Peygamber Efendimiz

Hz. Peygamber’in Sabrı, Tevekkül ve Metaneti

Hz. Peygamber’in Sabrı, Tevekkül ve Metaneti

Evet, İslâmiyet’in ilk tesis ve intişarı yıllarında, müşriklerin İslâm’a karşı düşmanlığı ve hücumu şiddetli idi. Bu karışık ve sıkıntılı zamanlarda Peygamber Efendimizin şahsına, ailesine ve sahabîlerine karşı yapılan şiddetli ve dayanılmaz eza ve cefalara karşı göstermiş oldukları fevkalâde sabır, soğukkanlılık, metanet ve tevekkül, akılları hayrette bırakmaktadır. Bu hâl beşer tâkatinin fevkindedir. Zira kâinatın Fahr-i Ebedîsi’ne (s.a.v.) başta amcası olmak üzere en yakınları ve Kureyş’in en ileri gelenleri düşman oldukları, her fırsatta kendisine eza ve cefa ettikleri, durmadan tehdit edip, sürekli takip ettikleri hâlde, O’nun İslâm’ın ilanında göstermiş olduğu sabır, metanet, sebat ve kararlılık pek harikadır. Çünkü O (s.a.v.):

اِصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ

“Şimdi sen onların dediklerine sabret.”[1] âyetinin gereğince hareket ediyor ve:

وَاصْبِرْ وَمَا صَبْرُكَ اِلَّا بِاللّٰهِ وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَلَا تَكُ فٖي ضَيْقٍ مِمَّا يَمْكُرُونَ

“Sabret! Senin sabrın ancak Allah’ın yardımı iledir. Onlardan yana üzülme. Tuzak kurmalarından dolayı da sıkıntıya düşme.”[2] âyeti ile teselli oluyordu.

O’nun Tek Gayesi İslâm Dâvâsı İdi

Müşrikler Hz. Peygamberin amcası Ebû Tâlib’e gelerek, yeğeninin fikirlerinden vazgeçmesini ve bu konuda kendisini ikna etmesini istediler. Aksi hâlde bu işin sonunun ölüm olacağını ifade ettiler. Ebû Tâlib durumu Allah Rasûlüne bildirince O (s.a.v.):

“Güneşi sağ elime, kameri sol elime koysalar, ben yine de dâvâmdan vazgeçmem.”[3] diyerek, dâvâsındaki kararlılığı ortaya koydu. Bununla birlikte Allah Rasûlü (s.a.v.) amcasının bu teklifinden rahatsız olmuş, mahsun ve kalbi kırık olarak oradan ayrılmıştı.

Kendisini kemal-i rikkat ve şefkatle büyüten, onu bütün tehlikelere karşı himaye eden amcası Ebû Tâlib, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ulvî fıtratına ve eşsiz ahlâkına meftun idi ve onu canından, malından ve çocuklarından daha çok seviyordu. Yeğenini yalnız bırakmaktansa, O’nun uğrunda ölmek daha evla idi. Hz. Peygamberin yanından mahsun olarak ayrılmasına dayanamayan Ebû Tâlib, O’nu yanına çağırdı ve şöyle dedi:

“Gözümün nûru, sevgili yeğenim, sen istediğin gibi hareket et, istediğini yap ve inandığın dini anlat. Ben seni terk edip yalnız bırakmayacağım.”

Ebû Tâlib’in bu hareketi Kureyşlileri hayrete sevk etti ve ümitsizliğe düşürdü.

Geçmiş peygamberlerin başına birçok bela ve musibet geldiği gibi, Hatem’ül Enbiya’nın (s.a.v.) hayatı da hep meşakkatlerle geçmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.) geçmiş peygamberlerden daha şiddetli meşakkatlere maruz kalmıştır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.):

“Hiçbir peygamber benim kadar eza ve cefa görmemiştir.” buyurarak bu gerçeği ifade etmiştir.

