın nihayetsiz ufuklarında kanat açıp uçabilir.

Evet, kâinatta olan mahlûkatın nevileri hesaba gelmeyecek kadar çoktur. “Allah’a giden yollar mahlûkatın nefesleri adedincedir.” Ancak bu yollar içinde en sağlam ve en yakını tefekkürdür. Bütün mahlûkat, Zât-ı Zülcelâlin varlığını ve birliğini, sonsuz kudretini ve nihayetsiz fiilerini gösteren ayrı ayrı deliller ve âyinedirler. Bu âfâkî ve enfüsî deliller, Hz. Peygamberin vesilesi ile okundu, onlardaki ulvî ve dakik sırlar O’nun ile anlaşıldı.

Şâhikası semâya yükselmiş olan ulu dağlar, letafetli bağlar, renk renk çiçekli bahçeler, ziynetli ovalar ve hayret verici deryalar lisan-ı halleriyle Hâkim-i Kibriya’nın varlığını ve birliğini ilan etmektedirler.

Evet, semâvattaki güneşlerin, ayların ve kimi parlak, kimi mat, bazısı sâbit, bazısı seyyar olan milyarlarca yıldızların ezelî bir nizam ve âli bir intizam içinde hareket etmeleri Cenâb-ı Hak’ın varlığına, birliğine ve sonsuz kudretine güneş gibi delildirler. Kâinat ve içindeki her mevcut hatta her bir yaprak ve her bir çiçek düşünen, okuyan ve tefekkür edenler için büyük bir kitaptır. Bütün kâinatta görünen nizam ve intizam Allah’ın Ehad ve Samed olduğuna ve O’nun misilden, nezirden, şerikten ve noksan sıfatlardan münezzeh ve müberra ve kemal sıfatlarla muttasıf olduğuna en büyük bir delildir.

Semâvat ve arzda görünen bu mükemmel nizamı tefekkür eden insan, ezelî ve ebedî bir Vâcib-ül vücudun varlığını ve birliğini müşâhede eder ve bütün mahlûkatın tazim, senâ ve tahiyyatlarının O Zât-ı Zülcelâl’e layık ve mahsus olduğunun şuuruna varır.


[1]       Âl-i İmrân, 3/190.

[2]       Suyûtî, Câmiu’s-Sağir, 2/127; Aclûnî, 1/310.

[3]       Merâtib-i kemâlât: Fazilet ve mükemmellik mertebeleri.

[4]       Seyr ü sülûk: Mânevî ve ruhî yolculuk.

[5]       Nursî, Sözler, s. 622.

[6]       Batman: Yaklaşık 8 kg ağırlığında bir ağırlık ölçüsü.

[7]       Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1/357-358, 449.

[8]       Akl-ı beşer: İnsan aklı. İnsan düşüncesi.

[9]       Hakikat-i mutlaka: Kesin ve kayıtsız gerçek.

[10]      Mukayyed: Kayıtlı, sınırlı.

[11]      Enzar: Bakışlar, dikkatler.

[12]      Nursî, Sözler, s. 480.

[13]      Ahzâb, 33/41.

[14]      Bakara, 2/152.

[15]      Nursî, Âsâr-ı Bedîiyye, s. 47.

[16]      Tebdil: Değiştirmek.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X