Hz. Peygamberin (s.a.v.) Şefkat ve Merhameti
Şefkat ve merhamet Peygamberi (s.a.v.) herkese karşı nâzikâne muamele eder, kimsenin kalbini kırmaz ve hiçbir kimseye intikam hissi taşımazdı. O’nun mesleğinde ve rûhunda şiddet yoktu. Bazı sahabîlerin şiddetini tahfif[1] ederdi. Herkese karşı rauf ve rahim idi. Bu ulvî hasletlerinden dolayıdır ki, herkes ona muhabbet ederdi. Evet, gönüllerin sultanı Habib-i Kibriya (s.a.v.) eşsiz bir şefkat ve merhamete mazhar olduğu için, dost ve düşman ayrımı yapmadan herkesi –hatta can düşmanlarını da– affetmiştir. Sadece kendisini seven dostlarına değil, düşmanlarına bile merhametle muamele ederdi.
Güzel ahlâkın her şubesinde olduğu gibi, merhamette de en ileri olan Hz. Peygamber (s.a.v.), daha dünyaya geldiği dakikada “ümmeti ümmeti (ümmetim, ümmetim) dediği gibi, hayatı boyunca da hep ümmetini düşünmüş, onların dünyevî ve uhrevî saadetlerini temin için gayret göstermiştir. Hem mahşerde herkes “nefsi nefsi” diyeceği zaman yine O, “ümmeti ümmeti” diyerek onların cehennem ateşinden kurtulmaları için Cenâb-ı Hakk’a yalvaracak ve böylece ümmetine olan şefkat ve merhametini en ileri derecede gösterecektir. Hz. Peygamberin (s.a.v.) ümmetine karşı nasıl bir şefkat ve merhamet taşıdığı bir âyette şöyle ifade buyurulur:
لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزٖيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرٖيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنٖينَ رَؤُ۫فٌ رَحٖيمٌ
“Size kendi içinizden gayet izzetli bir peygamber geldi. Zahmete uğramanız ona ağır gelir. (Kalbi) Üstünüze titriyor. O mü’minlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.”[2]
Âyet-i kerimede haber verildiği gibi, Allah Rasûlü kendi içimizden ve kendi cinsimizdendir. O, melek değil, beşerdir. Aslı ve nesebi belli olan Arabî ve Kureyşî ehlindendir. Mü’minlerin sıkılmaları ve üzülmeleri O’na çok ağır gelir ve gücüne gider. Onların azap görmeleri şöyle dursun, küçük bir zahmete ve sıkıntıya maruz kalmaları dahi O’nu üzer ve son derece rahatsız eder. Çünkü O öyle bir rasûldur ki, azizdir; yani büyük bir izzet sâhibidir. Bu bakımdan ümmetini sıkıntıya sokan şeyler Onu fazlasıyla rahatsız eder. Ümmetinin zor durumda kalmasına asla razı olmaz. O pek yüksek izzet sâhibi olan Zât, onların bütün dertlerini ve kederlerini rûhunun derinliklerinde hisseder. Çünkü O, ümmetine çok düşkündür ve onların hidâyet, iyilik ve faydasına karşı pek hırslıdır. Ümmetinin üzerinize toz kondurmak istemediği gibi, onları saadet ve selametin zirvesine eriştirmek, cennete ve rıdvana kavuşturmak için bütün gücüyle çalışır.
Cenâb-ı Hakk, nihayetsiz “Rauf ve Rahim” olduğu gibi, bu isimleri Hz. Peygamber (s.a.v.) için de kullanmış, Onun da (s.a.v.) gayet ince bir şefkati ve derin bir merhameti olduğunu ifade buyurmuştur. Zira O, fıtraten pek ziyâde merhametlidir.
وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ
“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”[3] âyet-i kerimesi de bu hakikati ifade etmekte ve O’nun insanlık âlemi için ne büyük bir ihsan-ı ilâhi olduğunu ortaya koymaktadır. Hz. Peygamber (s.a.v.) müşrikleri hidâyete ve tevhide dâvet ettiği hâlde, onların bu dâveti kabul etmemelerinden dolayı fevkalâde müteessir olduğu bir âyette şöyle nazara verilir:
فَلَعَلَّكَ بَاخِـعٌ نَفْسَكَ عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ اِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهٰذَا الْحَدٖيثِ اَسَفاً
“Şimdi bu söze inanmazlarsa, sen onların arkalarından âdeta kendini tüketeceksin!”[4]
Hz. Peygamber (s.a.v.), kendisine peygamberlik verilmeden önce de çok şefkatli ve merhametli idi. Özellikle yetimlere, çocuklara, yaşlılara, dul kadınlara ve yoksullara son derece şefkat ve merhametle muamele eder ve onlara her hususta yardımcı olurdu.
Şunu da ifade edelim ki, Hz. Peygamberin melek veya cinlerden değil, insan cinsinden gönderilmesi de büyük bir rahmettir. Eğer beşer olarak gönderilmese idi, insanlara önder ve rehber olamazdı. Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle izah eder:
“Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselam’ın, çendan her hâli ve her tavrı, sıdkına ve nübüvvetine şâhit olabilir. Fakat her hâli, her tavrı harikulâde olmak lâzım değildir. Çünkü Cenâb-ı Hakk onu beşer sûretinde göndermiş, taa insanın ahvâl-i içtimâîyelerinde ve dünyevî, uhrevî saadetlerini kazandıracak a’mâl[5] ve harekâtlarında rehber olsun ve imam olsun ve her biri birer mucizât-ı kudret-i ilâhiye olan âdiyat içindeki harikulâde olan sanat-ı Rabbâniyeyi ve tasarruf-u kudret-i İlâhiyeyi göstersin. Eğer ef’âlinde[6] beşeriyetten çıkıp harikulâde olsaydı, bizzat imam olamazdı; ef’âliyle, ahvâliyle, etvârıyla[7] ders veremezdi.”[8]
[1] Tahfif: Hafifletme.
[2] Tevbe, 9/128.
[3] Enbiyâ, 21/107.
[4] Kehf, 18/6.
[5] A’mâl: Ameller, işler.
[6] Ef’âl: Fiiller, hareketler.
[7] Etvâr: Haller, tavırlar.
[8] Nursî, Mektubat, s. 100.

Bu konuda geri bildirim bırakın