Kureyşliler daha sonra, Ebû Tâlib’i tehdit etmek yerine onu aldatma yoluna gittiler. Bunun için de pek yakışıklı bir genç olan Ammar bin Velid’i alarak Ebû Tâlib’in yanına geldiler. O’nu kendisine oğul etmesini ve yerine Muhammed’i kendilerine teslim etmesini teklif ettiler. Bunun üzerine Ebû Tâlib:

“Bu ne tuhaf ve ahmakane bir teklif. Ben başkasının oğlunu alıp onu yetiştireceğim de, öz yeğenimi öldürmeniz için size vereceğim. Bu olur bir iş midir?” diyerek onların tekliflerini reddetti. Kureyşliler yine büyük bir hayal kırıklığına uğrayıp geri döndüler.

Ebû Tâlib, Kureyşlilerin Hâşimoğullarına zarar vereceğini düşünerek kabilesini topladı ve durumu onlara anlattı. Ebû Leheb’in dışında bütün aile ittifakla Benî Haşim aleyhinde ne yapılırsa yapılsın, ne tür tehlikelere maruz kalınırsa kalınsın, Hz. Muhammed’i canları pahasına koruyacaklarını kararlaştırdılar. Gerekirse bu uğurda kanlarının son damlasına kadar savaşacaklarına söz verdiler ve silaha sarılmaya azmettiler. Çünkü Hz. Peygamberin Benî Haşim arasında büyük bir itibarı ve değeri vardı. Onların hepsi O’nun yüce ahlâkına bütün kalp, vicdan, akıl ve ruhlarıyla meftun idiler ve O’na son derece bağlı idiler ve kendisine derin bir hürmet besliyorlardı. Bu bakımdan O’nun getirdiği dini ve fikirlerini kabul etmedikleri hâlde, O’nun uğrunda canlarını feda etmekten çekinmeyeceklerine yemin ettiler.

Ebû Tâlib’in aracılığı ile istediklerini yaptıramayan Kureyşliler, yine de kan dökülmesinin çözüm olamayacağını düşünerek başka entrikalar peşine düştüler ve yeni planlar yapmaya başladılar. Nihayet Hz. Peygamberle doğrudan görüşmeyi kararlaştırdılar ve Kureyş’ten bir heyet teşkil ederek O’nun yanına gönderdiler. Peygamber Efendimize gelen heyetin başındaki kişi kendisine şöyle dedi:

“Eğer senin maksadın mal ve servet ise, istediğin kadar para temin edelim. Eğer maksadın şan, şeref ve makam sâhibi olmak ise, hepimiz sana köleler gibi itaat edip emrini yerine getirelim. Seni başımıza hükümdar edelim. Yok, eğer güzelliğe rağbetin varsa, beğeneceğin en güzel kızları sana verelim.“

Kalbi bu teklif olunan şeylerden müberrâ olan Allah Rasûlü (s.a.v.), onlara şu cevabı verdi:

“Ben ne servet, ne makam, ne de saltanat peşinde değilim. Cenâb-ı Hak beni bütün insanlara bir elçi olarak göndermiş, ben de O’nun emirlerini size tebliğ etmekle vazifemi îfâ ediyorum. Şayet siz, bunları kabul ederseniz, dünya ve âhiret saadetine nail olursunuz. Eğer reddederseniz, aramızdaki dâvâyı hâkim-i mutlak olan Cenâb-ı Hak fasl edecektir.”

Gelen heyetin teklifini bu sözlerle reddeden Allah Rasûlü (s.a.v.), onları kat’î bir ümitsizliğe sevk etti ve büyük bir hüsrana uğrattı.

Bu tekliflerinden de bir sonuç elde edemeyen Kureyşliler, Hz. Peygamberi (s.a.v.) risâletinden vazgeçirmek için akıl almaz eza ve işkenceler yapmaya başladılar. Son çare olarak da O’nun mübârek vücudunu ortadan kaldırmak için silaha sarıldılar. Allah Rasûlü (s.a.v.) bütün bu hile, desise, eza ve cefalara aldırmadan, baş eğmeden, onlara azim bir metanet ve çelik bir iradeyle mukavemet etti.

Kureyşliler, İslâm dininin intişarına ve gelişmesine mani olmak ve Hz. Muhammed’den kurtulmak için Müslümanlara akıl almaz işkenceler yapmakta idiler. Bütün bunlara rağmen hakikat-ı İslâmiye derinden derine yayılıyor ve kalpleri teshir ediyordu. Allah’ın hıfzı altında olan İslâm dini, hiçbir kuvvetin yıkamayacağı, hiçbir kasırganın sarsamayacağı dağlar kuvvetindedir.

Allah Rasûlü (s.a.v.) ve Sahabîler, Uygulanan Boykota Tahammül Ettiler

Allah’a ve Hz. Peygambere düşman olan müşriklerin kin ve gayzını söndürmek mümkün değildi. Bunların başında gelen Ebû Leheb, bütün şahsî imkânlarını kullanmış, iktisadî ve içtimâî boykot uygulayarak Müslümanları çaresiz bırakmak istemişti. Kureyşliler Peygamberliğin yedinci senesi başlarında Müslüman olsun olmasın Hâşimoğulları ile konuşmayı, alışveriş yapmayı ve onlardan kız alıp vermeyi yasaklayan bir antlaşma metnini Kâbe’ye astılar ve onun aksine hiçbir hareket yapmamak üzere and içtiler. Bu muhasara iki seneden fazla sürdü. Bu süre zarfında Müslümanlar çok sıkıntı çektiler. Onlardan herhangi biri alışveriş için çarşıya çıktığında müşrikler tarafından dayanılmaz ezâ ve cefâlara maruz kalıyor, Hac mevsiminde alışveriş için Mekke’ye gelen tüccarlar Hâşimoğulları’ndan herhangi biri ile alışveriş yapacak olsa hemen ona mâni oluyorlardı. Ayrıca, bir taraftan Allah Rasûlünün mukaddes başlarına toprak saçılıyor, bir yandan “sihirbaz”, “kâhin” ve “sâhir” gibi sıfatlar ile iftira atılıyordu.

Bütün bu ezâ ve cefalara rağmen, O’nun ashabı hidâyet yolundan yürümeye devam etmişlerdir. Onların içerisinde, Necip Fazıl’ın ifadesiyle; “şüpheye ve kaygıya düşen, nefsine kapılan, içi burkulan, îman duygusu gölgelenen, küfre kayan veya kayar gibi olan tek kişi olmamıştır. Sarsılmaz bir îmana ve çelik gibi bir iradeye sâhip olan o âlicenap sahabîlerin yüzünde derin bir tevekkül, teslimiyet, huzur ve emniyet” okunuyordu.

Sahabîlerin Allah Rasûlüne (s.a.v.) Olan Muhabbetleri

Azılı müşrikler, Mekke’de köle olarak satılan sahabîlerden Habib’i öldürmeye götürüyorlar.

Habib: “iki rekât namaz kılayım.” diyerek müsaade istiyor. Namaz kılmasına müsaade ediyorlar ve namazı bitince kendisine şunu soruyorlar:

“Şimdi senin yerinde Muhammed olsaydı da, seni azad edip O’nu öldürseydik razı olur muydun?”

Habib, onlara şöyle cevap veriyor:

“Allah üzerine yemin ederek söylüyorum ki, sevgili Peygamberimin ayağına bir diken batmaktansa, hayatımı vermeyi, gün ışığından ve çoluk çocuğumdan mahrum kalmayı tercih ederim!”

Bunun üzerine Ebû Süfyan şöyle der:

“Vallahi ben, Muhammed’i sahabîlerin sevdiği kadar, başka birini seven tek bir insan görmedim!”

Diğer bir misal; Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bin dört yüz sahabîsi ile beraber Mekke’yi ziyaret etmek üzere Hudeybiye mevkiine gelmişlerdi. Kureşliler, Sakif kabilesine mensup olan Urve bin Mesud’u anlaşma için göndermişlerdi. Urve, Peygamber Efendimize şöyle dedi:

“Sahabîlerine güvenme ve onlara itimat etme. Eğer sana bir felaket gelecek olsa, onlar çil yavrusu gibi dağılırlar.”

Urve’nin bu sözleri Hz. Ebû Bekir’i (r.a.) çok müteessir etti ve ona şiddetle mukabelede bulundu. İkindi namazının vakti girmiş idi. Urve hâlâ Müslümanların yanında idi. Hz. Peygamber abdest almak üzere kalkınca, sahabîlerinin O’na göstermiş oldukları hizmet, hürmet ve fedakârlık Urve’de o kadar kuvvetli bir tesir bırakmıştı ki, o bu durumu Kureyşlilere şu sözleri ile ifade etti:

“Ben, Kisraların ve Kayserlerin saraylarında bulundum. Fakat onlardan hiçbiri, Muhammed’in (s.a.v.) ashabından gördüğü hürmet ve saygıyı görmemişlerdir.”

Evet, sahabîler Allah ve Rasûlü yolunda başlarına gelen her türlü meşakkat ve felaketi güle güle karşıladılar. Maruz kaldıkları bütün eza ve cefalara zulüm ve işkencelere tahammül ederek, inandıkları ve müdafaa ettikleri dâvâlarından zerre kadar geri adım atmadılar. Onlar, zalimlerin akıl almaz zulüm ve işkencelerine boyun eğmediler. Bütün bunlar onların Allah’a ve Hz. Peygambere (s.a.v.) olan îmanlarını asla sarsmamıştır.

O metin kalpli, kavî bilekli, görür gözlü sahabîler, yüce İslâm dininin tesisinde canlarını seve seve feda ettiler. Mütekebbirlerin burnunu, cebbarların belini kırdılar; müşriklerin ve yalancıların dilini susturdular. Onlar, dağları yerinden kaldıracak ve saçları ağartacak olan o korkunç günlerde denizin derinliklerine dalarak, onun korkunç dalgalarına binerek ve acı sularını içerek İslâm binasını inşâ ettiler.

Nihayet, Allah ve Rasûlü yolunda canlarını, mallarını, vatanlarını, evlatlarını ve akrabalarını seve seve terk ederek Medine’ye hicret ettiler ve böylece akılların almayacağı bir fedakârlığın zirvesine çıktılar.

Allah Rasûlü (s.a.v.), sahabîlerinin hicret etmesiyle birkaç arkadaşı ile Mekke’de kalmıştı. Bütün bunlara rağmen O’nun dağlar gibi metaneti asla sarsılmamış, müşriklerin kendisine suikast düzenleyip mübârek vücudunu ortadan kaldırmaya yemin etmelerine mukabil, Cenâb-ı Hakk’ın O’nu himaye ve muhafaza edeceğine sarsılmaz bir îmanı vardı.

Nihayet Allah Rasûlü, Medine’ye hicret etmeye mecbur bırakılmasına mukabil, O’nun göstermiş olduğu eşsiz sabır, mü’minlerin muzaffer ve İslâm’ın gâlip gelmesine vesile olmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.v.) hicretten sonra da Medine’de münâfıkların her türlü desiselerine ve dedikodularına sabretmiş ve kendisini arkadan vurmaya çalışan İbni Selül gibi Yahudi münâfıklarının oyunlarını çelik gibi iradesi, eşsiz sabrı ve sarsılmaz metanetiyle akim bırakmıştır.

Bedir, Hendek, Uhud muharebelerinde, Taif’te maruz kaldığı muameleler karşısında asla ümitsizliğe düşmemiştir.

Hz. Peygamberin (s.a.v.) Taif’te maruz kaldığı o elim hâdise, ne elim bir tablodur.

Evet, Allah Rasûlü (s.a.v.) İslâm dinini tebliğ etmek için Zeyd bin Hârise ile beraber Taif’e gitmişti. Hz. Peygamber (s.a.v.) orada bulunan Sakif kabilesinin büyüklerini İslâm dinine dâvet etti. Onlar, Allah Rasûlünün dâvetine icabet etmedikleri gibi, kendisine olmadık hakaretler ettiler. Hz. Peygamberi (s.a.v.) taşlamaları için oradaki bazı bedevî insanları galeyana getirdiler ve Sakif kabilesine mensup bir kısım insanlar ile beraber O’nu taş yağmuruna tuttular. O kadar taş attılar ki, Allah Rasûlünün mübârek bedeni kanlar içinde kaldı ve ayaklarından kanlar aktı. Zeyd bin Hârise de Hz. Peygamberi (s.a.v.) atılan taşlardan korumak istemesinden dolayı o da birkaç yerinden yara aldı.

Taifliler, Peygamber Efendimizi (s.a.v.) Utbe ve Şeybe b. Rebia’nın Taif’teki bostanına sığınıncaya kadar taşlayıp geri döndüler. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.), sığındığı bostanda bir üzüm ağacının altında oturdu. Utbe ile Şeybe Hz. Peygambere (s.a.v.) yapılan o insafsız ve dayanılmaz muameleyi seyretmekte idiler.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) oturduğu asmanın altında biraz dinlenip sükûnet bulduktan sonra kalkıp iki rekât namaz kıldı ve ellerini açıp Yüce Rabbine hâlini şöyle arz etti:

“Ey Allah’ım! Gücümün zayıflığını, tedbirimin azlığını, Taifliler tarafından hakîr görülüşümü sana arz ve şikâyet ediyorum!

Ey merhametlilerin en merhametlisi! Sensin, zayıf düşenlerin Rabbi!

Sen, benim Rabbimsin! Sen beni, senin düşmanlarına bırakma!

Eğer sen benden razı isen, senin düşmanların bana ne yaparlarsa yapsınlar, asla gam çekmem!

Senin gazabından sana sığınırım. Tebliğim ve her şeyim senin rızan içindir. Bütün güç ve kuvvet senin elindedir!”

Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Cebrâil’i (a.s.) gönderdi ve eğer isterse, o şehri yerle bir edeceğini söyledi. Rahmet Peygamberi (s.a.v.):

“Allah’ım! Bunlar hakikati göremiyorlar; İslâm dininin ulviyetini anlamıyorlar, ama ümit ediyorum ki, bunların çocukları bir gün gerçeği göreceklerdir.” buyurdu ve onların başına bir felaket gelmesine razı olmadı.

Hıristiyan Köle Addas’ın Müslüman Oluşu

Utbe ve Şeybe b. Rebia; Peygamber Efendimizin (s.a.v.) risâletine inanmadıkları hâlde, aralarında bulunan akrabalık bağı onları galeyana ve merhamete getirdi.

Addas adındaki Hıristiyan kölelerini çağırarak, bir tabağın içine birkaç salkım üzüm koyup O’na götürmesini söylediler.

Addas, üzümü götürüp Allah Rasûlünün önüne koydu. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “bismillah” deyip üzümleri yemeye başlayınca, Addas bu kelimenin kendi dinlerinde de olduğunu söyledi.

Allah Rasûlü (s.a.v.) Addas’a: “Sen hangi belde halkındansın? Dinin nedir?” diye sordu.

Addas: “Ben, Hıristiyanım ve Ninova halkından biriyim.” dedi.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Demek, sen sâlih kişi Yûnus b. Metta’nın köyündensin öyle mi?” buyurdu.

Addas: “Yûnus b. Metta’nın kim olduğunu sen nereden biliyorsun? O Ninova’dan çıkıp gitmiştir. Ninova’da, Metta’nın ne olduğunu bilen on kişi bile bulunmaz! Sen onun memleketinden olmadığın hâlde, Metta’nın kim olduğunu sana kim bildirdi?” dedi.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Ben Allah’ın Rasûlüyüm! Allah bana Yûnus’un haberini verdi. O benim kardeşimdir. Kendisi bir peygamberdi.” buyurdu.

Addas: “Öyle ise, bana Yûnus b. Metta’yı anlat.” dedi.

Allah Rasûlü (s.a.v.), ona Yûnus b. Metta’nın hâl ve şânı hakkında Yüce Allah’ın kendisine vahyettiği gibi anlattı.

Addas: “Ben şehâdet ederim ki, sen, Allah’ın kulu ve Rasûlüsün!” diyerek Müslüman oldu ve Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ellerini ve ayaklarını öptü. Addas’ın Müslüman olmasıyla Allah Rasûlü (s.a.v.) Taif’te çekmiş olduğu o elim hâdiseyi âdeta unuttu ve tekrar ellerini kaldırıp şöyle dua etti:

“Allah’ım! Eğer bu insanların neslinden seneler sonra İslâmiyet’i kabul eden kimseler olursa, ben onlara hakkımı helal ediyorum. Eğer onlar Müslüman olurlarsa, ben bu sıkıntıları çekmeye razıyım.”

Addas, Utbe ve Şeybe’nin yanına gelince onlar ona:

“Yazıklar olsun sana ey Addas! Sen ne için o adamın elini ve ayağını öptün?” dediler.

Addas: “Ey efendim! Bütün yeryüzünde, ondan daha hayırlı bir kimse yoktur. Muhakkak O, Allah’ın Rasûlüdür.” dedi.

Utbe ve Şeybe: “Yazıklar olsun sana ey Addas! O’nun öyle müessir bir nutku vardır ki, seni de dili ile sihirlemiş. Korkarım O, seni de dininden döndürecek. Çünkü O aldatır bir kimsedir.” dediler.

Addas: “O bana öyle birisini haber verdi ki, onu peygamberden başkası bilemez!” dedi.

İbretli Bir Hâdise

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Nahle’de günlerce kaldıktan sonra, Mekke’ye geri dönmek istedi. Zeyd b. Hârise: “Ey Allah’ın Rasûlü! Kureyş müşrikleri seni tedirgin edip Mekke’den çıkardıkları hâlde, şimdi onların yanına nasıl girebileceksin?” dedi.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Ey Zeyd! Hiç şüphesiz Allah, senin göremediğin ve bilmediğin bir yerden bir kapı, bir çıkış yolu açacaktır! Şüphe yok ki Allah, dininin ve peygamberinin yardımcısıdır.” buyurdu.

Allah Rasûlü (s.a.v.) Hira Dağı’na varınca, Huzâalardan olan Uraykıt adında bir zâta rastladı ve kendisine: “Ben seni, tarafımdan bir şeyi tebliğ etmek üzere Mekke’ye göndersem, gider misin?” diye sordu.

Uraykıt: “Evet, giderim.” deyince, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) onu, Ahnes b. Şerîk’e gönderdi ve kendisine: “Muhammed, Rabbinin verdiği peygamberlik görevini tebliğ etmek için, senden kendisini himayene almanı istiyor.” demesini buyurdu.

Uraykıt, Hz. Peygamberin (s.a.v.) teklifini Ahnes’e bildirdi, ancak o, teklifi kabul etmedi.

Uraykıt dönüp durumu Allah Rasûlüne (s.a.v.) bildirdi. Hz. Peygamber (s.a.v.) Uraykıt’ı bu kez de Süheyl b. Amr’a gönderdi. Uraykıt, Allah Rasûlünün (s.a.v.) teklifini Süheyl b. Amr’a iletti. O da: “Âmir b. Lüeyyoğulları, Ka’boğullarını himayelerine alamazlar.” diyerek Allah Rasûlünün (s.a.v.) teklifini reddetti. Hz. Peygamber (s.a.v.) Uraykıt’ı bu kez de Mut’im b. Adiyy’e göndererek kendisini himaye etmesini istedi. Elçi, Mutim b. Adiyy’e gidip durumu izah etti. Mut’im b. Adiyy: “Olur! Kendisine söyle gelsin, himayeme girsin!” dedi.

Uraykıt Peygamber Efendimize (s.a.v.) gelerek Mutim b. Adiyy’in teklifini kabul ettiğini söyleyince, Allah Rasûlü (s.a.v.) Mekke’ye geldi ve o gece Mut’im’in evinde kaldı.

Sabah olunca Mut’im b. Adiyy, oğullarını, kardeşinin oğullarını ve kavmini yanına çağırdı ve onlara: “Silahlarınızı kuşanınız ve Beytullahın rükünleri yanında bulununuz!” dedi. Hepsi, kılıçlarını sıyırmış olarak, Mescid-i Haram’a girdiler. Ebû Cehil onları görünce, Mut’im b. Adiyy’e: “Himayeci misin? Yoksa tâbi misin?” diye sordu.

Mut’im b. Adiyy: “Himayeciyim” dedi. Ebû Cehil: “Senin himayene aldığını, biz de himayemize aldık!” dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Zeyd b. Hârise ile birlikte Mescid-i Haram’a girdi.

Mut’im b. Adiyy: “Ey Kureyş cemaati! Ben Muhammed’i himayeme aldım! Sakın sizlerden hiçbir kimse O’na dokunmasın!” diye seslendi.

Allah Rasûlü (s.a.v.) Kâbe’yi tavaf ettikten sonra, iki rekât namaz kıldı ve oradan ayrıldı. Hz. Peygamber (s.a.v.) evine dönünceye kadar, Mut’im b. Adiyy ile oğulları, O’nu takip ettiler.

Allah Rasûlü (s.a.v.) aradan yıllar geçmesine rağmen, Mut’im b. Adiyy’in yaptığı iyiliği unutmamıştı. Nitekim Bedir’de esir düşen müşrikler için, Mut’im b. Adiyy’in oğlu Cübeyr’e:

“Eğer Mut’im b. Adiyy sağ olsaydı ve şu esirleri serbest bırakmamı isteseydi, onları onun hatırı için (kurtulmalık akçesi alınmaksızın) bağışlar ve hepsini serbest bırakırdım!” buyurmuşlardır.[4]

Hz. Peygamber (s.a.v.) İnsanların Hidâyeti İçin Bütün Sıkıntı ve Çilelere Katlandı

Bütün bu elim hâdiseler, eza ve cefalar Allah Rasûlünün (s.a.v.) bedenini yorduğu, vücudunu ihtiyarlattığı ve saçını ağarttığı hâlde, İslâm’ın inkişafı O’nu daima mesrur ve mutlu kılmış, o sıkıntıları unutturmuş ve rûhunu gençleştirmiştir. Cenâb-ı Hak geçmiş peygamberlerin başına gelen elim hâdiseleri O’na bildirerek sabır göstermesini istemiş ve istikbalde İslâm’ın mutlak gâlip geleceğini müjdelemekle de O’nu devamlı teselli etmiştir. Hz. Peygamber de (s.a.v.) Mekke döneminde akıl almaz işkencelere maruz kalan Müslümanlara daima sabır tavsiye ediyor, önceki kavimlerden de inananların nice eza ve cezalara uğradıklarını, bazı kişilerin vücutlarının testere ile ikiye ayrıldığını, demir taraklarla etlerinin kemiklerine kadar sıyrılarak doğrandığını ve kimisinin de ateşe atıldığını, ama bütün bu zulümlerin onları dinlerinden döndüremediğini beyan ediyordu. Allah Rasûlü istikbalde Müslümanların gâlip geleceğini, İslâm dininin yayılıp kemâl bulacağını ifade ederek, onlara şevk verip teselli ediyordu.

Medine’ye hicretleri sırasında Hz. Ebû Bekir-i Sıddık’la beraber Sevr Mağarası’nda bulunan Peygamber Efendimizin (s.a.v.), kendilerini öldürmek için takip eden müşrikleri görünce telaşlanan refik-i şefikine:

اِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِه۪ لَا تَحْزَنْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَاۚ

“Mahzun olma! Allah bizimle beraberdir.”[5] buyurarak onu teselli etmesi ve böylece kuvve-i mâneviyesini artırması, O’nun (s.a.v.) tevekkülde de emsalsiz olduğunu göstermektedir. Nitekim müşriklerin “Mağarada kimse yok.” diyerek geri dönmeleri, onların bu planlarını akim bırakmış ve Cenâb-ı Hak Habib-i Ekrem’ini bir kez daha muhafaza etmiştir.


[1]       Sâd, 38/17.

[2]       Nahl, 16/127.

[3]       Sîretu İbn Hişam, 1/266; İbnu Seyyid’n-nas, Uyunu’l-eser, 1/132; İbn Kesîr, es-Sîretu’n-Nebeviye, 1/474;  Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, 2/63; Taberî, 2/218-220.

[4]       M. Asım Köksal, İslâm Tarihi, Köksal Yayıncılık; 2/144-147.

[5]       Tevbe, 9/40.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X